28 Mayıs 2012 Pazartesi

Boya

Az sonra bir müzik aleti çalacakmış gibi oturuyor o sandığın başında. Küçücük ellerine bulaşan boyadan, farketmeden gözlerine de bulaştırmış gibi simsiyah bakıyor bana. Üstelik boyayıp cilaladığı ayakkabılar gibi pırıl pırıl. Hani görmesem gözlerinin dışında hiçbir şeyi, hayalimde çizeceğim resim bu olmazdı asla ona.
Yavaş yavaş yanına doğru yaklaşırken, herkese sorduğu o soruyu bekliyorum aslında: "Boyalım mı abla?" Sormuyor. Utangaç, mahçup gülümsüyor sadece. Oysa ben, "Nasılsın?" diye soruyorum, yüzümde onun yüzünden edinilmiş bir gülümseyişle. Sanki sorumu değil de, gülümseyişimi yanıtlarmış gibi, "Sağol abla," diyor. Bütün kelimelerimi kaybediyorum o anda. Söyleyecek tek bir sözüm bile yok. Bir şeyler aranır gibi ellerine bakıyorum birden. Baktığımı görünce ellerinin karasından utanmış gibi kollarını kavuşturuyor göğsünde. Elimi kolumu koyacak bir yer bulamıyorum, o böyle ellerini gizleyince. Bir fazlalıkmış gibi kalıyorlar dizlerimin üzerinde. Usulca kalkıyorum yanından.
Yaz arifesindeki o akşamı, kim bilir nerede eğlenerek geçirmek için sokağa çıkmış bir adam geçiyor, ben ayrılırken sandığının yanından. "Boyayalım mı abi?" diye soruyor. Bir anlık tereddüdüm ardından; "Hadi boya bakalım" diyor adam. İnsana başka alemlerde dolaştığını düşündüren mimikleriyle, içinden bir şarkı söylüyormuşçasına başını sağa sola eğişiyle uzanıyor boyasına, açıyor hünerli elleriyle. Ve kim bilir, belki de o yüzden boyanıyor gün, geceye.

25 Mayıs 2012 Cuma

Kalan

Eski zaman çocukları gibi uslu bir yağmur yağıyorken dışarıda, pencereler, o çocukların anneleri gibi telâşsız açılmışlardı evlerin muhtelif odalarına. Hafif bir rüzgârla salınan perdeler ve ikram edilen çayların ardından, tabakta her ne var ise onun tarifini almalar başlamıştı bile bir yerlerde çoktan. Ya da benim gibi böyle, bir pencerenin önünde olmayacak hayallere dalmalar. Çünkü burada olduğu gibi, bugün bir yerlerde daha günlerden mutlaka pazar.
Oysa bu sabah ben, sözleri unutulmuş bir şarkıdan mütevellit, ağızda yuvarlanılıp sanki biliyormuşsun havası yaratılmaya çalışılan kelimeler gibi karmakarışık başladım güne. Kitaplarda aradım kendimi sonra, bembeyaz defter yapraklarında, pencere önündeki sardunyalar ve erik ağacının müdavimi serçelerin kıpırdanışlarında. Yoktum. Kimi kelimeler kaybolur bazen. Son çare olarak aynalara ve bahçede sallanan rüzgâr çanına da baktıktan sonra, mutfağa gidip su koydum çaydanlığa. Mesela bu cümlede çay, en belirgin öğe bağlaçtan sonra. Bağlaçlar diyorum, öyle kolay kolay atılmamalı yabana.
Şimdi sen diyeceksin ki, "bütün bunların ne önemi var?" Olur mu hiç öyle, olur mu! Sen de onu sevsen mesela, hani "sen de..." Çünkü biz bağlaçlardan oluşmuş insanlarız. Onları da çıkarırsak hayatımızdan, ne kalır bizden geriye?

