Tutkular Kitaplığı
...
Adeta azarlar gibi, yine kesti sözümü:
"Sayın Davman, iyi edebiyatçıların değeri er geç bilinir, bunun böyle olacağını da her iyi edebiyatçı bilir..."
Şaşkınlığımın yüzüme vurmasına engel olamadım sanırım. Devam etti:
"Bakın, size kendi fikrimi söyleyeyim: Asıl vahim ve acı olanı, değeri bilinmemiş okuyucuların durumudur..."
"Nasıl?"
"Edebiyatçının eseri kalır, okuyucu ise ölür... Okudukça zevkleriniz incelir, daha tuhaf, daha rafine kitaplara, yazarlara el atmaya başlarsınız, bu meşgale sırasında muhtemelen hayat gailesi bakımından dibe doğru kaymaktasınızdır.. Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz, zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır... Fakat ortalığı her zamanki gibi kaba saba kelimeler, düşük cümleler işgal etmiştir, o gürültüde kimse sizi duymaz... Okumak hem bir hayat başarısızlığının, ki unutmayın okumak mağlupların işidir, hem de derin bir yalnızlık hissinin sebebi olup çıkmıştır... Okuduğunuz onca kitabı, hayatınızı yatırdığınız o zorlu ve hassas meşgaleyi mezara götüreceğinizden korkmaya başlarsınız... Ve siz de bilirsiniz ki yalnız ölmek zordur, arkanızda mutlaka birkaç müttefik, birkaç şahit bırakmak istersiniz..."
...
Kitap Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Kasım 2011 Pazartesi
15 Ekim 2011 Cumartesi
İkinci Yarısı / Ece Temelkuran
Yalnızlıklarına, kadınlıklarına, çocukluklarına, annelerine, hayata... Hep birlikte ne varsa yani, o bütüne ağlanır. Yoksa dizdeki yara değildir ne de kalpteki kırık. Hep kırılmasına ağlanır, hep düşülmesine, hep ama hep aynı şey olmasına... Niyesine ağlanır bunların. Bir büyük trajediye. Her bir küçük yara eklendiğinde eski izlere, bütün bu yara zincirine ağlanır. Her ağlama bu zincire bir anne sarılmasıdır. "Gel bakiiim sen buraya"dır o, "nasıl kıymışlar benim güzel kızıma?"dır. Bu yüzden sebebi sorulduğu anda hikâye anlatılamayacak kadar uzundur. Kelimeleri birbirine karışmış bir eski keder. Belki de aynaya bakıp, gösterip aynadaki görüntüyü, "Buna ağlıyorum işte," denmelidir, "bunun tamamına!"
14 Temmuz 2011 Perşembe
Erken Kaybedenler/ Emrah Serbes
Bazı insanlar var... Varlar yani... öyle...
...
Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder.
...
Erken Kaybedenler/Emrah Serbes
...
Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder.
...
Erken Kaybedenler/Emrah Serbes
12 Mayıs 2011 Perşembe
Not
Kendi kendime konuşuyorum bu aralar. Hatta bazen, birilerine söylemem gereken şeyleri bile kendime söylüyorum. Bazen kızıyorum bile onların yerine. Gülüyorum sonra. Güldüğümü gören insanlara nedenini anlatmak, öyle zor oluyor ki o zamanlarda.
"Düşüncelerime ve beynimden geçenlere en yakın -en yakın diyorum çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla düşüncelerimizi söylememize yetecek kelimelerin, yeryüzündeki lisanlarda bulunmadığını uzun zaman önce anladım- cümlelerin ağzımdan çıktığı gün öldürülmüş olacağımı ya da yavaş yavaş yok olmamı sağlayacak şartların, sözleşmiş gibi çevremde buluşacaklarını düşünüyordum."
Kinyas ve Kayra/Hakan Günday
"Düşüncelerime ve beynimden geçenlere en yakın -en yakın diyorum çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla düşüncelerimizi söylememize yetecek kelimelerin, yeryüzündeki lisanlarda bulunmadığını uzun zaman önce anladım- cümlelerin ağzımdan çıktığı gün öldürülmüş olacağımı ya da yavaş yavaş yok olmamı sağlayacak şartların, sözleşmiş gibi çevremde buluşacaklarını düşünüyordum."
Kinyas ve Kayra/Hakan Günday
29 Aralık 2010 Çarşamba
18 Haziran 2010 Cuma
Yazmak...
"Başkaları konuştukları gibi yazarlar, ben sustuğum gibi yazıyorum."
Amin Maalouf/Yüzüncü Ad
Amin Maalouf/Yüzüncü Ad
21 Nisan 2010 Çarşamba
Tanımak, ne zor kelime...
...
Boş bir sıra bulup oturdular. Güler'in çantası aralarında kaldı.
