22 Ekim 2013 Salı

Pencereden dışarı bakıyorum

"Neden?" diye soruyor. Gözlerim açık pencerede, sessizce dinliyorum söylediklerini. Dışarıda herkesi sarıp sarmalayacak bir rüzgâr. Nedenini ben de bilmiyor, ama niyeyse biliyormuş gibi yapıyorum. Masa örtüsündeki çiçek desenlerini sever gibi parmaklarımı üzerinde gezdirirken umut dolu cümleler kuruyorum ardı ardına. Sonra annemin çiçekleriyle konuştuğunu söylüyorum. Gözlerine bakmıyorum. Çünkü gözlerine bakarsam anlar. Gözlerine bakmadan da anlar ama konu bu değil. Eğer bakarsam ben de devam edemeyeceğimi anlarım. Bardağımdaki çay soğumuş, yarım. Değil çay içecek, yutkunacak gücüm yok o an. Varmış gibi yapıyorum. Pencereden dışarı bakıyorum.
Sonra uzun, upuzun bir sessizlik oluyor. Hani çocuksun, bir pazar sabahı herkesten evvel uyanmışsın ve kimsenin bölmediği o sessizlikte duruyorsun öyle. Sonra çok sürmüyor ve kalkıp hayata karışıyorsun. Çünkü çocuksun ve hayata karışmak için bir nedene ihtiyacın yok. Herhangi bir güce de. Oysa şimdi bir kelime söylemek için bile düşünüyorsun saatlerce. "Çayları tazeleyeyim" diyor. Pencereden dışarı bakıyorum.
Havanın kaç derece olabileceğini düşünüyorum o mutfağa gittiğinde. Acaba yağmur yağar mı? Hay Allah, balkonda da çamaşırlar vardı. Bir kuş sürüsü geçiyor uzaktan, o sıra. Adlarını bilmiyorum. Aklıma gelen şiirin kime ait olduğunu da. "Bilmediğim ne çok şey var" diye düşünüyorum. Ve cevaplanmamış ne çok soru. Elinde iki bardak çayla gelip oturuyor masaya. O ana kadar içimde muhafaza etmeye çalıştığım şey dökülüyor dudaklarımdan, çayları da görünce. "Aslında ben..." diyorum, "niye olduğunu bilmiyorum." Sonra bütün merak ettiklerimiz oradaymış gibi, pencereden dışarı bakıyorum yine.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Fotoğraf

"Şurada durun bakayım. Düzgün durun!" Kardeşimle ikimizin yüzünde de aynı şapşal gülümseme, poz vermişiz. Bir bayram arifesiydi sanırım. Evet evet, kesinlikle öyleydi. Üzerimizdeki yeni kıyafetlerimizden de belli bu. Çekilen fotoğraf bir mektupla birlikte postalandı sonra. Köyde, fındık bahçesine bakan odalardan birinin duvarında asılı o tabelaya gidip eklendi. Ben her yaz köye gittiğimde gördüm o fotoğrafı duvarda. Hatta yıllar sonra bir gün "bizde bile yok bu fotoğraf" dedim. Onlar için çektirilmişti çünkü, yeri sadece onların gözleriydi.
Şimdi düşününce, benim fotoğraflarım bir tek oradayken kıymetliydi sanki. Anneannem nasırlı elleriyle onları düzenlerken, sonra karşısına geçip uzun uzun hepsine bakarken, hep önemli hissettim kendimi ben. Belki bir daha hiç hissetmediğim, hissetmeyeceğim kadar önemli hem de. Sonrası işte, bildiğin hikâye. 
Ben bir daha hiç o fotoğraflardaki gibi olamadım. Bazen daha fazla, bazen çok daha eksik, ama hiçbir zaman oradaki gibi değil. Çünkü kimse varlığını bile unuttuğu bir fotoğraftaki kadar mutlu olamaz. Önce bunu öğrendim, sonra anneannem gitti. Şimdi oradaki fotoğraflarım da en az benim kadar yalnız ve kederli.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Neyse