15 Mayıs 2012 Salı

Hitap

İlk mektubunu yazan bir çocuk oluveriyordu aklım, adın her geçtiğinde. Bildiği bütün güzel kelimeleri, telâşla, hevesle birbiri ardına dizip, işinde acemi bir sihirbaz edasıyla ne olacağını bekliyordu sanki bir köşede. Bilmiyordu ama, daha sonra o kelimeleri cümle içinde de kullanacaktı, ortaokul Türkçe kitaplarının ödev bölümlerinde. Henüz erkendi onun için. Oysa kalbim... ondan bahsedemiyorum bile.
Günlerden cumartesi, mevsim mutlaka bahar ve akşamüstleri ılık bir rüzgâr oluyordu sokaklarda. Bir çocuk annesini cama çağırıyordu o sokaktan, ağlayarak. Ne söylediğini annesi dahil kimse anlayamasa da, birini şikâyet ettiği üzerinde hemfikir oluyordu bu duruma şahit olanlar. Sonra koşa koşa arkadaşının yanına gitmesini izliyorlardı yüzlerinde bir tebessümle. Oysa ben, seni şikâyet edemiyordum hiçkimseye. Ancak kendi kendime söylenip duruyordum. Bazen kızıp küsüyor ve ardından barışıyordum, vardıramadan dakikaları saatlere.
Her kahve içtiğimde fincanı mutlaka kapatıyordum mesela, adının eşliğinde. Kahve adının eş anlamlısı bir kelime oluveriyordu bir anda. Sonra gökyüzü, sonra su ve belki çiçekler. Ve kim bilir, kitaplara dağılmış o söyleyemediğin cümleler. Hepsi sığıyordu adının içine. O yüzden ne zaman güzel bir mektup yazmak istesem ben sana, sadece adını yazıp kalıyordum böyle.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Pazar

Bir zamanlar blok flütle çalmaya çalıştığım ve adını tahmin ettirebilsem de, asla doğru notalarını bulamadığım o şarkılar gibi bir gündü. Yaşarken asla hakkını veremediğim bir pazar günü yani.
Kurulmamış saatim, sanki bir önceki sabah uyandığım vakitte durmuşçasına, dakikası dakikasına aynı erken saati gösteriyordu gözlerimi açtığımda. Bir süre kendimi tekrar uyuyabileceğime inandırmaya çalıştım. Oysa aklım, çoktan evin sessizliğine doğru yola çıkmıştı bile.
Kapalı güneşliklerin sararttığı odanın sessizliği içinde, çizgi film izlediğim sabahları hatırladım birden. Çizgi filmler güzeldi güzel olmasına ya, evin o kendi hâlineliği garip bir sıkıntı verirdi içime. Terkedilmiş gibi hissederdim kendimi. Ev halkı uyansın diye, giderek daha çok açardım ben de televizyonun sesini. Yanına gidip basardım artı düğmesine. Bir, iki, üç çizgi... Gözüm odanın kapısında beklerdim, birinin gelip, "kıs kızım televizyonun sesini" demesini. İsterdim ki, ev bir an önce normal seyrine dönsün. Sonra ödevlerimi bitirdiğim görülsün ve annem mutfakta bir şeyler yaparken yine, farkedilmeden kapı aralığından sokağa atayım kendimi. Öyle de olurdu muhtemel ki.
Ama şimdi... dışarıda akan hayatın beni hiç de ilgilendirmediği zamanlar oluyor artık, biliyor musun? Hiç sokağa çıkmak gelmiyor bazen içimden. "Orada benim eksik bulunduğum bir hayat varmış" diyorum, ne gam. Bulutlar geçiyor sanki hep üstümden.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Beklenen

Güneşli bir bahar günüydü. Yüzüne benzetebileceğim tek bir bulut yoktu gökyüzünde. Ama ben yine de o pencere kenarında durmuş, umutsuzca bakıyordum göğün mavisine. Az evvel demlediğim çayın odaya yayılan kokusuyla, pencere önündeki rengârenk sarduyanlarınki birbirine karışıyor ve beni günün geri kalanı için umutlandırıyordu. Söz veriyordum kendi kendime, bunları sana anlatmayacaktım gelince. Yine dayanamayıp anlatacağımı bile bile hem de.
Sonra gidip çayın altını kısıyor, ince belli bardaklarımı ocağın yanına hazırlıyor, ellerimi birbirine dua eder gibi birleştirerek dönüyordum pencerenin önüne. Arsadan bozma bir parkta, sayılmayan golü için itiraz eden Ali'yi izliyordum gülümseyerek. Ali, tuttuğu takımın o çok sevdiği golcüsünün ismini bağırarak yaşadığı gol sevincinin ardından, kızıyordu şimdi delicesine. Onun bu kızgın küçük adam hâllerini izlerken gülümsemem gittikçe artıyordu. Ali bilmiyordu gülümsediğimi. Tıpkı senin, beklediğimi bilmediğin gibi. "Olsun" diyordum, bazen de böyle olması gerekiyor demek ki.
Karşı evin balkonuna asılan çamaşırlar uçuşmaya başlarken rüzgârı hissediyordum tenimde. Kollarımı kavuşturmam da aynı zamana mı denk gelmişti, bilmiyordum. Ne olduğunu belli etmemek üzere donanımlanmış biri oluyordum çünkü giderek. Üşürken üşümüyormuş gibi, üzülürken üzülmüyormuş gibi, her şeyin üstesinden kolaylıkla gelebilirmişim gibi yapma meziyeti. O sıra erik ağacına konan o serçenin ilgi çekmeye çalışan bir çocuk gibi ötüşleri. Ve ardından, kapının, serçeyi taklit edercesine çalmaya başlayan zili...

