18 Temmuz 2024 Perşembe

Pencere

Şarkıları kasetlerden dinlemeyi bırakalı çok oluyor. Bir yüzünün bitiminde çıkan o tok sesi duymayalı da. Bahsettiğim sesi hatırladın mı? Tam olarak böyle mi karşılık buluyor yazıda bilmiyorum ama, muhtemelen öyle olmalı: “tak”. Şimdi ne kadar sessiz sedasız bitiyor şarkılarımız, farkında mısın?
Bir elim kadehte bir elim çenemde öylece durmuş, telefonun ekranına bakıyorum. Aslında son zamanlarda bir şeyi yaptıktan sonra düşünmek gibi bir refleks geliştirmiş olsam da, yine de arada böyle kararsız anlarım olmuyor değil. Cevap vermeli miyim o mesaja, bilmiyorum. Soruya cevap olabilecek iki seçeneğin de içimde ciddi bir ağırlığı var. Arka planında da bir sürü sebebi. Başıma dikiyorum elimdeki kadehi. Sonra usulca bırakıyorum masaya. Kimse fark etmiyor beni. Kadehim tazelenmiyor olsa belki ben bile şüphe edeceğim oradaki varlığımdan. Ama böyle güzel, böyle iyi.
Sonra bir şarkı çalmaya başlıyor bir anda. Kasetlerden dinlediğimiz şarkılardan biri. Ama unutmuşum sözlerini. Şarkıyı da alıp eve gidiyorum. 
Hava çok sıcak. Odanın penceresi açık. Sokağın sessizliğinden, uzaklarda uçuşan kuşların seslerine; oradan da yoldan geçenlerin ayak seslerine karışan konuşmaların, yarım yamalak cümlelerine dek uzanıyor gece. Geçen arabaların gürültüsüyle de uzuyor. Oysa sadece bir pencere. Dilsiz, sessiz. Dinlersen duyabilirsin ancak. Bazen yok sayabilirsin. Hatta bazen oradan gelen sese sinirlenebilirsin. Sonra birden eve getirdiğin şarkı dolabilir o pencereden içeri, bürün sözlerini hatırlatarak. Kalkıp “tak” diye kapatabilirsin. 

29 Kasım 2015 Pazar

Seksek

Yapraklar dökülüyor. Her gün biraz daha, biraz daha. Küçücük bir çocuk, dalından kopmak üzere bir yaprak gibi yalpalıyor babasının sıkıca kavradığı elinde, ayağının takıldığı taşla. Bir rüzgâr esiyor o sıra. Dallarda yapraklar savruluyor. Hiçbiri düşmüyor ama. Hepsi babasının elinden tutan birer çocuk o an. Yanlarından geçiyorum.
Yağmurun ıslattığı taşların bazıları kurumaya başlamış. Yağmur geçti diyorum kendi kendime, onları görünce. Yağmur geçti diye tekrar ediyorum yeniden, sanki duymamışım gibi kendi söylediğimi. İnsan kendi söylediğini de duymayabilir mi? Neden olmasın?
Kurumuş taşlara basmamaya özen göstererek yürüyorum bunları düşünürken. Bir seksek oyunu gibi çizilmiş taşlar sanki önümde. Taşımı ikiye atmışım. Hadi üç, dört-beş, altı. Yedi-sekiz, ama geri dönemiyorum. Buraya kadar demek çocukluğum. Kaldırım kenarlarında birikmiş sulara baka baka ilerliyorum.
Az ileride, bir su birikintisinin üzerinden bir adam atlıyor. Dört-beşten altıya, sonra yedi sekiz. Taşı üçte mi acaba? Beni geçmiş mi? Ama o da geri dönmüyor. Arkasından bakıyorum. Bir gün geri döneceğiz diyorum içimden. Yedi-sekiz, altı, dört-beş. Bir gün geri döneceğiz, ve o taşı alacağız bıraktığımız yerden.