Tam kıvamında bir bahar akşamıydı. Rüzgâr saçlarımı hafifçe savurup uzaklaşıyordu yanımızdan. Ve az ötemizde güneş, o kuzguni vedasını etmeye hazırlanıyordu yine. Deniz kenarında oturmuş sessizliği imtihan ediyorduk. Gözlerimiz salınıp duran birer sandalmış gibi hiç ayrılmıyordu denizin üzerinden. Hani öyle ki, gökyüzüne baksak birer kuş olacaklardı nerdeyse. İnsan gözlerini bir kuşa benzetir mi hiç? Niye benzetmesin, değil mi? Gerektiğinde bir kuş kadar özgür olabilir insanın gözleri. Eller öyle değil meselâ. Uzanıp tutamayabilir hep yakınında olmak istediği elleri. Ya da kalp, ne bileyim, karaciğer filan... hiç özgür değiller ki.
Tam o sıra, uzattığı mendillerle gelip karşımda duruyor iki kız çocuğu. "Bu çocukların elleri," diyorum içimden, "özgürler mi meselâ?" Onlar başka birine yönelmişlerken, terliklerini sürüyerek giden ayaklarına bakıyorum arkalarından. "Yok," diyorum kendi kendime söylenir gibi." Sonra dönüp, ne düşündüğümü anlamaya çalışarak dikkatle bana bakan gözlerini buluyorum. Hiçbir şey söylemiyorum ama, sadece bakıyorum bir süre. Sonra gülümseyip tekrar dönüyorum yüzümü denize.
Orada öylece uzun süre oturuyoruz, konuşmadan. Ben yine çok berbat bir gün geçirmişim, muhtemelen onunkinin de benden bir farkı yok. Ama yüzünde o her zamanki anlayışlı gülümseme. Sonra her şeyi unutabilirmişiz gibi kalkıp yürüyoruz uzun uzun. Bazen sadece yürümek iyi geliyor çünkü, sadece yürümek... Bunu ona söylemiyorum. Artık bazı şeyleri kimseye söylemiyorum. Konuşmazsam sanki... Neyse, bazen kelimelerimin bile özgür olamadığından bahsetmek istemiyorum şimdi.

13 Ağustos 2013 Salı

Akşam

Sıcak bir yaz günü, akşamüzeri, cam kenarında oturuyoruz. Pencere ardına kadar açık. Sokakta oynayan çocukların sesleri, çok tanıdık, eski bir şarkı gibi doluyor odaya. Neredeyse o şarkıya eşlik etmek için biz de katılacağız aralarına. Oysa sadece birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Az ötemizden bulutlar, kuşlar geçiyor. Sonra usulcacık bir yağmur.
Karşı evin balkonunda asılı çamaşırlara bakıyorum yağmurla birlikte. "Islandılar," diyorum, "haber vermeli kadına." Dalgın dalgın başını sallıyorsun. Kalkıp birer çay daha dolduruyorum. Çünkü berbat bir gün geçirmişim ve kelimeler benden çok uzaktalar. Orada, öyle uzun süre oturuyoruz hiç konuşmadan. Sadece bir ara yutkunup, "sanırım bütün gücümü güçlü görünmek için harcıyorum" diyorum sana. Sonra da bu cümle güçsüzlüğümün kanıtıymış gibi susuyorum bir süre. "Keşke bir kitaptan alıntı olsaydı bu cümle" diye de ekliyorum ardından. Çünkü sen de biliyorsun, insanın kendine ayırdığı cümleler hep daha çok can yakıcı olmuştur, hele bir yerde de okumamışsa. Ben çay bardağına uzanırken karşı evin balkonunda çamaşırları toplayan kadını farkediyorum. Gözlerimi kaçırıyorum hemen. Haber vermedim diye suçlu hissediyorum sanki kendimi. Bunu sana da söyleyemiyorum.
Sanırım o akşam, ömrümün en uzun akşamı oluyor. Sana da öyle mi geldi, bilmiyorum. Yağmur durmaksızın, usulca yağmaya devam ediyor. Ve ben, o cam kenarında bütün bir ömrümü geçirebilirmişim gibi hissediyorum birden. Oysa hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor. Belki de insanın canını en çok yakan, bunu bile bile, başladığı her yeni şeye uzun bir ömür biçmesi oluyor. Sonra bitiyor... akşam yani. Sanırım akşamlar, bu dünyadaki her şeyden daha çabuk bitiyor.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Yaş