30 Nisan 2012 Pazartesi

Şehir Tiyatroları Yok Edilemez!

29.04.2012 Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi Önü
Şebnem Sönmez'in Konuşması.


27 Nisan 2012 Cuma

Şarkıcı

Şarkısını binlerce kişiyle birlikte söyleyen bir şarkıcı gibiydim o akşam. Ne şaşkın gülümsemelerim, ne de dolan gözlerim hiç kimseye garip gelmemişti bu yüzden. Oysa daha önce hiç, binlerce kişiyle birlikte şarkı söylememiştim ben. Aslında o akşama kadar, kimseye şarkı söylediğimi bile hissettirmemiştim.
Benim kelimelerim hep müziksizdi sanki, dudaklarımdan dökülürken. Hep yalnız ve kederli. Benden çok onlar yani. Ama işte o akşam, onlar birer birer uçuşup dururken bakakaldım arkalarından, arkadaşlarının ısrarlarına dayanamayıp, çocuğunun sokağa çıkmasına nihayet izin vermiş bir anne gibi temkinli. Ama sen, yine de kimseye anlatma şarkı söylediğimi.
Her şarkıya saklanmış başka bir anıyı hatırladığımda hüzünlendiğimi de. O şarkılarla yeniden yaşadığım acı-tatlı günleri ve belki de bu yüzden, bittiğinde kendimi o kadar yorgun hissetimi de. Ben sana söyledim ama, sen kimseye söyleme.
Çünkü ömründe bir kere bile şarkı söylemişsen eğer, kendine rağmen, suskun kalamazsın bir daha öyle. Yarım bıraktığın cümleleri gökyüzüyle tamamlayamazsın. Mutluluğunu anlatamazsın mesela, dönüp yüzünü denize. Olsa olsa, üç noktaların avcunun içinde, gözlerin de o üç noktadan hâllice, bir yerinden söylemeye başlarsın o şarkıyı. Ve bilirsin, hiç söylenmeyecek cümleleri bile en olağan biçimde söyleyeceğini, o şarkıların içinde.

5 Nisan 2012 Perşembe

Dondurma

Bir şarkı olamayacak kadar güzel bir bahar akşamıydı ve ben, o gün mevsimin ilk dondurmasını yemiş çocuklar kadar mutluydum. Elimden gelse belki bunu da anlatırdım sana o an, üç noktalı cümleler, "belki"ler ve hiç de gereği yokken birdendire bağlaç olan "de"lerin arasında. Ama yapamadım, biliyorsun.
Ben ancak eski bir şarkı gibi işte, olur da bir gün hatırlayıp mırıldanırsın adımı diye, duruyordum sessizce yanında. Üstelik, tadına doyamamasına rağmen, hemen bitmesin diye azar azar yediği dondurmaları hatırlayan bir çocuk olduğumdan mı nedir, gözlerimi kaldırıp da doya doya bakamıyordum da sana. Sadece gamzesiz bir gülümseme kadar kısa birkaç bakışla uzanabiliyordum gözlerine. Sonra yine düşüyordu gözlerim ellerime.
Hatırlıyorum da, ilkokulda yaptığımız o fasulye deneyinde bu kadar uzun bakmıştım en son, gözlerimi ayırmadan bir şeye. Baktıkça daha garip gelmiş, garip geldikçe daha çok bakmıştım. Şimdi yıllar sonra yine aynı bakışla bakıyordum sanki ellerime. Ellerim boy verip uzanıyordu sonra, çay bardağının ince beline. Seviniyordum. Ve seviyordum dahası.
Kelimeler o gün baharı hissetmiş olsalar da, yazın rahatlığına henüz kavuşamadıkları için belki, bundan bahsedememiştim sana. O ilk dondurmadan sonra "boğazım şişecek mi?" diye beklemek gibiydi bu biraz. Oysa unutmuştum, bir çocuk asla "boğazım şişer mi?" diye düşünmezdi. O yüzden şimdi bütün dondurmalar, sıcak havalardan çok, söylenmemiş sözcükleri hatırlatıyor bana.