15 Kasım 2015 Pazar

Salıncak (2)

Köye gittiğimde bu yaz, serentinin kapısındaki salıncağı bulamadım. Dedem onu benim için kurmuştu. Her yaz saklandığım sığınağımdı benim o. Benden sonra da küçük kuzenler sallana sallana büyümüştü onunla. Hatta o kadar büyümüşlerdi ki, kendimi yaşlı hissetmeye başlamıştım onlar yüzünden. Ama salıncak hep oradaydı. Ben o salıncağa bakarken hep çocuktum.
Anneannemi kaybettim. Dedemi kaybettim. Çocukluğuma ait her şey birer birer yok oluyordu. Anneannemin nasırlı elleri, dedemin türküleri artık yoktu. Delicesine harmanda koşan o küçük kız da tabii. Ama salıncak oradaydı. Gidip sallanırdım yine. Sallanırken çocuk olurdum yeniden. Göğe doğru yükselir bulut olurdum. Uzun süre o boşluğa baktıktan sonra dayıma, "niye yıktınız?" diye sordum. "Artık sallanacak kimse yok" dedi. "Ben varım" diyemedim. "Ben yine sallanırdım, o salıncakta sallanmak için çocuk olmaya gerek yok" diyemedim. Diyemediğim diğer tüm şeyler gibi boğazımda düğümlü kaldı kelimeler. Gözümden bir damla yaş aktı.
Onlara göre bütün çocuklar büyümüştü. "Bırakın bazı çocuklar büyüdüğüne kendisi karar versin"" diyemedim. Çünkü salıncağın yerinde koca bir boşluk vardı. O boşluğa bakarken ben de neredeyse unutmuştum, bir zamanlar orada bir çocuk olarak da bulunduğumu.

19 Mart 2015 Perşembe

Kanat

Ellerimi ceplerimin kuytularına sokup, ara sokaklara vurdum kendimi. Ağaçlar hâlâ yalnız, rüzgâr hâlâ pek sevecen sayılmaz. Ama yollar hep aynı sanki. Başka bir şehirde, yürüdüğüm şu yola benzettiğim bir yer vardı meselâ. İnsan bir yolu, bildiği bir yola benzetti diye sevinir mi? Sevinsin bence. Sevinmek için bahane arasın hatta. Gözünü, kulağını dört açsın. Sonra bunu oturup kendine anlatsın.
Desin ki meselâ, yol, onunla yürüdüğümüz yola benziyordu. Ağaçlara konmuş kuşlar cıvıldaşıyordu. Aynen böyle desin. Bunların hiçbiri olmasa da böyle söylesin. İnsan hep bir şekilde bulmalı çünkü kendini düze çıkaracak sokağın sonunu. Orada durup iki güzel kelâm etsin sonra. "Ohh" desin meselâ, şöyle derin derin.
Bütün bunları konuştum kendimle, yol boyu. Sonra sokağın girişindeki çocuğu gördüm. Orada öylece durmuş yere bakıyordu. Adımlarım istemsizce hızlandı. Yanına geldiğimde durdum. Gözünü alamadığı o yerde bir kuşun kanatları vardı. Çocuk bana baktı, ben ona baktım.. Sonra ikimiz de yürüdük.
Ben bir çocuk olsaydım, kanatlarını bırakıp gitmiş bir kuş canlandırırdım hayâlimde. Düşünsene, kuş kanatlarını bırakıp daha büyük kanatlarla uçuyor gökyüzüne. O kanadın üzerine biniyor hatta çocuk. Olamaz mı? Olsun. Umarım o da benim gibi her şeye geç kaldığını hissetmemiştir, içten içe. Yol kenarında bir kuş kanadı görmenin ne demek olduğunu bari, hiçbir çocuk bilmese..

15 Mart 2015 Pazar

Ateş böceği

Çok dikkatli bakarsan eğer gözlerine, ancak o zaman görebilirdin. Gözleri yeşildi babamın. Belki ben o kadar dikkatli bakamadığım için hiç, hep bilmezden geldim bunu. "Gözlerin kime benziyor?" diye sorduklarında "büyükbabaannenin gözleri renkliymiş" derdim.
Büyükbabaanne, çocukluğumda gördüğüm ilk ölü. Yatırdılar böyle evin ortasındaki divana, üzerinde bir bıçak.. Yanından kovalamaç oynayarak geçen çocuklar uyarılıp odadan çıkarılacak. Büyükbabaannenin benimle aynı renkte olduğu söylenen gözleri kapalı. Bir daha açılmayacak. Ben bunların hiçbirini bilmiyorum ama o zaman. Ne onun bir daha uyanmayacağını, ne de gözlerimin renginin ikisine de benzediğini.. Hiçbirini.
Geceleri ateş böcekleri kovalıyoruz o evin ağaçlı bahçesinin sağında solunda. Birini yakalayıp büyükbabaanneyi yatırdıkları o divanın altına bırakıyoruz. Biz de giriyoruz arkasından. Ateş böceği ışıklı ışıklı dolanıyor o boşlukta, biz gülüşüyoruz. Gözlerimiz yok, burnumuz, ağzımız yok. Varsa yoksa, arada bir yanıp sönen o ışık. Sanki daha fazlasına gerek yok. Sanki dünya o divanın altındaki karanlık. Işık yok, renk yok, koku yok. Ya da hepsi var ama, hiçbirinin adı yok.
Şimdi aynaya bakarken, içine içine bakıyorum gözlerimin bazen. Her şey orada gibi. Arada bir ateş böceği yanıp sönüyor hatta. Bu yüzden kimsenin öyle dikkatli bakmasına izin vermiyorum belki. Gözlerim yerde, pencereden, kapıdan dışarıda. Rengi büyükbabaannedense diyorum şimdi, bu kaçırıp saklamalar da babamdan yadigâr hep bana.