Açık pencerelerden hafif bir rüzgâr eşliğinde kuş sesleri doluyordu odaya. Elimde kahvaltılıklarla, mutfakla salon arasında mekik dokuyarak katılıyordum ben de bu akustik şarkıya. Olsa olsa keyifli bir dinleyici olarak tanımlanabilirdi varlığım ama, yine de ne bileyim, önemli hissediyordum kendimi. O şarkının sadece kendisi için çalındığını bilen bir dinleyici gibi mutluydum. Elimdeki domates tabağıyla masaya yaklaşırken, birdenbire sevimli bir çocuk yüzü belirdi gözlerimin önünde. O ânı bir şeye benzet deseler yani, hiç tereddütsüz, bir çocuk yüzüne benzetirdim. O günün sabahı böyle başlamıştı işte.
Sonra sokağa çıktım. Deniz kenarına yürüyüp, bir köşesinde orta yaşlı bir kadının oturduğu bankın diğer köşesine de ben oturdum. Yaş tahminiyle ilgili pek başarılı değilimdir, o yüzden orta yaş diye konuya girdim. Bildiğim tek yaş tanımı, olduğundan büyük görünenler için söylediğim "otuz yaşında gibi" cümlesiydi ki, onu da otuz yaşıma girdiğimde söylemekten vazgeçtim. Ama kadının yüzünde her dakika başka bir zaman dilimini görür gibiydim. Yedi, yirmi, elli... Ona dikkat etmemin sebebi de buydu sanki.
Yanına otururken gayri ihtiyari yüzüme bakıp gülümsediğinde, kesinlikle yirmi yaşlarında bir genç kızdı mesela. Az evvel sevgilisinin yanından ayrılmış da, beraber geçirdikleri zamanı tekrar tekrar hatırlarmış gibi hülyalı bakmaya başladı kuşlara. Elindeki simidi parçalara ayırıp onlara atarken de, bir çocuk oldu, yedi yaşında. Paylaşmayı bilen her çocuk gibi, simidinin  yarısını koparıp bana verdi sonra, nasıl yapıldığını gösterirmiş gibi diğer yarıyı kuşlara yem yapmaya devam ederek. Oyun arkadaşı oldum bir anda.
Simitler bittikten, kuşlar son kırıntıları da alıp gittikten sonra, iyi günler dileyerek usulca kalktı banktan... elli yaşında. Düşündüklerimi sezmiş gibi, "zaman çok çabuk geçiyor" dedi yürümeye başlamadan. Yüzümde, suç işlerken yakalanmış bir çocuk edâsı, bir de tabii, ne diyeceğini bilememenin o garip sancısıyla gülümsedim sadece. Ben kaç yaşındaydım o an bilmiyorum ama, o kadın kesinlikle hangi yaşta olmak istiyorsa orada oluyordu bir anda. İşte o cümle de, bunu anladıktan sonra aklıma geldi. Ne güzel demişti Murathan Mungan, Mutfak kitabında. "Saçmalama! Hiçbir kadın elli yaşında değildir."

29 Nisan 2013 Pazartesi

Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor.*

Pencereye vuran güneşin bir gölge olarak koltuklara yansıttığı sardunyaların salınışına bakılırsa, hafif esintili bir hava var dışarıda. Üstelik kuşları cıvıldaştıracak kadar da güzel. Bense, gün neredeyse bitmek üzere olmasına rağmen, sardunya gölgeleriyle ve kitaplarla dolu o koltuktan hiç kalkmamışım daha. Bu yüzden dışarıda neler olduğu hakkında tahminde bulunabiliyorum sadece. Zaten ah o içimde dolanıp duran tahminler... kelimeleri israf edip durduğum yegâne yerler.
Yıllar önce yine böyle bir bahar günü, başka bir pencere kenarında oturuyordum. Kelimeler içimi, dağılan bir okulun bahçesine benzetmişti. Annemse, kahvaltı masasının başında, çay kaşığıyla bardakta anlamsız sesler çıkarıyordu, bir enstrümanı yeni çalmaya başlayan biri gibi. "Bir şey söylemeliyim," diyordum kendi kendime, "bir şey söylemeliyim." Böyle düşündükçe daha çok susuyordum.
Anneannemi yeni kaybetmiştik daha. Ve ben o günden beri ne zaman anneme bir şey söylemek istesem, söze "anne" diye başlamaya korkar olmuştum. Sanki öyle hitap edersem, ona acısını hatırlatacakmışım gibi hissederdim nedense. Boğazımda düğümlenirdi bütün kelimeler. Böyle bir acı, hem de bu kadar yeniyken üstelik, zaten hatırlatmaya ihtiyaç duymazdı tabii, biliyordum. Fakat yine de işte, konuşamaz olmuştum.
Sonra ne zaman ve nasıl geçtim o kapıyı bilmiyorum. Ama geçtim. Şimdi başka kelimelerin kapısında dururken aklıma geliyor hep o günler. Konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk oluyorum sanki yeniden. Ama o zaman bile bu kadar zor değildi herhâlde söylemek. Çünkü kelimelerin kendisinden de, anlamlarından da korkmaz bizim gibi, hiçbir bebek.


*Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ından

24 Nisan 2013 Çarşamba

Yağmur akşamı

Ne zaman çiçeklere su versem yağmur yağmaya başlıyor. Ne alâkası var bilmiyorum, ama böyle. Herkes dizlerindeki ağrıdan anlayacak değil ya diyorum yağmuru. Benim ki de işte... Yine lafı dolandırıyorum değil mi? Aslında anlatmaya başlamam gereken yer, pencereyi açıp yağmura eşlik edişim. Akşam sessizliğinin içinde, damlaların belirsiz bir ritimle ortalığa yaydığı o müziğe kulak kabartırken, aklıma düşen başka bir akşama geçmeliyim ardından da. Çünkü bahsi geçen yağmur, o akşamı çağrıştırıyor. "Demek ki anılar" diyorum içimden, "şarkılara olduğu gibi, yağmurlara da siniyor."
Dün gibi hatırlıyorum, çay bardaklarında dolanan kaşık seslerinin arasında usulca çıkıyoruz odadan. Bahçede yine öyle bir yağmur. Yaptığımız en büyük çılgınlık bu o anda. Tam yedi yaşındayım. Bahçedeki çocuk kalabalığının en küçüğüyüm ama, yağmurun altında, annemlerden gizli, delice koşturabilecek kadar büyümüşüm yani. Zaten büyümek, benim için o zamanların en büyülü kelimesi. Hani diyebilirim ki, o ara He-man bile gözümde, benden büyük bütün çocuklardan daha sıradan biri. İşte böyle, o akşam o bahçede, döne dolaşa ıslanıyoruz bir güzel. Yağmurun bize anlattığı çok komik bir öykü varmış gibi delice gülüşerek üstelik. Sonra içeri girip, biraz kurulanarak, hiçbir şey olmamış gibi dönüyoruz odaya. Bakma böyle söylediğime, "hiçbir şey olmamış gibi" tanımı, o zaman bile çok saçma.
Şimdi diyeceksin ki, "bu çocukça anıyı niye anlattın bana?" Üstelik güneşli bir bahar gününde ve yağmurun çok uzağında. Bilmem... Belki anlatırsam dedim, gözümde büyüttüğüm birçok şey, yine o zamanlar olduğu gibi sıradanlaşıverir. Ya da ne bileyim, hatırlamanın kudreti diye bir şey vardır belki ve bunu bilmekle insan her şeyin üstesinden gelebilir. Ben gidip camı açayım en iyisi. Kim bilir, belki de güneşli bir bahar gününün, yağmurlu bir akşamdan daha fazla söyleyecek şeyi olabilir.

29 Mart 2013 Cuma

Türkü

Cebimdeki anahtarın hiçbir kapıyı açmayacağını bildiğim bir şehirde, ellerim cebimde yürüyorum. Yağmur yağmıyor, güneş yok. Rüzgâr bile korka korka esiyor neredeyse. Şöyle bir etrafıma bakıyorum. Sokaklar değil ama caddeler birbirine benziyor. Sanıyorum ki dönsem şu köşeyi, az ilerideki merdivenleri çıkınca kapında bulacağım kendimi. Oysa hiçbir şey bu kadar kolay olmuyor.
Yanımdan gelip geçen insanların yüzünde, sanki her şeyi biliyorlarmış gibi bıyık altı bir gülümseme. Hepsini teker teker durdurup "bildiğiniz gibi değil" demek geçiyor içimden... diyemiyorum. Bir göz kırpması kadar kısa bir an, beliriveriyorsun caddelerin birinde, ellerinde koltuk değnekleriyle. Bense duruyorum olduğum yerde öylece. Böyle olsun istemiyorum. Öyle olmasını istemediğim onlarca şey gibi istemiyorum. Ama oluyor.
Yürüdüğümüz cadde üzerinde bir mağazada, senin sesinden türküler çalmaya başlıyorlar birden. Ne güzel türkü söylerdin sen dede, ne güzel... Ben çocuktum o zamanlar. Ben çocuktum ve sen ömrüm boyunca hep böyle türkü söyleyeceksin sanırdım. Benim takvimimde sadece büyümek vardı çünkü. Sen bahsedene kadar bilmiyordum yaşlanmanın bir doğa kanunu olduğunu. Ama yine de bir umut vardı içimde; "sen hiç yaşlanmayacaktın". Küçükken gördüğüm o teyzenin kırışmış yüzüne bakarken sorduğum gibi soracaktım başkalarının yüzüne bakıp, "ne olmuş o kadına dede?"
Yıllar sonra şimdi, biliyorum ki, ben bir daha hiç çocuk olamayacağım. Yazlar da hiç o kadar güzel ve uzun olmayacak bir daha. Çünkü geride kalan bütün güzel şeyleri anlayıp, kabul edebilir insan bir gün. Ama sesin... Ne yani dede, sen artık hiç türkü söylemeyecek misin?

