19 Mayıs 2025 Pazartesi
Işık
13 Mayıs 2025 Salı
Saksı
Güneş gözümün içine giriyor. Öyle parlak, öyle aydınlık ki o ân, geceden farkı yok benim için. İnsanı kör ediyor sanki. Korkutucu değil mi bir yandan? Kendime sorduğum soruların cevapları hep hazırda aslında. Sadece bazen, bunu kendime bile söylemeye hazır hissetmiyorum kendimi. Öylece gökyüzüne bakmak istiyorum.
Kumruları kovup durmuştum yaşananlardan sonra, ama onlar kendilerine yine saçma sapan bir yer bulmuşlar pencereden uzak başka bir saksıda. Anlasınlar istiyorum, öyle olmasın istiyorum. Üstelik kızgınım da. Ama yine olmuyor. İnsanın canını acıtan yerleri niye terk edemediğini, orada yeniden bir şeyleri inşa etme isteğini ben de çok iyi biliyorum aslında. Hiçbir şey boşuna değil ve bu da belki bu yüzden bu kadar ısrarla oluyor. “Bu kez böyle olmayacak, bu kez aynı hataları yapmayacağım” diye kendini iknâ edişleri; “bu kez şöyle yapacağım, böyle olacağım” deyişleri ben de biliyorum. Suçun hep kendinde olduğuna inanmayı, daha iyisini yapsaydı aslında öyle olmayacağının delillerini toplamayı çok iyi biliyorum. Hep kendini ispat çabası içinde bir yolculuğu olmuş insanlar, olmamışlıkları temize çekmek için fırsat ararlar sürekli. Aramaktan ziyade zorlarlar. Tıpkı bu kumrular gibi.
Oysa bazen vazgeçmek gerekir. En çok istediklerinden, en çok değer verdiklerinden, hatta; “olmazsa benim ne anlamım kalır” dediklerinden bile. Seni tanımladığı öğretilen tüm o şeylerden kurtulmak gerekir. Yeniden, başka dal parçalarıyla yeni bir yuva kurmak gerekir. Kurup yine olmadığını görmek belki hatta. Sonra yeniden, ve yine yeniden. Ta ki doğru yeri bulana kadar. Zaten bir kumrunun saksıda ne işi var?
8 Nisan 2025 Salı
Baharlar ve Kışlar
Doğada olan her şey, ne güzel bir akışın içinde ilerliyor. Senin gibi kendini durdurmuyor onlar. -malı’lar, -meli’ler, “ama”lar, “yoksa”lar… doğada yok ki. Olman gerekeni sana her daim gösteren bir düzeni var onun. İnsanın verdiği hasarlara rağmen, elinde kalanlarla, insana kendini hatırlatmaya çalışan bir döngüsü var. Kışın yapraksız, yapayalnız kalmış ağaçların, baharla yeniden varlığına kavuşması, aslında ne güzel bir; “sen de yapabilirsin” deyiş değil mi? Bak böyle başlıyor, ve böyle bitiyor. Ya da bir şey bitmişse, en umulmaz yerden bak tekrar başlıyor. Başlıyor ve bitiyor işte ya, eninde sonunda. Üstelik en bitmesini istemediğin şeyler bile.
Doğum ve ölüm. Bu dünyada en çok kutsadığımız olgulardan ikisi. Oysa her ikisi de ne kadar olağan. Bir şeyleri kutsamaktan azledip kendimizi, sadece oluşuna şahitlik edip, katkımız olması gereken şeylere odaklansak… her şey ne kadar kolay olurdu kim bilir. Her canlı doğar ve ölür. Her şey başlar ve biter. Ama varlığını kaybetmeyen şeyler, öğretisini tamamlamadığı için hep devam eder. Doğan ve ölen insanlarda, başlayan ve biten olaylarda. Dünyanın bütün bahar ve kışlarında.
17 Mart 2025 Pazartesi
Yuva
Saksıların üzerine tekrar gelmesinler diye bir şeyler koyuyorum. Bu da yaşadıklarımdan öyle tanıdık geliyor ki, şaşırıyorum. Akşamüstü kumru, gözümün içine baka baka, başka bir saksının üstüne kapattığım kapağı ittirip düşürüyor. Sakince bir yer yapmaya çalışıyor yine kendine. Hiçbir şey olmamış, her şey normal seyrindeymiş gibi. Öylece bakakalıyorum. İçimden bir ses şöyle diyor: “bu hissi hatırladın mı?” İlk defa bu kadar filtresiz, bu kadar bilincinde olarak bakıyorum olanlara. Bu kadar basitti aslında. Ve bu kadar açık. Ama bir daha aynı şey olmayacak. Kovuyorum o hissin hatıralarıyla birlikte, kumruyu da.
12 Mart 2025 Çarşamba
His
Saatler geçiyor, çayın yerini kahve alıyor. Kahvenin dumanına sigaranın dumanı karışıyor. Kafamın içinde bitmek bilmeyen düşünceler. Her olaydan parça parça, bir fotoğraf albümü gibi. Hepsinde bir sürü şey söylemek istemiştim aslında ama bir müddet durup göğe bakmıştım sonra. Gökyüzü bazısında bulutluydu, bazısında masmavi; bazısında koyu karanlıktı, bazısında sabahın ilk saatleri. İnsanın ne zaman üzüleceği belli olmuyor.