1 Ocak 2015 Perşembe

Işık

Gözlerinde ışıklar yanıyordu. Geçtiğim bir sokakta, perdeleri çekilmiş evlerin ışıklı pencerelerine bakar gibi bakıyorum ben de ona. Öyle uzak, öyle yabancı. Birinin gözlerinin sadece ışıklı olması yetmez. Belki buğulu olması bile yetmiyordur, bilmiyorum. Çünkü ben hiç öyle görmedim onu. Görsem bir şey değişir miydi, o bile muamma. Çünkü ya gözlere, ya söylenenlere inanmak gerekir. Ki söylenenlere inanmak hayat gerçekliğidir. Gözlere şarkılarda inanılır sadece. Söylediği onca şeyi es geçip "gözlerin öyle demiyor"a ancak şarkılarla gelinir. Ah zaten onlar da olmasa.
Sonra yere indirdim gözlerimi. Halıda bir nokta. O bir şeyler söylerken "şurada leke var" diye geçiyor içimden. İnsan bazen sözcüklerden kaçmak istiyor çünkü. Anlatsan da değişmez, değişmeyecek, değişmedi bugüne kadar. Ama halıda leke var, silsem çıkar. Geçen gün aldığım o leke çıkarıcı, bluzumdaki lekeyi çıkarmıştı. Hani geçen akşam bara doğru giderken bana çarpan o çocuğun üzerime döktüğü şarabın lekesini. Bunu da çıkarır elbet.
Gözlerimi kaldırıyorum yerden. Televizyonda saçma bir dizinin tekrarı var. Kadın ağlıyor. O saçma dizide ağlayan kadını görünce bastırıyorum içimdeki ağlama isteğini. Belki sonra, yanımda kimseler yokken, kapalı kapılar ardında. Belki yine o çiçekli kılıfa sarınmış yastığa koymuşken başımı. Yani bir an, bir yerde; ama şimdi değil, şu an değil, daha sonra.
Işıklı, kalabalık caddeye çıkıp yürüyorum, tüm bunları düşündükten sonra. Kalabalık bazen iyidir. Yürümek hepsinden çok. Bir ara sokakta küçük bir çocuk çıkıyor karşıma. Sokak boş, çocuğun elinde bir poşet, oturmuş kedilerin dolaştığı kaldırıma. "Niye burada oturuyorsun?" diyorum, cevap vermeden kedileri seviyor. Yanına oturunca az ilerideki bir evi işaret ederek "şurada oturuyorum" diyor. Pencerede ışık yok. Işıksız pencereye bakıyorum bir süre. "Evde kimse yok" diye düşünüyorum. Çocuğa bir şey diyemiyorum. Işıklı pencereler de yalnızlık demek oysa. Bunu sadece bu akşamdan değil, çok eskilerden, kendi çocukluğumdan da biliyorum.

