Tutkular Kitaplığı
...
Adeta azarlar gibi, yine kesti sözümü:
"Sayın Davman, iyi edebiyatçıların değeri er geç bilinir, bunun böyle olacağını da her iyi edebiyatçı bilir..."
Şaşkınlığımın yüzüme vurmasına engel olamadım sanırım. Devam etti:
"Bakın, size kendi fikrimi söyleyeyim: Asıl vahim ve acı olanı, değeri bilinmemiş okuyucuların durumudur..."
"Nasıl?"
"Edebiyatçının eseri kalır, okuyucu ise ölür... Okudukça zevkleriniz incelir, daha tuhaf, daha rafine kitaplara, yazarlara el atmaya başlarsınız, bu meşgale sırasında muhtemelen hayat gailesi bakımından dibe doğru kaymaktasınızdır.. Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz, zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır... Fakat ortalığı her zamanki gibi kaba saba kelimeler, düşük cümleler işgal etmiştir, o gürültüde kimse sizi duymaz... Okumak hem bir hayat başarısızlığının, ki unutmayın okumak mağlupların işidir, hem de derin bir yalnızlık hissinin sebebi olup çıkmıştır... Okuduğunuz onca kitabı, hayatınızı yatırdığınız o zorlu ve hassas meşgaleyi mezara götüreceğinizden korkmaya başlarsınız... Ve siz de bilirsiniz ki yalnız ölmek zordur, arkanızda mutlaka birkaç müttefik, birkaç şahit bırakmak istersiniz..."
...
28 Kasım 2011 Pazartesi
Kış
Uzun zamandır dinlemediğim şarkıları dinliyordum, kuşlarla yarışırcasına dolanıp duran parça parça bulutların süslediği bir sonbahar gününün, akşamı hevesle bekleyen saatlerinde. Çok değerli bir emaneti muhafaza edercesine yumduğum sol elime başımı yaslamışken, modern zamanların sanat filmlerini aratmayacak sahneler yaşanıyordu gözlerimin önünde. Adam kadına sarılıyordu mesela ve dakikalarca tek kelime konuşmadan kalıyorlardı öyle.
Onları böyle birbirlerine sarılmış hâlde görünce, o camın ardında akan hayatın varlığını anımsıyordum yeniden. Kalkıp var gücümle içine karışmak istiyordum, kağıt helvalar eşliğinde. Çünkü bilirsin, kağıt helvaların tanığı olduğu yaşanmışlıklar hiç unutulmaz. Hep ama hep hatırlanır üzerinden yıllar geçmiş olsa bile. Hayatımda ilk defa unutmamaya ihtiyacım oluyordu ya, acemisiydim biraz. Cevabını bulamadığım bir bulmaca sorusunun beş harfli yanıtı gibi dolaşıyordum soldan sağa ama, bulamıyordum kağıt helva.
Olsun. Ben de gidip kış için en gerekli şeyleri alıyordum bir yerlerden. Yani 3 kazak, 3 kitap. Söylerken dilimi dolaştıran şarkıları indiriyordum tozlu raflardan. Önünden geçtiğim kafelerden kahve kokusu çalınıyordu burnuma, gülümsüyordum. İnsan yüzü gülerken daha çok inanıyor hayata. İnanıyordum işte, sevilmeyen bir mevsimin adının bile mutlulukla da anılacağına.
Onları böyle birbirlerine sarılmış hâlde görünce, o camın ardında akan hayatın varlığını anımsıyordum yeniden. Kalkıp var gücümle içine karışmak istiyordum, kağıt helvalar eşliğinde. Çünkü bilirsin, kağıt helvaların tanığı olduğu yaşanmışlıklar hiç unutulmaz. Hep ama hep hatırlanır üzerinden yıllar geçmiş olsa bile. Hayatımda ilk defa unutmamaya ihtiyacım oluyordu ya, acemisiydim biraz. Cevabını bulamadığım bir bulmaca sorusunun beş harfli yanıtı gibi dolaşıyordum soldan sağa ama, bulamıyordum kağıt helva.
Olsun. Ben de gidip kış için en gerekli şeyleri alıyordum bir yerlerden. Yani 3 kazak, 3 kitap. Söylerken dilimi dolaştıran şarkıları indiriyordum tozlu raflardan. Önünden geçtiğim kafelerden kahve kokusu çalınıyordu burnuma, gülümsüyordum. İnsan yüzü gülerken daha çok inanıyor hayata. İnanıyordum işte, sevilmeyen bir mevsimin adının bile mutlulukla da anılacağına.
25 Kasım 2011 Cuma
Şehir
Rüzgârın umutsuzca estiği sokaklar boyunca yürüdüm o akşam. Şehrin üzerine örtülen o laciverdimsi örtünün dışına çıkabilecekmişim gibi sanki, durmadan yürüdüm. Az önce birini uğurlamış da, şimdi ne yapacağını bilemiyormuş gibi hareketsiz duran ellerim ceplerimde, nerden aklıma düştüğünü bile bilmediğim o eski, kırık şarkı dilimde, trafik ışıkları hariç yürüdüm. İnsanı yarıda bırakan trafik ışıklarıdır zaten. Sen tam kendini kaptırmış giderken kalakalırsın öylece. O kırmızı ışıkta karar verdim o gün; "bir gün trafik ışıklarının olmadığı bir yerde yürümeliyiz seninle." Üstelik yolculuk artakalanı değilken ellerimiz. Ve bir çocuğun gördüğünde komik ve çocukça bulacağı gibi elele. Kim bilir, belki biz gerçekten çocuk oluruz öyle yürürken. Sahi, biz çocukken de trafik ışıkları var mıydı bu şehirde? Ya da boşver, önemseme.