-En kötüsü güzel burunlu yaratılmaktır. Adınız Güler değil mi?
-Ben daha sizinkini bilmiyorum.
-Öğreneceksiniz. Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor. (Sustu. Bir sigara yaktı.) Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz: Sigara içtiğimi. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelirler bana. İkinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin(iz)?
-Galiba sizi anlıyorum.
-Yanılıyorsun. "Siz" anlanamaz, "sen" anlanır. Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş! "Sen" sevilir, değil mi?
-Seni anlıyorum. (Kızardı.)
... (Aylak Adam / Yusuf ATILGAN)
...
-Nefret ediyorum bu yaka kartı meselesinden. Herkes, "hormonsuzdur" damgasıyla satılan domatesler gibi görünüyor bunlarla" dedi Ziad.
-Ben de hiç bilemem, takayım mı, takmayayım mı?
-Ortadoğulusun sen de, ondan. Tahammül edemiyoruz biz öyle şeye.
-Neye?
-Hikâyemizi anlatmadan birbirimizi tanımaya.
... (Muz Sesleri / Ece TEMELKURAN)
Boş bir sıra bulup oturdular. Güler'in çantası aralarında kaldı.
-En kötüsü güzel burunlu yaratılmaktır. Adınız Güler değil mi?
-Ben daha sizinkini bilmiyorum.
-Öğreneceksiniz. Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor. (Sustu. Bir sigara yaktı.) Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz: Sigara içtiğimi. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelirler bana. İkinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin(iz)?
-Galiba sizi anlıyorum.
-Yanılıyorsun. "Siz" anlanamaz, "sen" anlanır. Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş! "Sen" sevilir, değil mi?
-Seni anlıyorum. (Kızardı.)
... (Aylak Adam / Yusuf ATILGAN)
...
-Nefret ediyorum bu yaka kartı meselesinden. Herkes, "hormonsuzdur" damgasıyla satılan domatesler gibi görünüyor bunlarla" dedi Ziad.
-Ben de hiç bilemem, takayım mı, takmayayım mı?
-Ortadoğulusun sen de, ondan. Tahammül edemiyoruz biz öyle şeye.
-Neye?
-Hikâyemizi anlatmadan birbirimizi tanımaya.
... (Muz Sesleri / Ece TEMELKURAN)
7 Ağustos 2009 Cuma
Cümleler
Kelimelerin arasından fışkırmalı duygular. Öyle ki, sarhoş olmalıyım okurken. Kaşlarımı kaldırıp hayrete düşmeliyim bazen. İçimden geçip gitmeli hikâye, beni içine almalı. Kendimi yerine koyabilecek kadar hissetmeliyim anlatılanları. Bazen kaybolmalıyım içinde... Bazen de sorgulatmalı kendimi bana...
Kapağını kapatsam da bir kenara bırakamamalıyım; aklımda dönenip durmalı. Bir gün yolda yürürken, hiç tanımadığım birinin yüz ifadesinde yeniden karşıma çıkmalı. Küçük bir çocuğun başucuna serdiği bayram kıyafetleri gibi olmalı; her gözümü açtığımda, yeniden kendine baktırmalı. Bazen, bir şarkı sözüyle yürümeye başladığım yol, aynı sokağa çıkmalı. Değerli bir taş olup parmağımda olmasa da, bir küçük kıvrım olup, dudağımda; bir ufak kırışık olup, gözümün kenarında bulunmalı.
Kapağını kapatsam da bir kenara bırakamamalıyım; aklımda dönenip durmalı. Bir gün yolda yürürken, hiç tanımadığım birinin yüz ifadesinde yeniden karşıma çıkmalı. Küçük bir çocuğun başucuna serdiği bayram kıyafetleri gibi olmalı; her gözümü açtığımda, yeniden kendine baktırmalı. Bazen, bir şarkı sözüyle yürümeye başladığım yol, aynı sokağa çıkmalı. Değerli bir taş olup parmağımda olmasa da, bir küçük kıvrım olup, dudağımda; bir ufak kırışık olup, gözümün kenarında bulunmalı.
6 Haziran 2008 Cuma
Keşke şimdi çocuk olabilseydik!
Sezen Aksu’nun bir şarkısının sözlerinden bahsediyorduk Gülüş’le. Kelimelerin ne kadar güzel yanyana getirildiğinden, anlamlarındaki derinlikten. “Bu kadının içinde bir derya var.” dedi Gülüş. “Yetenek işte.” dedim bende.