17 Mart 2013 Pazar

Kâğıt

Az sonra göğe savuracağım bir kuşmuş gibi tutuyorum saçlarımı, avucumda. Oysa onlar, yaramaz çocuklar gibi gidip sol omzuma konuyorlar. Rüzgâr estikçe dağıla dağıla yüzüme savrularak, beni de oyunlarına katmaya çalışıyorlar üstelik. Bense inatla bir kenara topluyorum onları. Gerçi kendilerini kuş sanıyorlarsa, yüzümü şu bulutlu gökyüzüne benzetiyor olmaları da çok normal. Hani baksan bir kere bana, anlarsın. Yüzümde de gökyüzünde olduğu gibi yağmur başladı başlayacak. Diyorum ki içimden, kim bilir, belki kaldırımlar bile yanaklarımdan sonra ıslanacak.
Sonra oturuyorum bir sandalyeye. Ellerimse masanın bulutsu grisi üzerinde bir çift kanat. Ve cemre suya bile düşmüş çoktan. Oysa benim yüzüm hâlâ kışta. Belki de diyorum, bazı insanların yüzünün sadece bir mevsimi var. Meselâ, bir masanın boşalmasını beklerken, yanımdaki sandalyeye oturma izni isteyen şu adamın yüzünde bir yaz ikindisi var. Bilirsin, yaz ikindileri insanı sebepsiz mutlu eder çoğunlukla. Adamın yüzü de işte öyle. Herkesin sanki söz birliği etmişçesine masasından kalkmadığı o günde, denize bakarak oturuyor karşımda. Arada bir, "sizi de rahatsız ettim böyle..." diyerek hafifçe kımıldanıyor yerinde, kibarca gülümseyerek. "Yok," diyorum, "oturabilirsiniz, önemli değil." Gülümseyerek yine açık kitabıma, yarıladığım çayıma ve bir yaz günü çimlere uzanmış insanlar kadar rahat, masaya boylu boyunca uzanmış defterime dönüyorum.
Ve şöyle yazıyorum açık sayfaya. "Şimdi, uzun bir pazar gününün tam ortasındayım ben. Sen nerdesin bilmiyorum. Çocukluğumun yarışma programlarından kalma, "televizyonunuzun sesini biraz kısar mısınız?" yollu, ufak bir gerginlik yaşıyorum kendi başıma. Çünkü bildiğim kadarıyla, seni merak etmeyi bırakalı çok oldu." Sıkı sıkıya kapatıyorum defteri sonra da. Sanki açık kalırsa uçup gidecek kelimeler. "Kelimeler uçar mı hiç?" diye sorma. Bilmez misin, onlar iki yaramaz çocuktan daha beter olurlar kâğıtlarla buluşunca.