1 Nisan 2012 Pazar

Keder

Yeni kardeşi olmuş çocukların küskünlüğüyle, kenara köşeye saklanmış bir günün akşamıydı. Belki yağmur da bu yüzden yağıyordu, öylesine sakin ve sessizce. Farketmezsek, az sonra daha bir hınçlanacağının haberi vardı sanki o hâlinde. Ve ben, belki de bu yüzden gözlerimi alamıyordum gökyüzünden, o böyle dur durak bilmeden savrulup dururken caddelere.
Daha poşetimi masaya bırakırken yaklaşan garsonun, "çay mı?" diye sorduğunu anlatmak geçiyordu aklımdan, gökyüzüne. Benimse sadece gülümsediğimi ve o adamı, bunu bir cevap olarak anlamayı başaran sayılı insanlardan biri ilan ettiğimi. Biliyordum, herkesin umrunda olmuyordu böyle şeyler. O yüzden çoğu zaman anlatmaya bile imtina ederdim ben, hâlâ masallara inandığını sansınlar diye, etrafına sessizce gülümseyen çocuklardan hâllice bir kederle.
Ben tam keder demişken içimden, yan masada oturan amca eğilip günü soruyordu bana, etraftan duyulmayacak kadar kısık bir sesle. Benim "cuma" cevabım, onun "hay Allah"ına karışıyordu. Elimden gelse cumartesi yapardım günü, o an. Ya da günleri karıştırmasının kederini geçirebilecek herhangi bir şey. Oysa birkaç yavan kelime söylemekten ötesi gelmedi elimden. O kelimelerin sonunda ise, nokta niyetine, ellerimi masaya bıraktım; sanki söyleyecek başka bir şeyim olmadığını kanıtlamak istercesine. Ve ne demek istediğimi anlamasını umarak gülümsedim ardından, çay bardağına uzanırken, yine o titreyen elleriyle.

7 Mart 2012 Çarşamba

Menekşe

Bütün gün yağan yağmurun ardından sessiz ve hüzünlü bir hâle bürünmüştü sokak. Kaldırım kenarlarında görülmemekten kırgın bir boyun büküşle oturan akşam sefalarının yarattığı utangaçlık da eklenince, bir Edip Cansever şiiriymişçesine içine işliyordu insanın. Islak kaldırım taşları üzerine oturup, masal bekleyen çocuklar misali yüzünü sokağa dönmüş çiçeklerin pembeliklerine gülümsemek geliyordu içimden.
En klişe cümlelerden başka derdini anlatabilecek hiçbir şeyi kalmamış insanların çaresizliği vardı üzerimde. Bütün benzer zamanlarda olduğu gibi rüzgâr esmeye başlıyordu. Ve ben, annesinin eve çağırışının son kez tekrarlandığını bilen bir çocuk edasıyla kalkıp anahtarımı aranıyordum çantamın içinde... bulamıyordum. Yıllar önce, yine böyle yağmurlu bir günün akşamında bulamadığım anahtarları hatırlıyordum birden. Çürüttüğüm menekşenin beceriksizliğini henüz sindirememiştim içime. Çiçeği bana hediye ettiğinde sevgili bile olmamamıza rağmen, ayrıldıktan sonra o hâle gelmesine bir anlam veremiyordum.
O gün de yine böyle merdivenlere oturmuş, "neden?" diye sormuştum kendime. Şimdi düşününce anlıyorum galiba sebebini. Öyle her aklına estiğinde çiçeklere su verilmeyeceğini bilmiyordum daha o zamanlar. Her şeyin bir kıvamı olduğunu öğrenmem çok zaman aldı çünkü. Oysa ben, ne zaman yaprağına dokunduysam o menekşenin, gözümden akan yaşlara engel olamamıştım bir türlü.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Parantez

