25 Temmuz 2010 Pazar

Ayna

Saat gece yarısını henüz geçmişti. Yeni bir gündü... doğum günümdü. Yaptığın onca saçma sapan şeye rağmen, ilk kutlama mesajının senden gelmiş olması, mutlu etmişti beni. Bahaneler bulmuştum olan onca şeye yine. Bugün bile bilmem, kadın kalbi, neden bu kadar çabuk inanır o bahanelere.
O da bilmiyordu. Gözleri uzaklara dalmışken, dili tutulmuş gibi karşımda oturuyordu. Besbelli bunca şeyi, neden şimdiye kadar içinde tuttuğunu düşünüp duruyordu. Bir ressam edasıyla, hüznünün resmini çiziyordum oturduğum yerden. Ne gariptir, her kelimede biraz daha "ben" oluyordu o resim. Tıpkı... tıpkı bir aynaya bakar gibiydim. Anladım ki, herkes acısını ve mutluluğunu bir aynaya bağışlıyordu. Her baktığın aynada, kendi yansımanı görmenin sırrı da, galiba buydu.

23 Temmuz 2010 Cuma

Yazmasak olmazdı çünkü...

Bazen bir iki kelimeyle bile delicesine mutlu olabileceğimi söyledim mi sana hiç? Söylemişimdir tabii. Hatta ilk sana söylemişimdir bazı şeyleri. Çünkü kimse senin dinlediğin gibi dinlemez beni. Kimsenin içinde o kadar yer etmez kelimelerim. Ama senin içinde beklenen bir misafirmişçesine kendisine ayrılan yere geçer oturur. Ah o özlenmek duygusu, ah o kendini değerli hissetmenin huzuru... beni alıp hep gitmek istediğim bir diyâra savurur.

Ağrı

Küçük çocuklar kafalarını bir yere çarptıklarında, önce şaşkınlık yaşayıp sonra o acıyla deli gibi ağlamaya başlarlar ya hani. Çocuk ağlarken anne ya da baba, o duvara gidip vurmaya başlar, acıyı dindirecekmiş gibi. "Ahh ederim ben onu, ahh." Oysa ne âlâkası var, benim canım yanarken duvara vursan ne fayda. Ama öyle değil işte. İnanmak bütün acıları geçiren bir ilaç sevgili. Sen o duvara vurduğunda, sen yanımda bulunduğunda her şeyin geçeceğine inanmak... Bütün acılar için ağrı kesici.

22 Temmuz 2010 Perşembe

ve...

Yüzüyorsanız boğulmayın,
içiyorsanız çok için,
seviyorsanız sevişin,
üzülüyorsanız...
yapmayın!
değmiyor.

Küçük İskender




Elindeki hediye paketini dikkatle açmaya çalışmasından anlamalıydım aslında, nasıl bir "deli"yle aynı masada oturduğumu. Çünkü kendimden alışkındım bu duruma. Tiyatro, sinema, konser biletlerini biriktirmek benim için de normaldi. Piyango ve kazı kazan biletlerini de biriktirdiğini öğrendiğimde, ufak çaplı bir şaşkınlık yaşadım ama... Neyse ki çabuk geçti.
Birbirine hiç benzemeyen hikâyelerden arta kalmış, küflü acıları çıkardık ortaya. Yanına da iki bira. Yok... hayır ağlamadık. Üstüne çok ağlanılmış o zamanlara güldük inadına. Aslında kadınlar ağlamayı o kadar sevmezler biliyor musun? Bakma, içlerindekini başka türlü nasıl temizleyeceklerini bilemediklerinde dökerler o yaşları. Diyorum ya, yoksa sevmezler ağlamayı.
Bir şarkının sözlerini kağıttan okur gibi, içimize bakıp bakıp anlattık; geçmişte kalan ama evhamlı insanların, o tedarikli ruh hâliyle hep yanında taşıdığı anıları. Büyük büyük laflar etmeye gerek yoktu, biliyorduk. Birçoğu ayağımızın altında kalmıştı zamanında. Bir o kadarı da ardımızda. Şimdi yeni şeyler söylemek lazımdı. Sırtımızdaki yüklerden arınarak yürümek ve düne gömebilmek için bütün acıları...