Nasıl yazıldığından bir türlü emin olamadığım kelimeler gibi dolaşıyorum zaten bugünlerde. Ne yana gitsem sanki hep yanlış. Bir köşesinde "basmayın" uyarısı bulunan çimlere dönüşüverecekmiş gibi kaldırımlar. Ve ince bir yağmur başlayacakmış gibi ardından. Ne olduğunu hiç bilemeyeceğim bir iç sıkıntısı yani. Kelimesi kelimesine hatırlamasam da, ana fikrini asla unutmayacağım cümleler gibi.
Bazen bir şeyi anlatmak bu kadar basittir işte. Seni anlayacağını bildiğin birine usulca tek kelime etmek yeter, sayfalarca cümle kurmak yerine. Bazen bütün hayatını içinden geçirebilecek birkaç kelime söyleyip, ellerinle bir cümleye tamamlamak gerek. Oysa ne garip, şimdi tek kelime bile bulamıyorum ben, sana söyleyecek.
Nasıl yazıldığından bir türlü emin olamadığım kelimeler gibi dolaşıyorum zaten bugünlerde. Ne yana gitsem sanki hep yanlış. Bir köşesinde "basmayın" uyarısı bulunan çimlere dönüşüverecekmiş gibi kaldırımlar. Ve ince bir yağmur başlayacakmış gibi ardından. Ne olduğunu hiç bilemeyeceğim bir iç sıkıntısı yani. Kelimesi kelimesine hatırlamasam da, ana fikrini asla unutmayacağım cümleler gibi.
Bazen bir şeyi anlatmak bu kadar basittir işte. Seni anlayacağını bildiğin birine usulca tek kelime etmek yeter, sayfalarca cümle kurmak yerine. Bazen bütün hayatını içinden geçirebilecek birkaç kelime söyleyip, ellerinle bir cümleye tamamlamak gerek. Oysa ne garip, şimdi tek kelime bile bulamıyorum ben, sana söyleyecek.
23 Kasım 2011 Çarşamba
Su
Bir bardak suyu masmavi bir denize çevirecek kadar berrak ve güneşli bir bahar sabahına benziyordu gözleri. Sevdiğini gördüğünde eli ayağına dolaşan aşıklar gibi, kaşlarına dokunduğunda pür telâş uzaklaşan kirpikleri, küçükken çizdiğim resimlerdeki güneş ışınları misali yayılıyordu dört bir tarafa.
Oysa bulutluydu o gün hava. Kuşlar, hatırlamak istemedikleri bir anıları varmış da gökyüzünden uzakta kalmak istiyorlarmış gibi kaldırımları adımlıyorlardı durmadan, ufacık ayaklarıyla. İnsan kalabalığından ürkseler bile ayrılamıyorlardı o pembe parke taşlarından. Sağa sola kaçışıyorlardı yalnızca. "Siz kaçışmayın ben kenardan geçerim"in anlatılmaz çaresizliğiyle, onlar kadar ürkek adımlıyordum ben de kaldırımları. Gülümsesem anlarlar mıydı acaba? Gülümsüyordum.
Bugünlerde ellerimi sürekli bir yerlere çarpıp durduğumu hatırlıyordum gülümseyince. Gülümseyişim ellerimdeki kızarıklıklar, çizgiler, yara-bereler gibi ilk farkedilecek şey oluyordu yüzümde. Hani güzelliğinden değil de, belirgin olduğu için sadece. Sonra karşı konulmaz bir ağlama isteğiyle doluyordu içim böyle düşününce. Oturup ağlasam diyordum şu yol kenarında. Biri gelip "iyi misin?" diye sorsa ve ben daha çok ağlasam. Kuşlar, sevdiklerinin acısı karşısında kendi acılarını unutan insanlar gibi, bulutların bir göle benzettiği gökyüzüne doğru havalanıp uçsalar o sıra. Ve ben, sırf seni hatırlamak için dokunmasam bardaktaki suya.
Oysa bulutluydu o gün hava. Kuşlar, hatırlamak istemedikleri bir anıları varmış da gökyüzünden uzakta kalmak istiyorlarmış gibi kaldırımları adımlıyorlardı durmadan, ufacık ayaklarıyla. İnsan kalabalığından ürkseler bile ayrılamıyorlardı o pembe parke taşlarından. Sağa sola kaçışıyorlardı yalnızca. "Siz kaçışmayın ben kenardan geçerim"in anlatılmaz çaresizliğiyle, onlar kadar ürkek adımlıyordum ben de kaldırımları. Gülümsesem anlarlar mıydı acaba? Gülümsüyordum.
Bugünlerde ellerimi sürekli bir yerlere çarpıp durduğumu hatırlıyordum gülümseyince. Gülümseyişim ellerimdeki kızarıklıklar, çizgiler, yara-bereler gibi ilk farkedilecek şey oluyordu yüzümde. Hani güzelliğinden değil de, belirgin olduğu için sadece. Sonra karşı konulmaz bir ağlama isteğiyle doluyordu içim böyle düşününce. Oturup ağlasam diyordum şu yol kenarında. Biri gelip "iyi misin?" diye sorsa ve ben daha çok ağlasam. Kuşlar, sevdiklerinin acısı karşısında kendi acılarını unutan insanlar gibi, bulutların bir göle benzettiği gökyüzüne doğru havalanıp uçsalar o sıra. Ve ben, sırf seni hatırlamak için dokunmasam bardaktaki suya.
10 Kasım 2011 Perşembe
Kuruntu
Aklı hep başka yerlerdeydi güneşin. Baba yadigârı saatler gibi hiç çebinden çıkarmadığı elleri ısınmıyordu bir türlü. Bir şeylere benzetip durduğu bulutların hızında adımladığı sokaklar, denizin dalgalanışına benzeyen saçları ve saçlarında dolanan güneş ışığı da yetmiyordu ellerini ısıtmaya. Oysa üşüyen bir çift el yetiyordu yine, insana yalnızlığını hatırlatmaya.