19 Aralık 2014 Cuma

Beni hoyrat bir makasla*

Hayat bir fotoğraf olmaya zorluyor insanı, diye geçirmiştim içimden. Önümde kocaman bir fotoğraf albümüyle sedirin üzerinde oturuyor, pencereden bir sesleniş gibi odaya giren akşam güneşine bakıyordum. Ağaçların yapraklarında dolaşıp duran rüzgâr, sanki bir şarkı çalıyordu. Çünkü radyo kapalıydı. Bir zaman sonra üzerine kendi sesimi kaydedeceğim kaset, teypte sessiz sedasız duruyordu henüz. Bu ses mutlaka rüzgâr olmalıydı.
Uzaklarda bir kuş, bezgin bir bulutu peşinden sürükleyerek bize doğru yaklaşıyordu. Sadece bezgin görünen bir parça buluta bakıp, bir fotoğraftan uzaklaşmaya çalışmak ne kadar akıllıcaydı bilmiyordum. Hem varsın olmasındı. İnsan yarısı yok bir fotoğrafı bir parça buluta bakarak unutmaya çalışabilir çünkü. Hiçbir kitapta yazmıyor olabilir, ama bu da böyle bir gerekliliktir. Bazı şeyleri herkesin bilmesi de gerekmez. Hem bazı şeyleri ne kadar çok isteseler de, öyle herkes bilemez. Hele yarısı kesilmiş bir fotoğrafı olmayanlar, hiç...
Kim bilir şimdi nerede olan diğer kısmındaki hâlini anımsamaya çalışmıştım bir süre. Nasıl bakmıştı, üzerinde ne vardı... Omuzumda olmayan ellerini acaba göğsünde mi bağlamıştı? Kesin söylenmiştir yine kareye girmeden önce. Hatta fotoğrafta da kaşları çatıktır. Öyle midir?
Ben ilk o yarım fotoğrafa bakarken fark etmiştim onu ne kadar az tanıdığımı. Belki de uzun yıllardır aslında bir tarafımın hep öyle boş kaldığını. Sonra susmuştum uzun uzun. Dikenli tellerle çevirmiştim o suskunluğumun etrafını. Kimse konuşsun istememiştim hakkında. Fotoğrafı da saklamıştım. Sanki o fotoğrafı ben dahil herkes unutursa hiçbir şey olmamış olacaktı. Kavgalar, can sıkıntıları, göz yaşları... Sonra bir gün, ansızın bir yerde karşıma çıkmıştı diğer yarısı. Yıllar sonra. Bir fotoğrafa ne kadar uzun bakılırsa o kadar uzun bakmıştım orada babama.


*Metin Altıok

12 Kasım 2014 Çarşamba

Kedi

Gözlerimi kaldırım taşlarından ayırmadan yürüdüğüm sokaklar ve zamanlar var. Sorsan "ne renk kaldırım taşları" diye, bilemem ama. İnsan bazen baktığı yerde olmaz çünkü, baktığı yerde durmaz. Öyleydi işte o akşam da. Kaldırım taşları ve ben, ölesiye yalnızdık dünyada.
Mahallenin girişinde, çantası, ceketi yerde, kucağındaki yavru kediyle yarışacak kadar şaşkın bir yüz ifadesiyle oturan bir çocukla karşılaştım. Kaldırım taşları bitti, benimle yürüyen anılar bitti. Hani neredeyse diyeceğim ki, yol bitti. Durdum. Bir süre onun o yavru kediyi acemi hareketlerle sevişini izledim. Çok sıradan bir şeyi sizi duygulandıracak kadar başarıyla anlatmış bir film sahnesi gibi, içimde bir şeyi cız ettirdi. Sonra onu bırakıp, yanında dolaşıp duran bir diğerini aldı kucağına. "N'apıyorsun burada?" diye sordum, "hiiiç" dedi.   "Fil yutmuş boa yılanı" diye geçirdim içimden. Ben gördüğümü anlayamıyorsam, o niye anlatsındı ki?
Geçip yanına oturdum. Yavrulardan biri de benim yanıma geldi. En az onun kadar acemice aldım ben de onu kucağıma, sevdim. Ben de birini sevmeye başlayınca bana güvenmiş olacak ki "bunların annesi ölmüş" dedi. "Annemle dün süt getirdik onlara." Biraz durduktan sonra, heyecanla, bir elini ve gözlerini kocaman açarak "tam beş taneler biliyor musun?" diye devam etti. Gözlerim parıldayarak güldüm. Birini güldürmüş olmak hoşuna gitmiş gibi "bu akşam da getireceğiz." dedi. "Ama ben eve gitmeden onları bir görmek istedim." Ne denir bilemedim. "Ben de eve gitmeden birini görmek istemiştim" diyemedim tabii. "Görmeyeyim diye sokaklarda boş boş yürüdüm" de. Susup kediyi sevmeye devam ettim.
"En yaramazları bu" dedi, elinde kıvrılıp duran yavruyu gösterip gülerek. Yetişkinlerden öğrenilip söylenişi taklit edilen bir cümle. O öyle söyleyince yetişkinliğimi hatırladım yeniden. "Annenler merak etmeyecek mi?" diye sordum, sanki çok da önemsemiyormuş gibi. "Ama gelmeseydim onlar da ederdi." dedi, yavruların hepsini gözbebeğine sığdırarak. Kucağımdaki kediyi yere bırakıp kalktım usulca yanından. Ağladığımı görsün istemedim. Fil yutmuş boa yılanı şapkaya dönsün istemedim. Yürümeye başlayınca kaldırım taşlarının renklerini bilmiyordum yine. Öylesine buğulanmıştı ki gözlerim.