Mutfak masasında oturuyoruz. Sırasıyla önce çay, sonra türk kahvesi, ardından da nescafe içiyoruz. Ben yine en çok parantez içi konuşuyorum. Parantez içine denk gelmeyen gülümsemelerim ve çoğu kısa ama samimi cümlelerim de var tabii.
Ellerimse öylesine kendinden emin bir edayla kurulmuş ki masaya, ara sıra, sanırım en çok da anlattıklarından gözleri dolarken, ne yapması gerektiğini kaş-göz işaretiyle anlatan anneler gibi bakmaktan alamıyorum kendimi. Onlar da koşa koşa gidip birbirine kenetlenmiş ellerine dokunuyor ve kısalığından bir türlü emin olamadığım cümleler kuruyorlar. Sanırım bazı cümlelerin hüneri, kolay anlaşılabilir olmasında. Önce ellerime sonra bana bakıp, yaşlara dönüşecek o pırıltıları bile bile, gözlerini usulca kapayarak incelikle teşekkür ederken o, bunu düşünüyorum ben.
Saçlarımı toplayıp sol omzuma alırken güneş vuruyor açık pencereden, az evvel gerçekleşmesi dileğiyle yıkanmış falların fincanlarına. İkimiz de bunu aynı anda farkedip, neden bilmem, gülümsüyoruz. Masanın üzerinde onlarca parantez var o anda. Kalkıp önce pencereyi, sonra parantezleri kapatarak, omzuna dokunup "kalk" diyorum, "bizi bekleyen bir hayat var dışarıda".

22 Şubat 2012 Çarşamba

Cemre

Ezan okunurken sesini kıstığım televizyondaki insanlara bakar gibi, ne dediğinden habersiz bakıyorum yüzüne. Hani öylesine eminim ki bu durumdan, kesinlikle az önce, "kıs kızım televizyonun sesini" dedi anneannem. En sevdiğim çizgi filmin ortasında, bana televizyonun sesini böylesine bir kabullenişle kıstırabilecek tek insandı anneannem. Orada öylece durur, o görüntülerin içinde ne olup bittiğini anlamaya çalışırdım. Hatta gülerdim bile bazen. Oysa şimdi, garip bir sessizlik var üzerimde.
"Her şeye mantıklı bir açıklama yapabileceğini sanan insanlar, hep korkutur beni" sessizliğiydi bu. Telefonun işleyişine bile şaşırabilen insanlardan olmayı tercih ederim ben çünkü. Söylesene, konuştuklarımızın tellerle iletiliyor olması, çok garip değil mi sence de?
Tam olarak buna benzer bir şey olmasa da, ona sorduğum soru da öyle ufak bir soruydu aslında. Ufak, ufacık bir soruydu sorduğumda. Takvimler ilk cemrenin düştüğünü haber veriyordu. Gökyüzü, varlığını bile unuttuğu mavi elbisesini bulup giyinmiş genç bir hanım gibi salınıyordu güneşin kolunda. İnsanlar, camları kısa süreler için bile olsa ardına kadar açıp, şarkılar mırıldanarak sokağın gürültüsüne karışmaya çalışıyordu o sıra. Hayat, mantıklı bir açıklaması olamayacak kadar tuhaftı yani. Oysa o, niye böyle olduğuna anlam veremediğim bir tavırla gülümsüyordu. O gün anladım ki, hayatın tuhaflıkları bazı insanların umrunda bile olmuyordu.

17 Şubat 2012 Cuma

Göğe bakma durağı*

Dışarı çıkan insanların aklını evde unuttuklarının ispatıymışçasına soğuktu o gün hava. Bizse, şairin de böyle, kelimelerin gülüşlere sığındığı bir günden mi bahsettiğini bilemeden, ama yine de o şiire nazire edercesine bakıyorduk gökyüzüne. Aramızda, bir şehri başka bir şehre ulaştıracak kadar uzun bir mesafe.
Beceriksiz bakışmalar ve elini kolunu nereye koyacağını bilememelerin ardından, hani oldu olacak deyip "en iyisi kucağında dursun"u düşünmeler birdenbire. Ve sonra, gözlerinin eş anlamlısı birer kelimeymiş gibi ceplerinde duran ellerini, gelen çayların ince beline düğümlerken, hiçbirini aklından geçirmemişsin gibi gülümsemeler öyle.
O kadar uzun zaman oldu ki unuttum, bir insana nasıl anlatılır bütün bu olanlar. Belki de bu yüzden oturup düşünüyorum şimdi, şu sabahın kör vaktinde. Perdelerin ardından süzülen ışığın isteyeceği ilk şey oymuş gibi, taze demlenmiş çay kokusu sarmışken evin her köşesini, oturup böyle anıları anlatmaya çalışmak öyle kolay değil. Ama işte, insana her şeyi yaptırabilecek anlardan biri sarhoşluğuysa eğer, diğeri kesinlikle böyle bir kokuya denk gelmektir bir yerde. Bunu herkes bilmez... zaten bilmesin de. Ama sen bil! Çünkü ben ne zaman adını duysam bir yerde, hep gökyüzüne bakıyorum, aradan onca sene geçmiş olsa bile.