Sonra aklıma ilkokul zamanlarının şu meşhur kitapları geldi. Biz ilkokul çağlarında o kitapları okuyamamış çocuklardık. Öğretmenlerimiz de dahil olmak üzere hiçkimse “kitap okuyun” dememişti bize. Kitaplardan bihaber geçirdim o yılları ben. Gülüş de benim gibiydi. Beğendiğimiz, doğru işler yaptığına inandığımız insanların ortak noktası bu olurdu. Hep bir şekilde öğrenirdik, o kitapları okuyarak büyüdüklerini. “Biz zamanında o kitapları okuyamadığımız için hayatın bu noktasındayız galiba.” demiştim birgün. Sezen Aksu’dan konuşurken aklıma bu konu geldi işte. “O da bu kitapları okuyanlardandır kesin.” dedim. “Zamanında evden bile kaçmış.” dedi Gülüş. Zülfü Livaneli’nin “Sevdalım Hayat” kitabında anlattığı kendi kaçış öyküsü geldi aklıma. Ailesinin belirlediği önceliklerle kendi fikrindekiler çakışan, okul çağında bir çocuk olan Zülfü; yanına sadece kitaplarını ve onu gideceği yere ancak götürecek kadar yol parası alarak, başka bir şehre kaçıyordu. Ne cesaret. Biz o yaşlarda mahalleden dışarı çıkmıyorduk muhtemelen. “Bırak bunları yapmayı, böyle bir şeyi yapmayı düşündük mü bir kez olsun acaba?” diye sordu Gülüş. “Sanmıyorum.” dedim.
Hayatında kitaplar olmadığı için, hayal dünyası gelişmemiş çocuklar olmuştuk. Bizim hayal dünyamız, oyun alanlarımızla sınırlıydı. O sınırları çocukluktan beri zorlayanlar, ya Sezen olmuştu, ya Zülfü.
Hani insan, öğrendiği bütün bilgilerle, hayata yeniden başlamak ister bazen. Daha donanımlı olarak, aynı yollardan geçmek ister. Keşke, öğrendiğimiz bunca şey ile, yeniden çocuk olabilseydik. Çocuk olup, hayata o gözlerle bakabilseydik…
Haziran/2008
Sonra aklıma ilkokul zamanlarının şu meşhur kitapları geldi. Biz ilkokul çağlarında o kitapları okuyamamış çocuklardık. Öğretmenlerimiz de dahil olmak üzere hiçkimse “kitap okuyun” dememişti bize. Kitaplardan bihaber geçirdim o yılları ben. Gülüş de benim gibiydi. Beğendiğimiz, doğru işler yaptığına inandığımız insanların ortak noktası bu olurdu. Hep bir şekilde öğrenirdik, o kitapları okuyarak büyüdüklerini. “Biz zamanında o kitapları okuyamadığımız için hayatın bu noktasındayız galiba.” demiştim birgün. Sezen Aksu’dan konuşurken aklıma bu konu geldi işte. “O da bu kitapları okuyanlardandır kesin.” dedim. “Zamanında evden bile kaçmış.” dedi Gülüş. Zülfü Livaneli’nin “Sevdalım Hayat” kitabında anlattığı kendi kaçış öyküsü geldi aklıma. Ailesinin belirlediği önceliklerle kendi fikrindekiler çakışan, okul çağında bir çocuk olan Zülfü; yanına sadece kitaplarını ve onu gideceği yere ancak götürecek kadar yol parası alarak, başka bir şehre kaçıyordu. Ne cesaret. Biz o yaşlarda mahalleden dışarı çıkmıyorduk muhtemelen. “Bırak bunları yapmayı, böyle bir şeyi yapmayı düşündük mü bir kez olsun acaba?” diye sordu Gülüş. “Sanmıyorum.” dedim.
Hayatında kitaplar olmadığı için, hayal dünyası gelişmemiş çocuklar olmuştuk. Bizim hayal dünyamız, oyun alanlarımızla sınırlıydı. O sınırları çocukluktan beri zorlayanlar, ya Sezen olmuştu, ya Zülfü.
Hani insan, öğrendiği bütün bilgilerle, hayata yeniden başlamak ister bazen. Daha donanımlı olarak, aynı yollardan geçmek ister. Keşke, öğrendiğimiz bunca şey ile, yeniden çocuk olabilseydik. Çocuk olup, hayata o gözlerle bakabilseydik…
Haziran/2008
7 Mart 2008 Cuma
Sevdalım Hayat
Bir yandan elimden hiç bırakmadan okumak, diğer taraftan hiç bitmesin istediğim bir Zülfü Livaneli anlatımı barındırıyor yine, “Sevdalım Hayat”. Su gibi akıyor anlatılanlar. Hem aklımı, hem gönlümü fethediyor okurken.
Sorumlulukların, şartlar ne olursa olsun inatla mücadele etmenin gerçek hikayeleriyle karşılaşıyorum. Ve her zamanki gibi bu, isteyipte yapamadıklarım için yeterince mücadele etmediğimi, gerekli cesareti gösteremediğimi düşündürüyor bana.