7 Ağustos 2014 Perşembe

Salıncak

Mahallenin ortasındaki parkta sıralanmış yeşil banklardan birine oturduk. Oturma kısmına değil ama, yaslanma kısmının üstüne. Öylesi daha havalı duruyordu çünkü. Hem bizden büyükler de hep öyle oturuyorlardı. Gerçi, akşamcı çekirdek çetesi teyzeler bize söyleniyorlardı öyle oturup bankları kirlettiğimiz için ama, o saatte onlar soğanları pembeleştiriyorlardı mutfakta. Sonra biraz salça... Karşıda iki salıncak, bir tahtıravalli, bir kaydırak. Sanki iki gün önce o salıncakta sallanan biz değilmişiz gibi, sanki onlara baktıkça çocukluğumuzu yâd ediyormuşuz gibi hülyalı bakışlar falan bizde. Biri çıkıp "sallanalım mı?" dese tutamayacak kimse kendini ama, denmiyor... Çünkü hepimiz büyümeye çalışıyoruz o sıra, hepimiz büyümenin heveslisi. Oysa ben daha birkaç gün önce zaten büyüdüm biraz.
Az ilerideki bahçeye bakıyorum bir süre yine. Bisiklete binmeyi orada öğrendim ben. G.'nin bisikleti vardı. Böyle yeşilli falan. Bir de muhabbet kuşu. Ben de istedim ama annem almamıştı. Bazen böyle odada çıkarıyorlardı kafesinden, sağa sola salak salak uçup duruyordu. Ama çok güzeldi. Bir keresinde kafama konmuştu hatta da, ne yapacağımı bilememiş, durmuştum öyle. G. gelip eline alıp koymuştu sonra kafesine. Gülüşmüştük neden olduğunu bile bilmeden. Biz gülüştükçe o daha çok ötmüştü. Kafesin yanına geçip çıkardığı sesleri kelimelere çevirmeye çalışmıştık bir süre.
Sonra bir gün, açık unuttukları pencereden kaçtı kuş. Çok ağladı G. Sanki kuşun gidişine değil de, bizden bir adım önde olmasını sağlayan bir şeyi kaybedişine ağladı daha çok. Bir şey demedim üzgün diye. Sadece bir an, "Üzülme dedim, geri gelir belki."  Gözyaşlarının arasından bakıp, bütün gülüşmelerimizi unutmuşçasına "sen nerden bileceksin ki?" diye yanıtladı beni, omuzlarını silkerek. Ben nereden bileceğim ki?
O ânı yeniden hatırlayınca kalkıp salıncağa yöneldim, "ben biraz sallanacağım" diyerek. İçlerinden kararını daha hızlı verebilmiş olanı gelip diğer salıncağı kaptı. Hayatımda o günkü kadar keyifle sallanmamıştım hiç belki de. Bilmiyorum ya da, bana öyle geldi. Belki bildiğim bir şeyi yaşıyor olmanın keyfiydi o, belki de değildi. Bak şimdi anlatırken bile bilmiyorum. "Hem zaten" diyorum yine, ben nerden bileceğim ki?