20 Temmuz 2010 Salı

İnatçı

Yağmur yağarken aklına düşmüşümdür belki. Öyle olmasa da mühim değil. Mühim olan tek bir şey var. Bazı şeyleri delicesine severken, dudaklarından tam tersi cümleler dökülen insanlardan olmam. Hani "kal" demek için her şeyini feda edebilecekken; inadına, kuru, önemsemez gibi görünen bir "git" deyiveren insanlardan. Ah yağmur... işte öyle seviyorum seni.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Öğreti

O bilindik öğretilerle yoğrularak büyüdüğümüzden midir bu hâlim? Komşudan gelen tabakları, boş olarak götürmenin ayıp olduğunu öğrendiğimden beri; hiçbir zaman bir takım olamayacak tabaklarla doldu yüreğim. Çünkü ne o tabaklarda sunulacak sevgim, ne de boş olarak iade etmeye yüzüm olmadı hiçbir zaman. İşte bu yüzden biriktirdim.
Korkuyu da böyle mi işlediler acaba içimize? Söylesene, birini severken incinmekten, sevilirken incitmekten korkmayı, hangi sözle öğrettiler bize?

18 Temmuz 2010 Pazar

Konser

Bağlamanın, gitarın teline yüreklerimizi astılar zaman zaman. Kalabalık arkadaş ortamlarının bile, insanı nasıl kimsesizleştirdiğine tanık ettiler bizi. Hep içine dönmenin, eskiye bakmadan edememenin kanıtıydılar. Şimdi daha da kalabalığız. Daha da kalabalıklar...



16 Temmuz 2010 Cuma

Acı

Bazı sözcükler niye böylesine acıyla yan yana gelirler, bilmem. Okuduğumdan beri içimde yankılanan o cümleyi diyorum...


Ben seni bağışlamadım sevgili. Hele bir başkasına, hiç bağışlamadım...

Küçük İskender

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Elbette

Apartman kapısından çıkarken bu sabah, sokağın temizliğinden sorumlu o abiyle karşılaştım yine. Yolumun üzerinde olduğu için, neredeyse eve en uzak konteynıra çöp attığımı bildiğinden, "bırak abla apartmanın girişine, ben alırım" diyor, beni her gördüğünde. Oysa bilmiyor, benim içim elvermez, ortalığı öyle dağınık dökük bırakıp gitmeye. Bu sabah tam apartman çıkışında karşılaşmamızdan memnun görünüyor, alıyor elimden poşetleri. İnsan böyle bir şeyden mutlu olabilir mi? Elimi kolumu sallayarak tatile çıkmış gibi hissediyorum o an kendimi. Yani hep o hayal ettiğim, hiçbir şeyi umursamadan, gerekliliklerinden kurtulmuş biri olarak yollara düşmüşüm gibi. Bunu farkediyor herhalde ki, gülüyor.
"Bir simit alabilir miyim?" Başında şapkası, "bütün buralar benim" edasıyla tezgahın başında oturan adam, söylediklerimi soruya çeviriyor. "Bir simit mi istiyorsun?" Sanki yanlış bir şey söylemişim de, uyarmaya çalışıyor beni. Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, simidi pakete sarıp uzatıyor. Kolay gelsin diyorum. Gülüyor.
Sevgililer dolanıyor sokaklarda. Yalnızlar daha kalabalık oysa. Onlar sadece dağınıklar. Gökyüzündeki parça parça bulutlara benziyorlar, her biri bir yerde. Ve akıllarında kimbilir neler. Uzanıp gidiyorlar yollara, yalnızlıkları kadar sessizler. Sokağın gürültüsüne bile aldırmıyorlar bak. İçlerindeki karmaşa yetiyor onlara. Ne zaman ki karşılaşıyorlar bir sokakta, yağmur yağıyor kurumuş topraklara. Özlenen toprak kokusu gibi gülüyorlar.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Gölge




İnsan kalabalığının henüz doldurmadığı o sakin deniz kenarında, bir bankın üzerine kurulup, bütün kötü olaylardan habersizmişim gibi izliyordum ufku. Ve güneş, her geçen dakika, yorgun gölgemi kaldırımda biraz daha uzatıyordu. Bana sorarsanız o karaltı, benden daha gerçek, daha cesur ve daha umutluydu. Dilinin döndüğünce ikna etmeye çabaladıktan sonra içimdeki huysuzu, "ne halin varsa gör" deyip, bırakıp gidecekti yine, sıkı sıkıya kavradığı ipin ucunu. Ve ben orada öylece, kimbilir neleri düşünerek yine ve üzülerek istisnasız hepsine, bir çıkış yolu arayıp duracaktım. Bütün yolların çıkışında bir bekçi gibi dikildiğimi bilirken üstelik...