21 Şubat 2013 Perşembe

Zamansız gelme...*

Her şeyini kaybetmiş gibiydi o gün gökyüzü. Bulutsuz, yağmursuz, mavisiz, hatta kuşsuz serilivermişti başımızın üzerinde. Oysa cemreler çoktan düşmüş, bahar diye diye bütün pencereler açılmıştı şehrin her yerinde. Açık pencerelerin insana umudu hatırlatan bir yanı olduğunu düşünmüşümdür hep. Geçtiğimiz sokaklar boyunca pencerelerden alamadım gözlerimi bu yüzden. İşin kötüsü, bunu kimseye de anlatamadım.
İnsanlar yerini sevmiş çiçekler gibi çoğalmış, renk renk çıkmışlardı o gün sokağa. Kalabalığı aşıp gittiğimiz kafenin kapı önündeki o küçük masalarından birine kurulduğumuzda, çoğunu şimdi hatırlamadığım bir sürü şey konuşmuştuk. Zaten hatırladığım en belirgin şey, uzun uzun konuştuğumuz. Bir de tabii, masadaki sigaraları görerek, elinde çakmaklarıyla yanımıza yaklaşan o küçük çocuk. "Çakmak almaz mısınız abla?"
O cümleden sonra içinde "çakmak" geçmeyen onlarca cümle kurduk karşılıklı. Konuyu bu kadar dağıttığına göre, ya işinde çok acemi, ya da kurdu tüm bu durumların diye düşünüyordum ki ben; tartıştığımız bir konuda, onun tarafını tutan arkadaşıma sarılıverdi birden. Bir görsen, masada onlarca kahkaha o anda. Bir tek sarıldığı arkadaşım biraz ağlamaklı. Giderken yüzünde beliren o muzip gülümseyişine eklediği "bence sigarayı bırakın" uyarısını da dinledikten sonra, ne oldu der gibi baktım arkadaşıma. Bugün bile hatırlıyorum, gözleri yıldızlı bir gece gibi pırıl pırıldı. Durup yüzüme bakmıştı. Ne kelime, ne ses, hiçbir şey olmadan. Sadece sigarasından birkaç nefes ve azıcık duman. Bazı soruları tekrar etmemek gerekir. Hiç sormamış olsan bile. O yüzden şaşkınlığına olmasa da, suskunluğuna ortak olmuştum ben de. Ne kadar zaman durduk öyle, hatırlamıyorum. Sadece bana kurduğu bir cümle kalmış o geceden, aklımda. "Tülay... bu kadar içten sarılmamıştı bana hiçkimse."


*Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam/Turgut Uyar

15 Şubat 2013 Cuma

Mutfak

Yağmur, ocakta kaynayan tencerenin sesine eşlik edercesine vuruyor mutfak penceresine. Aklıma Oğuz Atay'ın "Babama Mektup'undan o sahne geliyor birden. "...ben de mutfağa giderek "Burada gene bir şeyler kaynıyor Muazzez" diye içeri seslenebileyim ve bana "Kaynadığını görüyorsun altını kıs Cemil Bey" denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım." İnsanın odada sesleneceği birileri olmayınca, mutfaktan çıkası gelmiyor galiba. Sürekli buğulunan camlar, sigara dumanı ve boş bardaklar, dolu kül tablası ve kıyışık bırakılmış balkon kapıları arasında geçirebiliyor meselâ bir gününü. Soğuk havaya rağmen dışarı çıkma iznini koparmış çocuklar gibi şen şakrak koşturup duran akreple yelkovanın da yardımıyla. Ve belki birkaç da şarkı. Köşe başında oturan dilencinin Aylak Adam'ın bahsettiği o dilenci olma ihtimali ne acaba? Peki karşı evin bütün perdeleri yine niye böyle sıkı sıkıya kapalı?
Gidip ocağı kapatıyorum ben de bir hınçla. Sandalyeye oturup, yavaş yavaş azalan bir ritimle sona eren tencere şarkısını dinliyorum bir süre. Bence tutar bu şarkı. Vurmalılar bir harika. Sonra kalkıp, kahve, cezve, su ve şekerin arasına karışıyorum. İlk yudumu alırken aklıma gelen bir şiiri okuyorum içimden, ezbere. Ağlamaktan şişmiş gözlerimin kıyısında bir damla beliriyor o an. Yavaşça çeneme doğru süzülüyor. "Falımda yol var demek ki" diye geçiriyorum içimden.
Telefon çalıyor. Bugünlerde telefon sadece çalıyor. Çalan telefonlara elim gitmiyor. Oysa kapı öyle değil. Açmak zorundasın mutlaka. Üst kat komşum, misafirleri için yaptığı hazırlıkları anlatan bir sunum tabağı hazırlamış, uzatıyor. Tabaktaki poğaçalar kadar sıcak olan yüzündeki o gülümseme, biraz sekteye uğruyor benim hâlimi görünce. Fakat o şaşkınlığa rağmen, "tabağı" diyor, "boşaltırsanız..." "Tabii," diyorum, "hemen getiriyorum." Tabağı boşaltıp yıkadıktan sonra, az önce altını kapattığım yemeği dolduruyorum içine. Karşılıklı teşekkürler. Mutfağa döndüğümde yağmur hâlâ yağıyor. Evde yine yemeğim yok. Ama daha da kötüsü, aynı yemeği bir daha yapmaya gücümün kalmamış olması. Zaten diyorum, insanın gücü yoksa...