24 Haziran 2014 Salı

Film

Serin bir yaz akşamı, Üsküdar'dan Beşiktaş'a geçen motorun üst katında, ellerimi kollarıma sarmış bir hâlde oturmuş denize bakıyorum. Deniz karanlık, rüzgâr esiyor. Bu bir filmde olsa, az öteden gelen bir adamın ceketini omuzlarıma bırakması gerekirdi. Usulca yanıma otururdu sonra. Bir şekilde konuşup derdimi öğrenirdi. Ben ceketi uzatıp teşekkür ederek uzaklaşırdım sahne sonlanırken filan... Oysa bu bir film değildi.
Esintili başka bir yaz akşamı, bir ağaçtan diğerine uzanmış iplere asılı renkli ışıklarla donatılmış şenlikli bir bahçe gibi gözleriyle karşımda oturuyordu. Işıl ışıl, yemyeşil. İnsan öyle bir bahçede kötü şeyler düşünmemeli. Ama düşünüyordu işte. "Sen beni dinledin mi?" Dinledim mi? Bazı sorulardan koşarak uzaklaşabilme opsiyonu olmalı insanın. Ne cevap vermek, ne de vermemek kurtaramaz çünkü o ânı. "Gidelim diyordun işte" Güldü. Kolumda dolaştırdığım ellerimi fark edip ceketini çıkardı, dilinde sitemli bir sözle. "Hiç kaale almayacaksın beni değil mi?" "Ya kusura bakma, kafam bugünlerde biraz karışık da. Zaman, mekân kavramımı yitiyorum bazen." Garsona çay getirmesi için işaret etti. İlk çayımın geldiği gibi durduğunu o an fark ettim ben de. Bu ne kadar dalgın olduğumun en açık göstergesi. Az ilerde küçük bir çocuk koşturuyordu. Kalkıp peşinden koşabilirdim. Gidip uzun uzun yürüyebilirdim. "Evet seninle geliyorum" diyebilirdim. Ama yapmadım, hem de hiçbirini. Oturduğum yerden çocuğu izledim. Sonra da ellerimi.
Sanırım insan en çok kendine yabancılaşıyordu mutsuz olduğunda. Tüm olağan şeyler bir bir garipleşiyordu. "Neye bakıyorsun?" "Hiç" demiştim, "dalmışım." Yeni çayım gelmiş, bari bunu soğutmayayım. "Ne zaman boşalacak kafanın içi?" diye sormuştu birden. "Belki öldüğüm zaman" diyerek ufak bir gülümseyişle karşılık vermiştim, sorunun etkisi azalsın diye. Azalmamıştı. Çayımı içip, ceketi ona uzatıp kalkmıştım masadan. Arkama bakmadan yürümüştüm. Oysa o da bir film değildi.


11 Haziran 2014 Çarşamba

Üç

"Kolay gelsin" diyerek giriyorum dükkândan içeri. "Hoşgeldin kızım" diyor, "hoşbulduk" diyorum. Sanki alışverişe değil de ev oturmasına gitmişim. Çay koymaya mutfağa gidecekmiş gibi sandalyesinden kalkışını garipsemiyorum o yüzden. Raflara dizili çeşit çeşit otlara bakıyorum sonra. Ne alacağımı hatırlamıyorum. Bir ara dönüp kadına bakıyorum yine. Kadın da öylece, sanki ne olduğunu biliyormuş da, ben söylemeden konuya girmeyecekmiş gibi bakıyor bana durduğu yerde. Ona ne diyebilirim ki? Şimdi burada, açık kapıya bakarak ya da dışarı çıkıp gökyüzüne başımı kaldırarak "nefes alamıyorum" desem, ne olacak? Sanırım en çok o suskun çözümsüzlük anlarından korkuyorum artık. "Seni anlıyorum ama.."lar, "bak haklısın fakat..."lar, "hepsini unutacaksın inan"lar filan, o anlardan da beter. Ya da "boğazımda bir şey var, yutkunamıyorum" desem... Diyebilir miyim gerçekten? Bunu birine anlatmayı becerebilir miyim?
"Adını mı unuttun?" diye soruyor, ben öyle yüzünde başka bir diyarın kapısını görmüş gibi dalıp gitmişken. Toparlanıyorum hemen. En iyi yaptığım ikinci şey; iyi görünmek. Belki de üç, bilemiyorum. Birinciyi hiç sorma. "Ben aslında ne alacağımı bilmiyorum," diyorum. "Ama aradığım sakinleştirici bir şey." "Sakinleştirici" diye tekrarlıyor ardımdan. "Evet" diyorum dalgın dalgın. Sanırsın bir aktar değil de, teşhis koymaya çalışan bir doktor. Birkaç şey çıkarıp, bir sürü şey anlatıyor. "Ama en iyisi melisadır" diyor. "Melisa" diyorum, "ne güzel ismi var." Dudaklarını hafifçe kımıldatan ufak bir gülümseme. Hah diyorum içimden, şimdi "gel otur şuraya sen" diyecek, "ben gidip bir çay koyayım. Sonra da konuşalım." "Tamam," diyorum, "melisa olsun."
Elimdeki poşeti çocuk gibi sallaya sallaya geçiyorum sokaklardan. Bir sokağın köşe başında üçe kadar sayabilen bir çocukla karşılaşıyorum. Biiirr... ikiiii.... üüüççç... Saymayı bitirdikten sonra yüzüme bakıyor bir an. Dünyanın en komik şeyi üçmüş gibi gülüyoruz karşılıklı. Tekrar üçe kadar sayıp koşa koşa uzaklaşıyor yanımdan. "Üç" diyorum içimden, "üç" Çoktan geçip gitmiş olmalıydım içimi bunca sıkan o şeylerin arasından.