Kuaförden çıktığından beri yüzüne yerleşmiş olan o çakırkeyif gülümseme, tırnağındaki rakı beyazı ojelerden miydi bilmiyordu. Hem insanlar gülümsemesine mi bakıyorlardı böylesine mutlu mutlu? Peki birileri, ellerini değerli bir maden gibi sakladığını farkediyor muydu? Hiçbirinin cevabını bilmeden yürüyordu yine de, giderek kalabalıkların içine karışarak. Oysa insan kendini en çok kalabalıklarda hatırlıyordu. Yani ellerini ve içindeki boşluğu.
Bir göz mesafesi kadar uzağındayken hayatın, bakışları hep başka şeylere takılıyordu işte. Titreyen elleriyle çay bardağı taşıyan kadını, aynı elleri kirlendiğinde üzerine silen ufaklığı, sevgilisinin ellerini kendisine emanet edilen değerli bir taşmış gibi sarıp sarmalayan adamı görüyordu; cebinde hiçbir şey kalmıyordu. Sanki kanatlanıp uçabilecek birer kuşmuş da, onları gördüğünde dayanamayıp benzer şeyleri yaşamak için uçup gitmişler gibi, kayboluyordu elleri.
"Ya biri durdurup bir şey isterse" diye korkarak yürüyordu yolların kalanını. Belki de bu yüzden biri adını seslendiğinde, yakalanan bir suçlu gibi duruyordu olduğu yerde öylece. Dönüp baktığında, adı zaten bütün söylemek istediklerinin karşılığıymış gibi sessizce elini uzatan bir adam, gülümseyerek duruyordu karşısında. Olacakları rüyasında görmüş de, saklaması için ona emanet etmeye karar vermiş gibi, o da uzatıyordu ellerini karşılık olarak. Ve gülümsüyordu yine, çakırkeyifliğini umuduna katıştırıp şarkılar mırıldanarak.
Kuaförden çıktığından beri yüzüne yerleşmiş olan o çakırkeyif gülümseme, tırnağındaki rakı beyazı ojelerden miydi bilmiyordu. Hem insanlar gülümsemesine mi bakıyorlardı böylesine mutlu mutlu? Peki birileri, ellerini değerli bir maden gibi sakladığını farkediyor muydu? Hiçbirinin cevabını bilmeden yürüyordu yine de, giderek kalabalıkların içine karışarak. Oysa insan kendini en çok kalabalıklarda hatırlıyordu. Yani ellerini ve içindeki boşluğu.
Bir göz mesafesi kadar uzağındayken hayatın, bakışları hep başka şeylere takılıyordu işte. Titreyen elleriyle çay bardağı taşıyan kadını, aynı elleri kirlendiğinde üzerine silen ufaklığı, sevgilisinin ellerini kendisine emanet edilen değerli bir taşmış gibi sarıp sarmalayan adamı görüyordu; cebinde hiçbir şey kalmıyordu. Sanki kanatlanıp uçabilecek birer kuşmuş da, onları gördüğünde dayanamayıp benzer şeyleri yaşamak için uçup gitmişler gibi, kayboluyordu elleri.
"Ya biri durdurup bir şey isterse" diye korkarak yürüyordu yolların kalanını. Belki de bu yüzden biri adını seslendiğinde, yakalanan bir suçlu gibi duruyordu olduğu yerde öylece. Dönüp baktığında, adı zaten bütün söylemek istediklerinin karşılığıymış gibi sessizce elini uzatan bir adam, gülümseyerek duruyordu karşısında. Olacakları rüyasında görmüş de, saklaması için ona emanet etmeye karar vermiş gibi, o da uzatıyordu ellerini karşılık olarak. Ve gülümsüyordu yine, çakırkeyifliğini umuduna katıştırıp şarkılar mırıldanarak.
15 Ekim 2011 Cumartesi
İkinci Yarısı / Ece Temelkuran
Yalnızlıklarına, kadınlıklarına, çocukluklarına, annelerine, hayata... Hep birlikte ne varsa yani, o bütüne ağlanır. Yoksa dizdeki yara değildir ne de kalpteki kırık. Hep kırılmasına ağlanır, hep düşülmesine, hep ama hep aynı şey olmasına... Niyesine ağlanır bunların. Bir büyük trajediye. Her bir küçük yara eklendiğinde eski izlere, bütün bu yara zincirine ağlanır. Her ağlama bu zincire bir anne sarılmasıdır. "Gel bakiiim sen buraya"dır o, "nasıl kıymışlar benim güzel kızıma?"dır. Bu yüzden sebebi sorulduğu anda hikâye anlatılamayacak kadar uzundur. Kelimeleri birbirine karışmış bir eski keder. Belki de aynaya bakıp, gösterip aynadaki görüntüyü, "Buna ağlıyorum işte," denmelidir, "bunun tamamına!"
10 Ekim 2011 Pazartesi
Pencere
Bir mevsim, üşüten rüzgârlar eşliğinde gelip kuruluyordu, pencere önündeki çiçeklerin çırpınan yaprakları üzerine. Ve hayatın karmaşasını içeri buyur eden pencereler kapanıyordu bir bir, evler artık kendi iç sesini dinlemeye başlasınlar diye.
Yağmur, yanyana geldiğinde dünyayı unutan çocuklar gibi gülüşerek yağmaya başlıyordu o sıra. Yapraklarının yeşili henüz tam olarak solmamış ağaçların kollarına dokunup, usulca yere iniyordu sonra. Radyoda en sevdiğim parça çıkmış da sesini açmaya çalışırmışım gibi aralıyordum ben de pencereyi, aydınlığının karanlığa karıştığı bir pazar gününün tam ortasında. Hafif bir uğultunun ardından sakinleşip tekrar yağmaya başladığında yağmur, usul ve inceden; aynı şarkıyı dinlemek için geri sarıp durduğum kasetleri hatırlatıyordu bana. "Bir insan bir şarkıyı ard arda kaç kere dinleyebilir?" diye soruyordum kendime. İnsan bir şarkıyı niye dinler ki defalarca? Bilemezsin bazen.