Giderek daha kolaycı olan bir toplumu her fırsatta eleştiriyor olsamda, galiba bu kolaycılık, farkına varmadan bana da sirayet ediyor. Kazanılmış başarılara, nasıl zorlu yollardan ve sınanarak ulaşıldığını bir kez daha anlıyorum. Kitabın öyle bölümleri oldu ki, “ben de orada olup alkışlamalı, tebrik edebilmeliydim” dediğim. Ve öyle bölümleri de oldu ki, o haksızlıklara, iftiralara nasıl göğüs gerebildiğine bir türlü akıl erdiremediğim.
Çünkü herkes kolay olanla muhatap. Yalanın, iftiranın, kişisel çıkarların peşinde; paranın, hıncın, korkunun ardı sıra gidiyor. Ve bu, hiç kendine benzemeyen sahtekar insanlarla dolduruyor etrafımızı, bir ateş çemberi gibi.
Bütün bunları bilmeme, anlamama rağmen, kendi isteklerime döndüğünde iş; nedense bir çaresizlik kaplıyor her yanımı. Kendini yeterli görmeme, sürekli bir eksikliğimi arama telaşı içinde aklım. Oysa ne çok istiyorum, benim de sevdalım olsun hayat…
Mart/2008
Sorumlulukların, şartlar ne olursa olsun inatla mücadele etmenin gerçek hikayeleriyle karşılaşıyorum. Ve her zamanki gibi bu, isteyipte yapamadıklarım için yeterince mücadele etmediğimi, gerekli cesareti gösteremediğimi düşündürüyor bana.
Giderek daha kolaycı olan bir toplumu her fırsatta eleştiriyor olsamda, galiba bu kolaycılık, farkına varmadan bana da sirayet ediyor. Kazanılmış başarılara, nasıl zorlu yollardan ve sınanarak ulaşıldığını bir kez daha anlıyorum. Kitabın öyle bölümleri oldu ki, “ben de orada olup alkışlamalı, tebrik edebilmeliydim” dediğim. Ve öyle bölümleri de oldu ki, o haksızlıklara, iftiralara nasıl göğüs gerebildiğine bir türlü akıl erdiremediğim.
Çünkü herkes kolay olanla muhatap. Yalanın, iftiranın, kişisel çıkarların peşinde; paranın, hıncın, korkunun ardı sıra gidiyor. Ve bu, hiç kendine benzemeyen sahtekar insanlarla dolduruyor etrafımızı, bir ateş çemberi gibi.
Bütün bunları bilmeme, anlamama rağmen, kendi isteklerime döndüğünde iş; nedense bir çaresizlik kaplıyor her yanımı. Kendini yeterli görmeme, sürekli bir eksikliğimi arama telaşı içinde aklım. Oysa ne çok istiyorum, benim de sevdalım olsun hayat…
Mart/2008
1 Ekim 2001 Pazartesi
Kitap notları...
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU-Yaban
İnsan bazen kendine bile yabancı kalırken, diğer insanların bizi anlamasını istemek acaba bencillik mi? demişim sene geçen sene değil tabiki 22.10.2001.
Şu an aynı şeyi hala düşünüyorum…
Cengiz AYTMATOV-Toprak Ana
Savaş sırasında üç oğlunu, eşini savaşa gönderip, hepsini kaybeden ama yine de hayata yenilmeyen bir eş, bir ana. Kadın bütün ailesini teker teker kaybetmesine rağmen, yine de hayatı hiç bırakmıyor. Ya biz? Çok mu çabuk vazgeçiyoruz hayattan. Sanki hayattan vazgeçmek için tetikte bekliyoruz. Ama insan kendini değiştiremiyor. Daha kısası; kırılgan doğuyoruz ve kırılgan ölüyoruz. 18.10.2001
Değişemiyorum. Hala alıngan ve kırılganım. Belki daha da fazla…
İnsan bazen kendine bile yabancı kalırken, diğer insanların bizi anlamasını istemek acaba bencillik mi? demişim sene geçen sene değil tabiki 22.10.2001.
Şu an aynı şeyi hala düşünüyorum…
Cengiz AYTMATOV-Toprak Ana
Savaş sırasında üç oğlunu, eşini savaşa gönderip, hepsini kaybeden ama yine de hayata yenilmeyen bir eş, bir ana. Kadın bütün ailesini teker teker kaybetmesine rağmen, yine de hayatı hiç bırakmıyor. Ya biz? Çok mu çabuk vazgeçiyoruz hayattan. Sanki hayattan vazgeçmek için tetikte bekliyoruz. Ama insan kendini değiştiremiyor. Daha kısası; kırılgan doğuyoruz ve kırılgan ölüyoruz. 18.10.2001
Değişemiyorum. Hala alıngan ve kırılganım. Belki daha da fazla…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