13 Mayıs 2014 Salı

Vapur

Çocuklarını parka götürmüş bir anne gibi, yüzümde uçuşan saçlarıma dokunmadan oturdum vapurun üst katında. Rüzgâr öyle esiyordu ki, gözlerimin önce bu esinti yüzünden yaşarmaya başladığını sandım. Hani böyle çok esince yaşarır ya insanın gözleri. Sonra ağlamaya başladım. Artık saçlarımı yüzümden çekmemek için başka bir nedenim daha vardı. Oysa hep, denizin üstünde ağlayan birinin fark edilmemesi gerektiğini düşünmüştüm. Fazla mı çocukça? Olsun.
Saçlarım böyle sağa sola uçuşup duruyor ve ben buna aldırmıyorken, ellerim bir boşluğun ortasındaymış gibi kalakalmışlardı kucağımda. Hani bir kötülük yapılıyormuş da, onlar da buna sessiz kalıyorlarmışçasına utançla. İkisi de birbirinden ayrı, birbirlerinin yüzüne bakmaktan alabildiğine kaçınıyormuşçasına. Olur öyle, kimsenin elleri masum değil bu dünyada sonuçta.
Ben ellerime eğmişken yüzümü, muhtemelen denize bakmaya gelmiş gibi yanıma yanaşmış, ama aslında yüzümü merak ettiğinden hiç şüphemin olmadığı bir küçük kız durdu karşımda. Başımı kaldırmıştım ama, saçlarım hâlâ yüzümdeydi. Uzun otobüs yolculuklarında, gün doğumundan sonra çalmaya başlayan kısık sesli radyolardan yayılan bir pop şarkısı gibi, "bak, kuşlar var" dedi. Saçlarımı yüzümden çekip önce ona, sonra kuşlara, sonra tekrar ona baktım. Bir çocuğun gülümseyişinde sizi her zaman karşıya güvenle geçirebilecek bir şeyler vardır. Ben de geçtim. Karşısı da bu taraftan hiç farklı olmasa da...

20 Mart 2014 Perşembe

Tekerleme

Bir tekerleme gibi diziyorum adımlarımı ardı ardına, cadde boyunca. Elbet bir yerde takılırım. Ben bütün tekerlemelerde takılırım çünkü. Gözümü bir yerden alamam bir an, ve...
Bir çocuğun elindeki oyuncak bebek kadar çıplak ayaklarına takılırım meselâ. Onun o çıplak ayaklarla adımladığı sokakları ayakkabılarla dolaşmak, takılıvermektir işte tekerlemenin bir kelimesine. "Al şu takatukaları" diye başlayıp ardından bir yerde düşüvermek.
Her sabah başı önünde "aman bir yanlış olmasın" diye yürüyen kadınların yanından, gözün bazen gökyüzünde, bazen bir adamın gözünde ya da o kadının üzerinde geçip gitmek. Sinirli adamların evdeki öfkesinin arta kalanından nasiplenmek, ablasının elinden tutmuş okula giden çocuğun evde unuttuğu defteri sen unutmuşsun gibi üzülmek belki. Sahi, o defter ne defteriydi? Soramadın. Üzüldün sadece. Zaten bir tekerlemeyi hakkıyla söyleyememek için en geçerli sebeptir bence üzülmek. Tekerlemeler neşeli zaman işidir çünkü. Biraz güleryüz ve inat. Her yanlışta bir daha, al baştan. Üstelik hiç unutmazsın da. Şaşırırsın belki ama unutmazsın.
Kim bilir belki bir tekerlemedir hayat da. Yani bütün bu yaşadıkların, tüm bu olanlar... O yüzden, hani sana "unutacaksın" diyorlar ya, sakın inanma.