Yağmurun yavaşlattığı hayatın, insanı belirginleştiren grisine hayran hayran bakarsın yalnızca. Cıvıl cıvıl renklerin içinde kaybolan, kendini unutan insanların, hayatın telâşından kurtulunca nasıl da görünür olduklarına inanamazsın. Bir mucize gerçekleşmiş gibi kalakalırsın öylece, bir pencerenin köşesinde. İnsanların yolculuğa neden hep cam kenarını yakıştırdıklarını daha iyi anlarsın. Bütün pencereler daha çekilir kılar çünkü hayatı, gördükleri hiç birbirine benzemese de.
Yağmur, yanyana geldiğinde dünyayı unutan çocuklar gibi gülüşerek yağmaya başlıyordu o sıra. Yapraklarının yeşili henüz tam olarak solmamış ağaçların kollarına dokunup, usulca yere iniyordu sonra. Radyoda en sevdiğim parça çıkmış da sesini açmaya çalışırmışım gibi aralıyordum ben de pencereyi, aydınlığının karanlığa karıştığı bir pazar gününün tam ortasında. Hafif bir uğultunun ardından sakinleşip tekrar yağmaya başladığında yağmur, usul ve inceden; aynı şarkıyı dinlemek için geri sarıp durduğum kasetleri hatırlatıyordu bana. "Bir insan bir şarkıyı ard arda kaç kere dinleyebilir?" diye soruyordum kendime. İnsan bir şarkıyı niye dinler ki defalarca? Bilemezsin bazen.
Yağmurun yavaşlattığı hayatın, insanı belirginleştiren grisine hayran hayran bakarsın yalnızca. Cıvıl cıvıl renklerin içinde kaybolan, kendini unutan insanların, hayatın telâşından kurtulunca nasıl da görünür olduklarına inanamazsın. Bir mucize gerçekleşmiş gibi kalakalırsın öylece, bir pencerenin köşesinde. İnsanların yolculuğa neden hep cam kenarını yakıştırdıklarını daha iyi anlarsın. Bütün pencereler daha çekilir kılar çünkü hayatı, gördükleri hiç birbirine benzemese de.
30 Eylül 2011 Cuma
Çağrı
Bulutlar, üstü kirlense de oynamaktan vazgeçmeyen çocuklara benziyordu o sabah. Sanki onca kiri üzerlerinde taşıyan onlar değillermiş gibi, salına salına dolanıyorlardı gökyüzünde. Ve yağmur, bu duruma kızgın bir anne gibi gidip, söylenerek silkelerken üzerlerindeki griliği, usul usul iniyordu yeryüzüne.
Yanaştığım pencere kenarında, bu konuşmalara kulak misafiri olan bir yabancı gibi dinliyordum ben de; onun çatılarda, boş sokaklarda dolanan melodisini. Ama birdenbire susuyordu sonra, kendi kendine söylediğini sandığı şarkısının, birileri tarafından dinlediğinin farkına varan, utangaç, mahçup insanlar gibi. Aldırma sen bana desem de bir faydası olmayacağını bildiğimden, sadece susuyor ve umutla bakıyordum ona.
Herkesin bilemeyeceği yöresel bir deyimmiş gibi yüzümde asılı kalan o bakışa, daha dinler dinlemez seveceğim bir şarkı misali, bütün ritimlerini sokağa dökerek karşılık veriyordu o da. Sorulan soruya kendinden beklenmeyecek bir cevap veren çocuklar gibi şaşkına döndürüyordu beni. Ve şaşkınlığım, yağmura el açan bir çocuk olmama sebep oluyordu yine, yıllar sonra. Ardımdan anneanemin seslendiğini duyuyordum sanki, "el açma kızım yağmura, daha çok yağar."
Ben hep kollarımı kavuşturarak izledim, bu cümleyi duyduğum günden beri, yağmurları. Belki de o zaman öğrendim, insanın sessizce çağırmak için, bir tek ellerini kullanmadığını.
Yanaştığım pencere kenarında, bu konuşmalara kulak misafiri olan bir yabancı gibi dinliyordum ben de; onun çatılarda, boş sokaklarda dolanan melodisini. Ama birdenbire susuyordu sonra, kendi kendine söylediğini sandığı şarkısının, birileri tarafından dinlediğinin farkına varan, utangaç, mahçup insanlar gibi. Aldırma sen bana desem de bir faydası olmayacağını bildiğimden, sadece susuyor ve umutla bakıyordum ona.
Herkesin bilemeyeceği yöresel bir deyimmiş gibi yüzümde asılı kalan o bakışa, daha dinler dinlemez seveceğim bir şarkı misali, bütün ritimlerini sokağa dökerek karşılık veriyordu o da. Sorulan soruya kendinden beklenmeyecek bir cevap veren çocuklar gibi şaşkına döndürüyordu beni. Ve şaşkınlığım, yağmura el açan bir çocuk olmama sebep oluyordu yine, yıllar sonra. Ardımdan anneanemin seslendiğini duyuyordum sanki, "el açma kızım yağmura, daha çok yağar."
Ben hep kollarımı kavuşturarak izledim, bu cümleyi duyduğum günden beri, yağmurları. Belki de o zaman öğrendim, insanın sessizce çağırmak için, bir tek ellerini kullanmadığını.