4 Şubat 2013 Pazartesi

Beceriksiz

Güzel bir şey anlatmak isterken, yanlış kelimelerin azizliğine uğramış bir cümle gibiydi dışarıda hava. Her şey baharı anımsatıyordu ama, sokak aralarında dolaşırken yüzümüz bir türlü ısınmıyordu meselâ. Aldırmıyorduk. Her biri birer dipsiz kuyuymuş gibi ellerimizi yutan ceplerimizeyse hele hiç. Varsa yoksa dolaşmak sokaklarda. Hayat hep bundan ibaretmiş gibi, sanki dolaşmaktan başka bir şey bilmiyormuşuz gibi şu dünyada. Bazen öyle olur. Hani dediği gibi o pek sevdiğim yazarın;" hareket etmezsen acı üzerinde birikir." Ama sakın, "yürüyünce geçti mi?" diye sorma. Bazı soruları sormak sadece vakit kaybettirir.
Aslına bakarsan kaybedecek vaktimiz de çoktu, ama yine de garip bir telâş içinde yürüyorduk o kalabalığa karışınca. Sonra gidip, tabelasında "aile" ibaresi bulunduğu için, bizi derste gülüşen iki çocuğa dönüştüren o çay bahçesine oturuyorduk. Garson da bu sebeple mi bilmem, "neye gülüyorsunuz, söyleyin de biz de gülelim" diyen bir öğretmen edasıyla yanaşıyordu yanımıza. Ayağımızın dibinden geçen kediler, başucumuzda uçuşan kuşlar ve az ötemizden dumanını tüttüre tüttüre giden vapurlar olmasaydı, ben bilirdim yapacağımı o garsona. Oysa "iki çay" dedik sadece, "iki çay."
Sonra da bütün söyleyeceklerimiz o kadarmış gibi sustuk bir süre. Rüzgârda uçuşan saçlarım, oltası denizde bir balıkçı gibi, bir sağa bir sola hareket ettiriyordu ellerimi. Komik mi görünüyordum böyle acaba? Soramazdım tabii. Ama insan söyleyemeyeceği şeylere de öyle kendi kendine gülmemeli. "Ne oldu?" diye sorduğunda farkettim ben bunu. Olsun. Bakıp sadece gülümsedim. Ardımdan o da. İnsan böyle şeylere anlam yüklemekten vazgeçmeli, derhal. Ben beceremedim. İnsanı en iyi tanımlayan şey de beceriksizlikleridir zaten. İnanmak diyorum, bir beceriden çok, beceriksizlik kanıtı gibi durur hayatımızda, işte tam da bu yüzden.

13 Ocak 2013 Pazar

Eşanlam

Son anda kurtulduğum o delice yağmur dışında hiçbir şey yok sokaklarda. Mahallenin kedileri bile. Yağışı romantikleştirmekte pek ısrarcı olan sarı ışıkları yanıveriyor birden sokak lambalarının, ben bu ıssızlığa bakarken öyle. Evlerde çekilen perdelerin, o sarı ışıklarla desteklenişine kadar gelmiyor bence akşam. Bazen de bitmiyor. Delice uzayıp gidiyor öyle.
Ben böyle ışığa, yağmura, akşama dalıp gitmişken, derinden gelen o tanıdık müziğin, çantamın içinde çalan telefonum olduğunu anlamam biraz zaman aldı tabii. Mesela telefon kapanana kadar. Arayan ısrarcıydı oysa. Yeniden çaldığında isteksizce açtım telefonu. Uzun, gereksiz, bir sürü detayla dolu konuşmaları dinlerken yapabildiğim tek şey, aldığım kitapların arkasındaki etiketleri çıkarmaktı. Kitaplarda en sevmediğim şey zaten bu etiketler. "Efendim?" diyor telefonun diğer ucundaki ses. Hay Allah. Sonra bir mucize gibi konuşma da, yağmur da kesiliveriyor birdenbire.
Birdenbire oluveren güzel şeyler deyince aklıma hep yağmurlu başka bir gün geliyor. Köy evinin çinko damında gürültülü bir şarkı çalan o yağmurlu gün. Günün tam ortasında namaz kılan anneannemin, bir ara yüksek sesle okuduğu duadan gereken mesajı alıp, ocaktaki yemeğin altını kısıyorum gidip. Sonra yine pencere kenarına, yağmur sebebiyle gelemeyecek misafirler için üzülmeye dönerken, bir anda karşımda buluyorum onları. Bulmak... ne güzel kelime değil mi? Oysa biliyorsun, şimdi burada vakit akşam. Ve ben bildim bileli akşamlar, nedense hep eşanlamlı gitmelerle.

