Küçükken pazar sabahları erken kalkıp çizgi film izlerdim, yataktan çıkmadan. Şimdi film izler oldum. Her şey değişti biliyorum. Ama neden değiştiğini anlayamadığım şeyler var ya, onlara deli oluyorum. Bir gökkuşağının altından geçer gibi geçiyordu motorlar, köprünün altından. Dilekler tutuyordum ben de, denizin kenarından. İmkânsız olduğunu bile bile öyle dememek içindi belki, "uzak ihtimal" diye aklıma yazılan...
*Husi gabresine; Ermenice, umut yaşatır, insan umutla yaşar anlamında bir söz.
Ne zaman farkettik sessizliğe susadığımızı? Onca gürültü ve çatışma arasında, nerede olduğumuzu kaybettiğimizde ya da başkalarının doğrularına sarılıp, kendimize onların gözlerinden bakmaya başladığımızda mı? Kör, sağır, dilsiz yaşayan, koca bir kalabalığın arasında geçip giderken günler, mecazın aslından daha vahim olduğunu ne zaman farkettik? Farketmedik mi yoksa? Eyvah...
Su başında çamaşır döverken, yaşamını yarılamış bir kadın gibiydi küçük kız. Her seferinde daha bir gayretle indirdiği sopayla, hayattan hıncını alıyordu sanki. Anlam veremediğim bir şekilde, yaşıtları bebek arabalarında gezdirilirken buralarda; o, hiç oynamadığı, hatta adını bile duymadığı barbie bebekler yerine, küçük kardeşini yediriyor, giydiriyordu. Utangaç bir gülümsemenin kapladığı yüzü ve onu çevreleyen dağınık saçları eşlik ediyordu, her zamanki suskunluğuna. Kalabalıklaştıkça artan yokluğun ortasında, yapayalnızdı. Evin taş zeminine uzanmış ders çalışan, bir türlü kapanmayan sınıf kapısının arasına kağıt sıkıştıran, söyleneni anlamayan ve bazen anlasa da dinlemeyen, öğrendiği birçok kelimenin gerçekte ne olduğunu bile bilmeyen çocuklar... İsimlerinin ne önemi var? Seçmedikleri bir hayat için, gözden uzak bedel ödeyen, yoklama defterlerinde geçse de adları, hayatın defterinde hep yok yazılan, isimsiz çocuklar. Ne yazık ki hayal değil onlar.
Beynimizin çekmecelerine özenle saklanmış düşünceler, hiç beklenmedik bir anda ortaya dökülebilir bir gün. Sınırları belirleyen çizgileri bir fırtına yerle bir edebilir. Sona saklanmış cümleler söylenmeye başladığı an, başlangıcı mıdır fırtınanın, yoksa bitişi mi? Söylenenlerle başlayan tartışma mıdır, yoksa o ana kadar içimize hapsolmuş, sessiz sessiz binlerce kez tekrar edilse de, açıkça dile getirilemeyen o cümlelerin yaşattığı mıdır fırtınadan kasıt? Bir araba, üç kardeş, üç farklı yaşam. Her biri, hayatın başka bir ucunda. Ortak doğruları yok. Ben yaptım sonuca ulaştım, sen de aynı yoldan yürü demek de zaten çoğu zaman boşuna. Her birimizi kendi doğrusunu bulana kadar zorluyor sanki hayat. Yardım mı ediyor bize, yoksa oyun mu oynuyor bizimle, çözemiyorum ben. Kendi doğrularımla izledim ben her karakteri. Kendimi onların yerine koyduğumda oldu, gördüklerimin bana başka şeyler anımsattığı da. Hayatın bir yerinde, belki biz de bulunduk o dağın yamacında. Ya da varmadık henüz, kimbilir?
Bazen soluklanmaya, bazen de biriktirdiklerimi anlatmak için soluk soluğa geliyorum bu sayfaya. Yazarken barışıyorum kendimle. Ve gerektiğinde, ardımda kalanlara yabancılaşıyorum. Birilerinin okuduğunu bilmek, kimi zaman utandırıyor beni. Kimi zaman da söylediklerimi cümle âlem duysun istiyorum, bir tellâl gibi. Harflerim ekranda anlamlı-anlamsız izler bırakıyor... Ve ben, tüm bu izleri seviyorum...
Tülay Şahin
Bu aralar okuyorum.
Öyle Miymiş? / Şule Gürbüz
Bu aralar izledim./Bale
La Corsaıre
Bu aralar izledim./Tiyatro
Tesir / SBR Tiyatro
Bu aralar izledim./Tiyatro
Grönholm Metodu / Ankara DT
Bu aralar izledim./Tiyatro
İkinci Bölüm / DT
Bu aralar izledim./Tiyatro
Cyrano / Şehir Tiyatroları
Koyverdun gittun bizi...
Elbette mümkün değil ama, her şey gönlünüzce olsun. Neden olmasın? Kazım KOYUNCU
İyi dilekler
Yüzüne bakıldığında neden hapşıramaz insanlar, bilmiyorum. Ama hapşırdığımda, "iyi yaşa" demeden çevremdekiler, bir alacağı tahsil eder gibi, gayet ciddi bir ifadeyle, "sen de gör" demekten mutlu oluyorum. Ve aynı anda yüzlerine yayılan, bazen mahcubiyetle karışık, bazen hınzır bir çocuğu andıran o gülücüğü görüp, onlara eşlik etmekten. Şu hayata inat, seviyorum iyi dilekleri ben.
O yüzden diyorum ki sana, güzel olsun her şey... hatta çok güzel olsun. Ama kötü de olsa yaşananlar, bıkma yine de anlatmaktan. Sen anlat ve her şey buhar olup uçsun.
Maviyi, yeşili, yaz akşam üzerlerini... İstanbul'u, Giresun'u ve deniz kenarlarını... dilediğimde yalnız kalabilecek kadar uzak, gerektiğinde, elimi uzatıp, kalabalığa karışacak kadar yakın; her ayrılıkta hüzünlenip, dönüşünde çocuklar gibi mutlu olduğum bu şehirde yaşamayı... kitapları, dostları, içten gülümseyen insanları... müzik dinlemeyi, umut etmeyi, insanları sevindirmeyi... hayâl kurmayı, mektupları, yolculukları... hatta, hatta yalnızlığımı...