27 Eylül 2011 Salı
Korku
Yanıbaşıma konan küçük birer kuş gibiydi gözleri. Ya uçup giderse diye korktuğumdan mı bilmiyorum, yumamıyordum kirpiklerimi. Oysa o, yüzü yüzümün bu kadar yakınındayken bile sürekli kaçırıyordu bakışlarını, yoksayarak gözlerimin masal dinleyen bir çocuğu andıran umutlu bekleyişlerini. Ve kim bilir hangi kuşun kanadından aldığı renkleriyle uzak diyarlara göç ediyordu sonra, terkederek yüzümün çoğu zaman bulutlu bir göğü andıran kuytu köşelerini.
Gözlerim acıyordu ardından bakarken. Bir gün, aslında olduğu yerden hiç kımıldamamışken, gittikçe uzaklaşıyormuş gibi küçülen insanları izlerken kaybetmekten korkuyordum gözlerimi. Söylemiyordum bunu kimseye... söyleyemiyordum.
Uzun uzun aynalara bakmak istemeyişimi de saklıyordum diğer suskunluklarımın yanına. Ne zaman yolum düşse bir aynaya, aklımın takılı kaldığı yeri göstereceğini sanıyordum, göz bebeğimin yansısında. O yüzden hep gülümsüyordum bakarken aynalara. Gülerken kısılan gözlerimin içinde, sanki kaybolup gidiyordu korkularım da. Ben en çok aynaları seviyordum bu yüzden. Çünkü bir tek aynalardı o günden beri, beni korkularıma böyle hevesle gülümsetebilen.
Gözlerim acıyordu ardından bakarken. Bir gün, aslında olduğu yerden hiç kımıldamamışken, gittikçe uzaklaşıyormuş gibi küçülen insanları izlerken kaybetmekten korkuyordum gözlerimi. Söylemiyordum bunu kimseye... söyleyemiyordum.
Uzun uzun aynalara bakmak istemeyişimi de saklıyordum diğer suskunluklarımın yanına. Ne zaman yolum düşse bir aynaya, aklımın takılı kaldığı yeri göstereceğini sanıyordum, göz bebeğimin yansısında. O yüzden hep gülümsüyordum bakarken aynalara. Gülerken kısılan gözlerimin içinde, sanki kaybolup gidiyordu korkularım da. Ben en çok aynaları seviyordum bu yüzden. Çünkü bir tek aynalardı o günden beri, beni korkularıma böyle hevesle gülümsetebilen.
18 Eylül 2011 Pazar
Kuş
Sıcaklığın esintiyle, birbirini kıskanan iki kardeş gibi kavga edip durduğu bir mevsimin akşamında, aklımızda dolanıp söze dökülmeyi bekleyen bütün her şey sanki yeniden canlanıyormuş gibi orada, denizin dalgalanışına bakıyorduk. İkimiz de bir eliyle diğer eline tutunmuş bir hâlde otururken, kim bilir kaçıncı kez aynı şeyleri düşünüyorduk.
Kendisine kolay gelen bir şeyi, başkasına anlatırken, nasıl bir açıklamaya gerek duymazsa insan, işte öyle, yanımızdan havalanıp uçtuğunda bir kuş, gökyüzünün bulutlu havasına; dalgınlığımız da dağılıp gitmişti azıcık, bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini yine anlayamamış olsak da. Belki de bu fırsattan istifade, canı yandığında annesine yakaran küçük bir çocuk olmak istediğimi söyledim ona. Sorunlarımı birilerinin çözeceğini bilme güvenine bazen ne kadar da ihtiyaç duyduğumu. Ve bunca şeyle mücadele etmekten artık ne kadar yorulduğumu. Ben bunları söylerken, gözlerimde sevdiği bir filmin en can alıcı sahnesine rastlamışçasına, sevgi ve üzüntüyle karmakarışık olmuş bir hâlde, gözünü kırpmadan bakıyordu bana.
Bazen olayları anlatırken ne kadar zorlandığımdan bahsetmemiştim daha. Bir insanın iyiliğini onca yakından bilirken, bir anda nasıl da can acıtıcı olabileceğini görmenin ve dahası bunu bir başkasına söylemenin, insanın içinden alıp götürdüklerinden de. Uyandığında gördüğü rüyaya devam etmek isteyen insanlar gibi, tekrar denize döndüğünde yüzünü, ben söylemesem de anladığını biliyordum ama.
Bütün bunların üzerine, sanki neden peşinden gitmediğimize hayret edercesine yanımıza döndüğünde o kuş, asfalt zemini zerafetle adımlayan sevimli hâllerine bakarak sustuk ikimiz de. Ne kadar uğraşsak da anlatamazdık çünkü, bir insanın yaptıklarını söylemenin çekingenliğini atamamışken üzerimizden daha, asla inanamayacağımızı, kuş olup da gökyüzüne uçabileceğimize.
Kendisine kolay gelen bir şeyi, başkasına anlatırken, nasıl bir açıklamaya gerek duymazsa insan, işte öyle, yanımızdan havalanıp uçtuğunda bir kuş, gökyüzünün bulutlu havasına; dalgınlığımız da dağılıp gitmişti azıcık, bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini yine anlayamamış olsak da. Belki de bu fırsattan istifade, canı yandığında annesine yakaran küçük bir çocuk olmak istediğimi söyledim ona. Sorunlarımı birilerinin çözeceğini bilme güvenine bazen ne kadar da ihtiyaç duyduğumu. Ve bunca şeyle mücadele etmekten artık ne kadar yorulduğumu. Ben bunları söylerken, gözlerimde sevdiği bir filmin en can alıcı sahnesine rastlamışçasına, sevgi ve üzüntüyle karmakarışık olmuş bir hâlde, gözünü kırpmadan bakıyordu bana.