10 Ocak 2013 Perşembe

Kar

Okumayı yeni öğrenen bir çocuğun hecelediği kelimeler gibi oturuyorduk koltuğun birer  köşesinde. Dışarıda kar yağıyordu. Ve ne zaman kar yağsa, ben hep aynı ânı hatırlıyordum nedense. Köy evinin güneşliğinden, harmanı kaplamış yarım metre karın içine gömülüyorum yüzüstü. Kalıyorum öyle bir süre. Gerçekten yaşadım mı böyle bir ânı, onu bile bilmiyorum. Ama hatırlıyorum işte.
Tam o sıra, bir fısıltı gibi "Uzun zaman oldu," dediğini duyuyorum onun. Bense hâlâ çıkamamışım düştüğüm yerden. Neden sonra, "Evet," diyorum, "çok küçüktüm daha o zamanlar." Tabii yarısını içimden. Çünkü o bilmiyor düştüğümü. İnsan düştüğünü herkese söylemez... zaten söylememeli de. Sonra yine susuyoruz. Kar da sanki suskunluğumuzu bastırmak ister gibi yağmaya devam ediyor öyle.
Aramızda kalmasını istediğimiz bir şey varmış gibi sıkı sıkıya kapalı pencerelerin önü, bütün o beyazlığa inat, çiçeklerinin renklerinden vazgeçmemiş sardunyalarla dolu. Sardunyaların herkese hatırlatacağı bir şeyler vardır muhakkak, iyi ya da kötü. Mesela bir bahar sabahı... Neyse... bunu anlatmayacağım elbet şimdi.
Suskunluğu aynı anda bitirmeye karar verip de bir karmaşa yaratmayalım diye, sessizce kalkıp çay koymaya gidiyorum mutfağa. O, "nereye" diye sormuyor, ben de "çayın nasıl olsun" diye. Elimde bardaklarla birlikte geldiğimde gülümsüyoruz birbirimize. Nezaketen değil, sebepsizce. Sonra diyorum ki birden, "ben kara gömülmüştüm bir keresinde..."

18 Aralık 2012 Salı

Telefon

İnceden bir yağmur yağmaya başlamıştı ben sokağa çıktığımda. Saat, en kötü ihtimalle, bir akşam yemeği sonrasına denk düşüyordu, ışığı yanan evlerin misafir odalarında. Ya da düşmüyordu, bilmiyordum. Ama soğuktu hava. Sokak lambalarının aydınlattığı, kedilerin amansız bir umursamazlıkla dolaştığı kaldırımların hepsini geçiyordum, taşların renklerini hiç birbirine karıştırmayarak. Önce griler, sonra pembe, önce griler...
Her şeyin bir anlamı mı olmalı illâ? Yoktu. Belki de hiçbir şeyin anlamı yoktu o akşam. Benimle öyle önemsemez konuşmanın mesela. Sorduğum soruya, pencereye yansıyan gölgen dışında bir karşılık bulamayışımın. Ya da ne bileyim, o gün içtiğim çaylardan hiç tad alamayışımla, durduk yere elimin sigaraya uzanışının. Yok yok, öyle olmalı mutlaka. Önce griler, sonra pembe. Önce griler...
İşte ben böyle önemli bir mevzu üzerinde ağır adımlarla ilerlerken çaldı telefonum. "Açmayayım" dedim kendi kendime, "çalar çalar susar" En son böyle yağmurlu bir günde çalan telefonda pek de güzel bir haber vermemişti arayan. Yağmurlu günler, kaldırımlar, çalan telefonlar... "Şairin elbet böyle bir anla ilgili de söylediği  iki çift sözü vardır" dedim kendi kendime. Yani yalnız değilimdir. Ama emin olamadım. Bir şair ne bilsin ıslanmış kaldırımların renklerinin anlamsızlığını. Bir renge elli çeşit elbise giydiren adamlar... Çalan telefonla kesilen cümlemi atıverdim mazgaldan aşağıya. Öyle bir cümle bana bir daha lazım olmazdı nasılsa. Telefon çaldı yine... sonuna kadar.
Sokağın ana caddeye açılan köşe başında durdum bir müddet. Kalabalıkta annesini kaybetmiş bir çocuk kadar şaşkın, etrafıma bakınarak. O çocuğun annesini kaybettiğinden emin olmayı beklemesi gibi, etrafta kimsenin olmadığından emin olup da, ağlamaya başlayana kadar...