9 Şubat 2014 Pazar

Ağlamıyorum

"Ağlamayacaksın değil mi?" diyor. Gözlerim buz tutmuş birer nehir, "ağlamayacağım" diyorum. Aklıma eski anılar geliyor.
Küçücük bir çocuğum. Annemle köye, anneannemlere gitmişiz. Bir süre orada kalmam gerektiği için annem beni bırakıp dönmüş. Beni oyalamak için bağ-bahçe gezdiriyorlar o sıra. Geri döndüğümde annemi bulamıyorum. Beklediğini, ama ben gelmeyince dönmek zorunda kaldığını söylüyorlar. "Keşke biraz daha bekleseymiş" diyorum, ağlamıyorum.
İlkokul üç ya da dördüncü sınıftayım. Çok fazla arkadaşım yok. Daha doğrusu var da, onun gibisi yok. O da kalkıp başka bir şehre taşınıyor. Her şeyin adaletsiz olduğunu düşünmeye başlıyorum. Ayağımı yere vura vura ağlamak istiyorum. Evlerinin önünde vedalaşıyoruz. "Tatilde gezmeye gelirsin" diyor annesi. Kelimelerin anlamını bilmiyormuş gibi birbirimize bakıyoruz. Sonra da birer suçluymuş gibi yere. "Ağlıyor musunuz?" diyor, kim olduğunu tam kestiremediğim bir ses. "Ağlamıyorum" deyip, koşarak uzaklaşıyorum.
Güneşli bir bahar günü, çalan telefonu korkarak açıyorum. Öyle korkarak ki, ne "alo" çıkıyor ağzımdan, ne de başka bir söz. Açıp bekliyorum öyle. Anneannem vefat etmiş, beni yoldan arıyorlar. Evde kalıp kardeşimle ilgilenmemi istiyorlar. Üzerimde mavi bir gömlek var. İnsan mavi gömlek giydiği günler kötü haberler almamalı. Hele de bir bahar günü. Ama alıyor işte. İşten izin alıp eve gidiyorum. Tencereye yağ, un koyup helva kavurmaya başlıyorum. Kardeşim geliyor mutfağa, "ağlıyor musun?" diye soruyor. "Ağlamıyorum" diyorum.
Durup yüzüme bakıyor ben tüm bunları düşünürken. Gözümdeki nehirlerin çözülmesinden korkuyorum. Bir ağlamaya başlarsam hepsine, her şeye birden ağlamaktan korkuyorum. Bunların hiçbirini ona anlatamadan başlayacak bir sağanağın altında kalmaktan en çok da. Ama ağlamıyorum. Çünkü karşımda deniz var. Çünkü bütün nehirler, şimdi olmasa bile elbet bir gün denize dökülecekler, bunu biliyorum.

5 Şubat 2014 Çarşamba

Hafıza

"İnsan yalnızlığın acemisi oldu mu, her yerde belli ediyor kendini" diye düşünüyordum, ütüsü çift şeritli bir yoldan hâllice gömleğine bakarken. Böyle anlarda gereksiz bir şefkat dalgası sarıyor içimi. Hani nerdeyse "çıkar, iki dakikada ütüleyeyim" diyeceğim. Demiyorum tabii. Pencereden bakıyorum onun yerine.
Dışarıda unutulmuş bir sonbahar sabahı var. Dün yaşanan yazdan kalma havayı, yeni doğmuş kardeşini gören bir çocuk gibi kıskanmış, yüzünü karartmış bir sabah. Çıkıp biri elinden tutmalı, "gel bak" demeli. Çünkü kardeşimi ilk gördüğümde bana öyle yapmışlardı. Yanımdaki devinimi fark edince çeviriyorum birden başımı. Kucağında bebek olan bir kadına yer vermiş, gidip çaprazımızda bir yerde durmuş. Sanki düşündüklerimden haberdarmış gibi bir gülümseme var yüzünde. Hem utangaç, hem affetmiş, hem de bu ilk değilmiş gibi. Hiç öyle bir gülümseme gördün mü ömründe bilmiyorum. Umarım ölmeden bir defa olsun rastlarsın öyle bir gülümsemeye.
Ben gözümü daha ondan ayırmamışken, yanımdan küçücük bir elin bir kuş misali omzuna konduğunu gördüm. Ben başımı çevirene kadar annesi çekti hemen. Elimi uzattım ben de, koydu ellerini avcuma. Hâlâ bir bebeğin bu kadar küçük elleri olmasına şaşırıyorum, yalan değil. Belki de bu yüzden şaşkınlıklarımın çoğundan kimseye bahsetmiyorum. Söylersem gülecekler bana da, "hadi canım" diyecekler... desinler. Ama yine de söylemiyorum.
Bir sonraki durakta iniyor. Ardından bakıyoruz annesinin kucağındaki bebekle birlikte. O yolu daha önce yürümüş gibi ilerliyor adımları. Bir yolu daha önce yürümüş insanları tanırım. Aynı yolu birkaç kere yürümüş her insan, kendi gibi birini tanır zaten kolaylıkla, konumuz bu değil. Bugünden sonra, dönüp duracak bir görüntü daha var artık hafızamda. Ama konumuz bu da değil. Asıl ben hafızamdaki bu kadar görüntüyle ne yapacağım bundan sonra?