Bazen olayları anlatırken ne kadar zorlandığımdan bahsetmemiştim daha. Bir insanın iyiliğini onca yakından bilirken, bir anda nasıl da can acıtıcı olabileceğini görmenin ve dahası bunu bir başkasına söylemenin, insanın içinden alıp götürdüklerinden de. Uyandığında gördüğü rüyaya devam etmek isteyen insanlar gibi, tekrar denize döndüğünde yüzünü, ben söylemesem de anladığını biliyordum ama.
Bütün bunların üzerine, sanki neden peşinden gitmediğimize hayret edercesine yanımıza döndüğünde o kuş, asfalt zemini zerafetle adımlayan sevimli hâllerine bakarak sustuk ikimiz de. Ne kadar uğraşsak da anlatamazdık çünkü, bir insanın yaptıklarını söylemenin çekingenliğini atamamışken üzerimizden daha, asla inanamayacağımızı, kuş olup da gökyüzüne uçabileceğimize.
16 Eylül 2011 Cuma
Hiçbiri
Denizin maviden laciverte evrildiği saatlerde, gökyüzünde bir kuş misali başıboş dolanıyordum, arabaların hıncahınç doldurduğu, kaldırımlardan az hallice caddelerde. Bir eylül akşamıydı ve ben, bütün o kalabalığa rağmen, o akşamı böylesine güzel yapan şeyin ne olduğunu bulmaya çalışıyordum, gözucuyla etrafımdan gelip geçen insanları seyrederken.
Belki yanından geçen kadına, müziğini duyup da hatırlamaya çalıştığı bir şarkıymışçasına tatlı bir tebessüm ve dalgınlıkla bakan o adamın, birdenbire şairin sorduğu o mutluluk resmi gibi gözlerimin önünde belirivermesiydi sebebi. Belki de annesinin elinden tutarak yürümeyi henüz gurur meselesi yapacak yaşa gelmemiş o çocuğun, durup bana sevgiyle gülümseyişi. Ya da bir kadının, daha söylerken gerçekleşen dileği için, "bilseydim başka bir şey isterdim" demeyecek kadar sevinişi. Kim bilir, belki de bir sınav seçeneği gibi, hiçbiri.
Oysa ben, girdiğim bütün o sınavlarda, her şeyin bir nedeni olması gerektiğini düşünerek uzak durmuştum hep, o seçenekten. Ama emin olamamıştım da hiç, cevabının içinde olmadığı bir soruyu, bir insanın hangi sebeple sormak isteyeceğinden. Şimdi düşünüyorum da, bunca yıl ve onca yaşanmış şeyden sonra bile hâlâ anlamsız geliyor bana, kendime sorduğum o sorulara cevap bulamamak, aklımın içinde dolanan onca seçeneğin içinden.
Belki yanından geçen kadına, müziğini duyup da hatırlamaya çalıştığı bir şarkıymışçasına tatlı bir tebessüm ve dalgınlıkla bakan o adamın, birdenbire şairin sorduğu o mutluluk resmi gibi gözlerimin önünde belirivermesiydi sebebi. Belki de annesinin elinden tutarak yürümeyi henüz gurur meselesi yapacak yaşa gelmemiş o çocuğun, durup bana sevgiyle gülümseyişi. Ya da bir kadının, daha söylerken gerçekleşen dileği için, "bilseydim başka bir şey isterdim" demeyecek kadar sevinişi. Kim bilir, belki de bir sınav seçeneği gibi, hiçbiri.
Oysa ben, girdiğim bütün o sınavlarda, her şeyin bir nedeni olması gerektiğini düşünerek uzak durmuştum hep, o seçenekten. Ama emin olamamıştım da hiç, cevabının içinde olmadığı bir soruyu, bir insanın hangi sebeple sormak isteyeceğinden. Şimdi düşünüyorum da, bunca yıl ve onca yaşanmış şeyden sonra bile hâlâ anlamsız geliyor bana, kendime sorduğum o sorulara cevap bulamamak, aklımın içinde dolanan onca seçeneğin içinden.
7 Eylül 2011 Çarşamba
Kapı
Görmese, unuttuğunun farkında bile olmayacağı bir şeymiş gibi bakıyor gözlerine. Önce hiç gitmediği köyünün dağları kadar uzak, sonra baharda yeşillenen kırlar gibi, adı hiç bilinmeyen çiçekler açtırarak, uzun uzun bakıyor. Kısa bir gülümsemenin ardından da işaret parmağındaki yüzükle oynamaya başlıyor, sanki çok dikkat gerektiren bir iş yapıyormuş gibi, gözlerini ellerine saklayarak.
Kırıldığının farkında mı bilmiyor. Susuz kalmış toprakların yağmuru hızla içine çekmesi gibi nemlenirken kirpikleri, kim bilir kaçıncı kez yalan söylüyor; "yağmur" diyor, "nasıl da unuttu bizi".
İşte o an, bakışlarının ona yöneldiğini adı gibi biliyor, daha görmeden. Şimdi gözlerinin içinde, elindeki sigaradan mı kaynaklandığını hiçbir zaman bilemediği, incecik bir dumana benzeyen sözcükler dolanıyordur diye düşünüyor. Soluksuz konuşmayı sevmediğinden, arada kirpiklerini yumarak derin nefesler alıyordur. Saçlarına dokunuyordur sonra. Ve sabırla dönüp ona bakacağı zamanı bekliyordur.
Bütün bunları düşünürken, bakışların üzerindeki ağrlığı artıyor sanki. Eli kolu bağlı bir insan ne kadar hareket edebilirse, ancak o kadar hareket edebiliyor olduğu yerde. Ve biliyor, bırakılan tek seçenek bağırıp çağırmak olduğunda, kendileri olmaktan vazgeçmek pahasına bunu yapan kadınlar, istedikleri her şeyi söyleyebileceklerini anladıklarında, sessiz sedasız kapatıyorlardı kapılarını, işte böyle.