Derken pencerede bir siyahlık göründü. Sokağın tek gözlü siyah kedisi. Daha yavruyken annesi terk etmişti onu. Küçücüktü. Yan bahçeye düşüp, annesinden sonra tek gözünü de kaybetmişti. Belli ki amacı sinsi sinsi kumru yuvasına gitmek. Cama çıkıp bağırıyorum. Korkup bahçeye iniyor. Sonra yuvaya dönüyorum yüzümü. Yavruları bırakmış, az ötede, kedinin gelemeyeceği bir yere uçmuş iki kumru. Oradan bakıyorlar yuvaya. Yavrular yuvada yalnızlar, tek başlarına. Küçücük. Hangi tarafa daha çok kızdığımı bilemiyorum. Bu hissi çok iyi biliyorum ama. Göğe bakıyorum.
18 Temmuz 2024 Perşembe
Pencere
Bir elim kadehte bir elim çenemde öylece durmuş, telefonun ekranına bakıyorum. Aslında son zamanlarda bir şeyi yaptıktan sonra düşünmek gibi bir refleks geliştirmiş olsam da, yine de arada böyle kararsız anlarım olmuyor değil. Cevap vermeli miyim o mesaja, bilmiyorum. Soruya cevap olabilecek iki seçeneğin de içimde ciddi bir ağırlığı var. Arka planında da bir sürü sebebi. Başıma dikiyorum elimdeki kadehi. Sonra usulca bırakıyorum masaya. Kimse fark etmiyor beni. Kadehim tazelenmiyor olsa belki ben bile şüphe edeceğim oradaki varlığımdan. Ama böyle güzel, böyle iyi.
Sonra bir şarkı çalmaya başlıyor bir anda. Kasetlerden dinlediğimiz şarkılardan biri. Ama unutmuşum sözlerini. Şarkıyı da alıp eve gidiyorum.
29 Kasım 2015 Pazar
Seksek
Yağmurun ıslattığı taşların bazıları kurumaya başlamış. Yağmur geçti diyorum kendi kendime, onları görünce. Yağmur geçti diye tekrar ediyorum yeniden, sanki duymamışım gibi kendi söylediğimi. İnsan kendi söylediğini de duymayabilir mi? Neden olmasın?
Kurumuş taşlara basmamaya özen göstererek yürüyorum bunları düşünürken. Bir seksek oyunu gibi çizilmiş taşlar sanki önümde. Taşımı ikiye atmışım. Hadi üç, dört-beş, altı. Yedi-sekiz, ama geri dönemiyorum. Buraya kadar demek çocukluğum. Kaldırım kenarlarında birikmiş sulara baka baka ilerliyorum.
Az ileride, bir su birikintisinin üzerinden bir adam atlıyor. Dört-beşten altıya, sonra yedi sekiz. Taşı üçte mi acaba? Beni geçmiş mi? Ama o da geri dönmüyor. Arkasından bakıyorum. Bir gün geri döneceğiz diyorum içimden. Yedi-sekiz, altı, dört-beş. Bir gün geri döneceğiz, ve o taşı alacağız bıraktığımız yerden.
15 Kasım 2015 Pazar
Salıncak (2)
Anneannemi kaybettim. Dedemi kaybettim. Çocukluğuma ait her şey birer birer yok oluyordu. Anneannemin nasırlı elleri, dedemin türküleri artık yoktu. Delicesine harmanda koşan o küçük kız da tabii. Ama salıncak oradaydı. Gidip sallanırdım yine. Sallanırken çocuk olurdum yeniden. Göğe doğru yükselir bulut olurdum. Uzun süre o boşluğa baktıktan sonra dayıma, "niye yıktınız?" diye sordum. "Artık sallanacak kimse yok" dedi. "Ben varım" diyemedim. "Ben yine sallanırdım, o salıncakta sallanmak için çocuk olmaya gerek yok" diyemedim. Diyemediğim diğer tüm şeyler gibi boğazımda düğümlü kaldı kelimeler. Gözümden bir damla yaş aktı.
Onlara göre bütün çocuklar büyümüştü. "Bırakın bazı çocuklar büyüdüğüne kendisi karar versin"" diyemedim. Çünkü salıncağın yerinde koca bir boşluk vardı. O boşluğa bakarken ben de neredeyse unutmuştum, bir zamanlar orada bir çocuk olarak da bulunduğumu.
19 Mart 2015 Perşembe
Kanat
Desin ki meselâ, yol, onunla yürüdüğümüz yola benziyordu. Ağaçlara konmuş kuşlar cıvıldaşıyordu. Aynen böyle desin. Bunların hiçbiri olmasa da böyle söylesin. İnsan hep bir şekilde bulmalı çünkü kendini düze çıkaracak sokağın sonunu. Orada durup iki güzel kelâm etsin sonra. "Ohh" desin meselâ, şöyle derin derin.