Fotoğraf : Deniz KOÇAK

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Gündökümü

Hayattan çaldığım bir perşembe günüydü ruhumdaki sükûnete sebep. Bir termos çay, iki simit ve ince belli bardaklarla çıkmıştık yola. Perşembe günü için çok kalabalıktı vapur. Sanki her perşembe sabahı ada vapurunda yol alırmışım gibi bunu söylüyor olmam garipti gerçi. O bulutlu havaya rağmen içerde oturmak olmazdı. Vapurun denize nazır yan tarafında, oturaklardan arta kalan boşluğa serdik poşetleri, bağdaş kurup oturduk. Aramızda kalsın ama, denizin içinde gidiyormuşsun gibi hissediyorsun oraya oturduğunda.
Bardaklara çaylar dolduruldu, simitler koparıldı. Hatıralardan, içimizde saklı kalmış gizli acılardan katıldı yanına. Konuştukça daha bir koyuldu çayın rengi. Deniz köpürdü, köpürdü...
Kınalı ada'nın o sessiz sakin sokaklarında dolaşıldı. Denize karşı oturuldu uzun uzun. Sanki gelecek birini bekler gibi bakıldı uzaklara. Rüzgâr deli deli esti.
Vasati kırk çöpün topu topu üç sigara yakabildiğine de inanıldı. O üç sigaranın dumanı savruldu savruldu... Başımızda köpük köpük toplanmış o bulutlara karıştı. Artık biliyorum, onlar bulut değil. Efkârın dumanı.

9 Temmuz 2010 Cuma

Saklambaç

Otobüs terminallerinde bagaja verilen koliler gibi, renkli iplerle sarılı zamanlarıydı ömrümün. Memleketten gelen paketler, biz çocuklar için bir bayram sabahı tadındaydı. Öyle heyecanlı, öyle meraklı açılırdı ki o koliler.
Bu şehirde bulunup bulunmadığı ayrımı yapılmaksızın, bir sürü sebze meyve yayılırdı ortalığa. Bir de, sanki Anadolu'nun ücra bir kasabasında yaşıyormuşuz da, bir türlü tadına varamıyormuşuz gibi, anneannemin o kolinin bir yanına mutlaka iliştirdiği çikolata. Her seferinde içinden çıkacağından emin olsak da, merakla bekler, ortaya çıktığında hiçbir zaman eksilmeyen o sevinci yaşardık yine.
Dün o sevince benzer bir şeyler hissettim, taa şuramda. Bir cümle, ufacık bir not ya da uzun, çook uzun bir yazı... ne fark ederdi ki. O sevinç bir yere kaybolmasın, ben bunu yaşadığımı unutmayayım diye yazıyorum bu satırları. Ve senden saklanabilmek için ya da bir tek sen bilesin diye saklandığım ağacın arkasını...

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Unutmak

Keşke unutabilse insan. Tutulmayan sözleri, gözünün içine baka baka yalan söyleyenleri, sevgisini, inancını yerle bir edenleri, güzel anılarını ateşe verenleri. Kulağında bir uğultu gibi dolanıp duran, alaycı, kibirli sözleri ve o sözleri keskin nişancılar gibi, neyi hedef belirleyerek söyleyeceklerini iyi bilen acı bileyicileri. Ne bileyim, kendi söküğünü de dikebilse mesela, şimdinin terzileri. Birleştirse birbirine, kötülerinden ayrıştırılmış güzel günleri. Güzel ve iyi'nin anlamı kaybolmadan, mevsimi geçmiş tatsız meyveler gibi.

6 Temmuz 2010 Salı

Yeni

Aslında hayat her mevsim aynı. En ufak değişikliği paketi ile haber verilen, diğerlerinin üzerinde de aynı ibare olduğunu yadsıyarak, değişen ambalajının tepesine, mânâsız bir "yeni" ibaresi kondurulan deterjanlar gibi. Belki de sadece budur, eskimeye vakit bulamadan ve yeni olmanın tadına varamadan ardımızda bıraktığımız zamanların sebebi.

Akar akar...

Eve yayılan kavrulmuş soğan kokusu, tenceredeki yemeğin fokurdama sesi, mutfak camının buğusu. Tahta kaşığın, kimin elinde olduğunu umursamadan tekrarladığı devinimleri. Tencerenin kıyısına iki kere vurularak, görevini başarıyla tamamlamış olduğunu bildiren, alışkın, muzaffer hâlleri. Onca saatin mutfağın hangi köşesine saklandığını bir türlü bulamadığım dakika sesleri. Zaman, işte böyle akıp gidiyor. Ortalığa yayılan kokuların, açık camdan hızla olay yerini terketmesi gibi.