Kırıldığının farkında mı bilmiyor. Susuz kalmış toprakların yağmuru hızla içine çekmesi gibi nemlenirken kirpikleri, kim bilir kaçıncı kez yalan söylüyor; "yağmur" diyor, "nasıl da unuttu bizi".
İşte o an, bakışlarının ona yöneldiğini adı gibi biliyor, daha görmeden. Şimdi gözlerinin içinde, elindeki sigaradan mı kaynaklandığını hiçbir zaman bilemediği, incecik bir dumana benzeyen sözcükler dolanıyordur diye düşünüyor. Soluksuz konuşmayı sevmediğinden, arada kirpiklerini yumarak derin nefesler alıyordur. Saçlarına dokunuyordur sonra. Ve sabırla dönüp ona bakacağı zamanı bekliyordur.
Bütün bunları düşünürken, bakışların üzerindeki ağrlığı artıyor sanki. Eli kolu bağlı bir insan ne kadar hareket edebilirse, ancak o kadar hareket edebiliyor olduğu yerde. Ve biliyor, bırakılan tek seçenek bağırıp çağırmak olduğunda, kendileri olmaktan vazgeçmek pahasına bunu yapan kadınlar, istedikleri her şeyi söyleyebileceklerini anladıklarında, sessiz sedasız kapatıyorlardı kapılarını, işte böyle.
6 Eylül 2011 Salı
Kalem
Güneş, bir oyunun taraflarından biriymişçesine karşı binanın penceresine dokunarak, gözümün bebeğine kadar ulaşmayı başarıyordu yine. Şah ve mat. Aynı anda da bir damla, bu sahneyi tamamlamak ister gibi, gözümün pınarından yanağıma doğru başlıyordu yol almaya.
Nasıl yapılacağı bu şekilde anlatılmış olsaydı eğer, kesinlikle daha başarılı olurdum diye düşünerek, allık sürer gibi silerken o damlayı elmacık kemiğimden; kim bilir kime yollanırken, bana uğramazsa olmazmış gibi, okul çağlarında bir çocuğun kolları arasında kanatlanan çiçeklerin kokusu doluyordu odama, açık pencerelerimden. İşte o sıra, sanki çiçek kokulu bir parfüm sıkmışım da, daha kalıcı olsun diye boynumu açıkta bırakmak istermişim gibi topluyordum saçlarımı; onlardan çok aklımı toplamak ister gibi ama, yardım alarak tükenmez kalemlerden. Yine de unutamıyordum hiçbir şeyi. Aslında bazen, unutmak istediğimden bile emin olamıyordum.
Anahtarı kaybolmuş bir kilit gibi kavuşturduğum ellerim, onları orada bırakıp yollara çıkabilirmişim gibi sanki, öylece duruyordu masanın bir köşesinde. Sahi, insan elleri olmadan da çekip gidebilir mi? Kim bilir, belki de aklının kaldığını sandığın yerlerde, artık kimseye uzatmaya cesaret edemeyeceğin ellerini bırakıyorsundur bir tek. Ve belki de sırf bu yüzden, ne zaman kalem tutmaya niyetlense aklın, gözlerin dalıyordur bir damla yaş eşliğinde; yeni başlangıçlardan hep çekinerek.
Nasıl yapılacağı bu şekilde anlatılmış olsaydı eğer, kesinlikle daha başarılı olurdum diye düşünerek, allık sürer gibi silerken o damlayı elmacık kemiğimden; kim bilir kime yollanırken, bana uğramazsa olmazmış gibi, okul çağlarında bir çocuğun kolları arasında kanatlanan çiçeklerin kokusu doluyordu odama, açık pencerelerimden. İşte o sıra, sanki çiçek kokulu bir parfüm sıkmışım da, daha kalıcı olsun diye boynumu açıkta bırakmak istermişim gibi topluyordum saçlarımı; onlardan çok aklımı toplamak ister gibi ama, yardım alarak tükenmez kalemlerden. Yine de unutamıyordum hiçbir şeyi. Aslında bazen, unutmak istediğimden bile emin olamıyordum.
Anahtarı kaybolmuş bir kilit gibi kavuşturduğum ellerim, onları orada bırakıp yollara çıkabilirmişim gibi sanki, öylece duruyordu masanın bir köşesinde. Sahi, insan elleri olmadan da çekip gidebilir mi? Kim bilir, belki de aklının kaldığını sandığın yerlerde, artık kimseye uzatmaya cesaret edemeyeceğin ellerini bırakıyorsundur bir tek. Ve belki de sırf bu yüzden, ne zaman kalem tutmaya niyetlense aklın, gözlerin dalıyordur bir damla yaş eşliğinde; yeni başlangıçlardan hep çekinerek.
4 Eylül 2011 Pazar
Bir şiir, bir şarkı
YAZ BİTTİ
yazın bittiği her yerde söylenir
söylenmeyen şeyler kalır geriye
ve sonra hiç bir şey olmamış gibi
ağır, usul bir hazırlık başlar
uykuya benzer yeni bir mevsime
orda burda,ev içlerinde,kır kahvelerinde,deniz kenarlarında
incelen yazın akşam esintilerinde
zaman usulca sıyrılır aramızdan
ta içimizde duyarız gelecek günlerin geçmişini
başka ne gelir elimizden
büyük bir uzaklığa gülümseyerek
geçiştiririz
ıskaladığımız şeyleri
yatıştırıcı rüzgarlar
dışavurur içimizdeki lodosu, poyrazı, günbatımlarını
saklar bizi
gözlerimizdeki hüzne 'dinginlik' adını verir
'seni iyi gördüm' diyenler
biz de iyi hissederiz kendimizi
elimizden başka ne gelir ki?