*Turgut Uyar

10 Şubat 2012 Cuma

Cuma

Onlarca sıfatın arasında koşturup durduğu hâlde, yine de eksik zamanlarıydı ömrümün. Annemin kucağında o bebekle geldiği gün de dahil olmak üzere, tam tamına dört yıl üç ay yirmi küsür gündür dünyadaydım. Oysa bir günde onlarca yaş yaşlanmışım gibi abla oldun demeye başlamışlardı bana. En sevdiğim insanları bile bazen anlayamayacağımın o gün farkına varmalıydım aslında. Tahmin edersin ki öyle olmadı.
Ne oldu diye sorarsan, kitaplar yazmadı ama, o günden sonra en güzel günler hep cumaları oldu benim için. İlk kez bir cuma günü sevdim mesela. Hem de bir bahar günü, şairin baharla ilgili cümlelerinden habersiz olmama rağmen üstelik. Gözlerine bakamasam da, gülünce, yeşilinin bir yılbaşı ağacına özenircesine ışıl ışıl olduğunu bildiğim bir çocuğu, sessiz sedasız sevdim. Ben zaten hep öyle severim. İçimde fırtınalı bir kış, dışımda ılık bir ilkbahar gezdirerek. Belki de bu yüzden hep bahar rüzgârlarına benzettim, bisikletiyle mahallede dolaştığı her ânı. Güneşe kansa mı kanmasa mı bilemese de, ince kıyafetlerle başladığı günün içinde, hafif bir rüzgârla ürperen insanlar gibiydi hep benim sevmelerim. Yani ilk nasıl sevdiysem, hep öyle.
Bütün bu olanları, oturduğum kafenin denize nazır teras katında, yan masada oturan çiftin, bir Cemal Süreya şiiri tadında istedikleri çayla hatırladım. Onlar haberdar mıydı o şiirden bilmiyorum ama, takvimler yine başka bir cuma gününü gösteriyordu, onca zaman sonra.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Mucize

Bugün birdenbire iyi olmadığımı anladım ben. Bayram sonraları çocuklara yerleşen hüzün gibi bir şey çöküverdi birden göğsüme. Harçlıkları, bakkala gidip dilediğince harcayamayacağını bilen çocuklar gibi biriktirdim saatleri. Bana bir şeyler almak için bile olsa, annemin parayı benden isteyişleri geldi aklıma. Bunu duyunca hep ağlamaklı oluşlarım sonra. Benim o hâlimi görünce annemin "kızıp küsmüş gibileri". Yine de istemeye istemeye parayı uzatan küçük bir kız
çocuğunun elleri. Niye şimdi, niye böyle bilmiyorum ama, aklıma geldi işte. Oturup uzun uzun ağlamak istedim, hiç de ağlanmayacak bir yerde.
Tek tesellim o anda başlayan yağmurdu. İlgi çekmek isteyen çocuklar gibi tıp tıp cama vuran yağmur, aklıma gelen bütün o anıları bir çırpıda unutturdu. Çok sıradan şeyleri büyük bir ilüzyon gibi anlatan çocuklara benzerdim ben de elbet, bütün bu olan biteni birine nasıl anlatacağımı bilebilseydim. Ama haklısın, ben sihirbazlara inanacak yaşları çoktan geçtim.
Belki de bu yüzden yağmurdan ıslanmış bir serçeyle aynı anda yaklaştık pencerenin pervazına. O bir yanında, ben bir yanda. Gülümseyişimi anladı mı bilmiyorum... hele o kafasını yana eğişi ne anlama geliyordu, onu ise hiç. Öylece durup bakıyorduk birbirimize, dışarıda unutulmuş bir yağmur. Oysa bilse, ben ne kadar inanmak istiyordum mucizelere.