köşe başları, akşamüstleri,kokular
tozar gider zamanın boşluğunda
karışır anların kuytu belleğine
belki sonraları bir gün
hatırlanır aynı kederle
yazın bittiği her yerde söylenir
söyleyenler inanır bir şeylerin sahiden bittiğine
yaz biter
eskir geceler,serin,hüzünlü
yeni mevsime hazırlık: ömrün teyel yerleri
bir yanı telaş,bir yanı ürperten yaz sonu ikindileri
çıkarır sizi dalgın derinliğinizden
yaşadığınızı duyarsınız teninizde
bir zamanlar okumuş olduğunuz kitapları özlersiniz
sıcak odaları, beyaz, temiz yastıkları
ahşap panjurları
yaz bitti
bitmeyen şeyler kaldı geride
yaz bitti
yaz bitti
yüksek sesle söylüyorum bunu kendime
her yerde söylendiği gibi
yaz bitti
yaz bitti
hiç bir şey hiç bir şey
hiç bir şey
yalnızca üşüyorum şimdi
Murathan Mungan
yazın bittiği her yerde söylenir
söylenmeyen şeyler kalır geriye
ve sonra hiç bir şey olmamış gibi
ağır, usul bir hazırlık başlar
uykuya benzer yeni bir mevsime
orda burda,ev içlerinde,kır kahvelerinde,deniz kenarlarında
incelen yazın akşam esintilerinde
zaman usulca sıyrılır aramızdan
ta içimizde duyarız gelecek günlerin geçmişini
başka ne gelir elimizden
büyük bir uzaklığa gülümseyerek
geçiştiririz
ıskaladığımız şeyleri
yatıştırıcı rüzgarlar
dışavurur içimizdeki lodosu, poyrazı, günbatımlarını
saklar bizi
gözlerimizdeki hüzne 'dinginlik' adını verir
'seni iyi gördüm' diyenler
biz de iyi hissederiz kendimizi
elimizden başka ne gelir ki?
köşe başları, akşamüstleri,kokular
tozar gider zamanın boşluğunda
karışır anların kuytu belleğine
belki sonraları bir gün
hatırlanır aynı kederle
yazın bittiği her yerde söylenir
söyleyenler inanır bir şeylerin sahiden bittiğine
yaz biter
eskir geceler,serin,hüzünlü
yeni mevsime hazırlık: ömrün teyel yerleri
bir yanı telaş,bir yanı ürperten yaz sonu ikindileri
çıkarır sizi dalgın derinliğinizden
yaşadığınızı duyarsınız teninizde
bir zamanlar okumuş olduğunuz kitapları özlersiniz
sıcak odaları, beyaz, temiz yastıkları
ahşap panjurları
yaz bitti
bitmeyen şeyler kaldı geride
yaz bitti
yaz bitti
yüksek sesle söylüyorum bunu kendime
her yerde söylendiği gibi
yaz bitti
yaz bitti
hiç bir şey hiç bir şey
hiç bir şey
yalnızca üşüyorum şimdi
Murathan Mungan
3 Eylül 2011 Cumartesi
Masumiyet
Sevdiği birine kızdığında, hep daha fazla söylenen insanlara benziyordu bu akşam rüzgâr. Çok şey fısıldıyordu kulağıma. Kendimi savunamayacak kadar yorgun, hatamın farkına varmamı sağlayacak kadar suskun, oturuyordum vapurun yan tarafında.
Akşamın yeterince kararttığı şehrin ışıkları bile, salınıp duruyordu sanki o rüzgârla birlikte. Bir mum alevine benzediğini birilerine söylersem eğer, delirdiğimi düşünmelerinden korkuyordum. Sırf bu yüzden işte, bir şaşkınlık belirtisi arayarak gözlerine bakıyordum yalnızca, "onlar da gördüler mi" diye; ama gözlerim hep boş dönüyordum.
En çok aynalardan korkuyordum öyle zamanlarda. Eğer kendimi görürsem, dayanamaz, yeniden konuşmaya başlardım; biliyordum. Oysa yorgundum kendimle konuşmaktan. Rüzgârı kızgınlığımın yansıması yapmaktan. Ve durup durup yaralarımı kanatmaktan. Ama insan hiç değişemiyordu, biliyordum.
Gece gittikçe puslu bir hâle bürünüyordu gözümde. Görünen birkaç yıldız da, buğulanan bir camın ardında kalmış gibi duruyordu gökyüzünde. İşte o sıra, omzuma bir el dokunup, beyaz bir mendil uzatıyordu. "Hayır" diyordum sessizce, "teslim çağrılarına inanmayı bırakalı çok oldu."
Akşamın yeterince kararttığı şehrin ışıkları bile, salınıp duruyordu sanki o rüzgârla birlikte. Bir mum alevine benzediğini birilerine söylersem eğer, delirdiğimi düşünmelerinden korkuyordum. Sırf bu yüzden işte, bir şaşkınlık belirtisi arayarak gözlerine bakıyordum yalnızca, "onlar da gördüler mi" diye; ama gözlerim hep boş dönüyordum.
En çok aynalardan korkuyordum öyle zamanlarda. Eğer kendimi görürsem, dayanamaz, yeniden konuşmaya başlardım; biliyordum. Oysa yorgundum kendimle konuşmaktan. Rüzgârı kızgınlığımın yansıması yapmaktan. Ve durup durup yaralarımı kanatmaktan. Ama insan hiç değişemiyordu, biliyordum.
Gece gittikçe puslu bir hâle bürünüyordu gözümde. Görünen birkaç yıldız da, buğulanan bir camın ardında kalmış gibi duruyordu gökyüzünde. İşte o sıra, omzuma bir el dokunup, beyaz bir mendil uzatıyordu. "Hayır" diyordum sessizce, "teslim çağrılarına inanmayı bırakalı çok oldu."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)