Bütün bunları konuştum kendimle, yol boyu. Sonra sokağın girişindeki çocuğu gördüm. Orada öylece durmuş yere bakıyordu. Adımlarım istemsizce hızlandı. Yanına geldiğimde durdum. Gözünü alamadığı o yerde bir kuşun kanatları vardı. Çocuk bana baktı, ben ona baktım.. Sonra ikimiz de yürüdük.
Ben bir çocuk olsaydım, kanatlarını bırakıp gitmiş bir kuş canlandırırdım hayâlimde. Düşünsene, kuş kanatlarını bırakıp daha büyük kanatlarla uçuyor gökyüzüne. O kanadın üzerine biniyor hatta çocuk. Olamaz mı? Olsun. Umarım o da benim gibi her şeye geç kaldığını hissetmemiştir, içten içe. Yol kenarında bir kuş kanadı görmenin ne demek olduğunu bari, hiçbir çocuk bilmese..
15 Mart 2015 Pazar
Ateş böceği
Büyükbabaanne, çocukluğumda gördüğüm ilk ölü. Yatırdılar böyle evin ortasındaki divana, üzerinde bir bıçak.. Yanından kovalamaç oynayarak geçen çocuklar uyarılıp odadan çıkarılacak. Büyükbabaannenin benimle aynı renkte olduğu söylenen gözleri kapalı. Bir daha açılmayacak. Ben bunların hiçbirini bilmiyorum ama o zaman. Ne onun bir daha uyanmayacağını, ne de gözlerimin renginin ikisine de benzediğini.. Hiçbirini.
Geceleri ateş böcekleri kovalıyoruz o evin ağaçlı bahçesinin sağında solunda. Birini yakalayıp büyükbabaanneyi yatırdıkları o divanın altına bırakıyoruz. Biz de giriyoruz arkasından. Ateş böceği ışıklı ışıklı dolanıyor o boşlukta, biz gülüşüyoruz. Gözlerimiz yok, burnumuz, ağzımız yok. Varsa yoksa, arada bir yanıp sönen o ışık. Sanki daha fazlasına gerek yok. Sanki dünya o divanın altındaki karanlık. Işık yok, renk yok, koku yok. Ya da hepsi var ama, hiçbirinin adı yok.
Şimdi aynaya bakarken, içine içine bakıyorum gözlerimin bazen. Her şey orada gibi. Arada bir ateş böceği yanıp sönüyor hatta. Bu yüzden kimsenin öyle dikkatli bakmasına izin vermiyorum belki. Gözlerim yerde, pencereden, kapıdan dışarıda. Rengi büyükbabaannedense diyorum şimdi, bu kaçırıp saklamalar da babamdan yadigâr hep bana.
1 Ocak 2015 Perşembe
Işık
Sonra yere indirdim gözlerimi. Halıda bir nokta. O bir şeyler söylerken "şurada leke var" diye geçiyor içimden. İnsan bazen sözcüklerden kaçmak istiyor çünkü. Anlatsan da değişmez, değişmeyecek, değişmedi bugüne kadar. Ama halıda leke var, silsem çıkar. Geçen gün aldığım o leke çıkarıcı, bluzumdaki lekeyi çıkarmıştı. Hani geçen akşam bara doğru giderken bana çarpan o çocuğun üzerime döktüğü şarabın lekesini. Bunu da çıkarır elbet.
Gözlerimi kaldırıyorum yerden. Televizyonda saçma bir dizinin tekrarı var. Kadın ağlıyor. O saçma dizide ağlayan kadını görünce bastırıyorum içimdeki ağlama isteğini. Belki sonra, yanımda kimseler yokken, kapalı kapılar ardında. Belki yine o çiçekli kılıfa sarınmış yastığa koymuşken başımı. Yani bir an, bir yerde; ama şimdi değil, şu an değil, daha sonra.
Işıklı, kalabalık caddeye çıkıp yürüyorum, tüm bunları düşündükten sonra. Kalabalık bazen iyidir. Yürümek hepsinden çok. Bir ara sokakta küçük bir çocuk çıkıyor karşıma. Sokak boş, çocuğun elinde bir poşet, oturmuş kedilerin dolaştığı kaldırıma. "Niye burada oturuyorsun?" diyorum, cevap vermeden kedileri seviyor. Yanına oturunca az ilerideki bir evi işaret ederek "şurada oturuyorum" diyor. Pencerede ışık yok. Işıksız pencereye bakıyorum bir süre. "Evde kimse yok" diye düşünüyorum. Çocuğa bir şey diyemiyorum. Işıklı pencereler de yalnızlık demek oysa. Bunu sadece bu akşamdan değil, çok eskilerden, kendi çocukluğumdan da biliyorum.
19 Aralık 2014 Cuma
Beni hoyrat bir makasla*
Uzaklarda bir kuş, bezgin bir bulutu peşinden sürükleyerek bize doğru yaklaşıyordu. Sadece bezgin görünen bir parça buluta bakıp, bir fotoğraftan uzaklaşmaya çalışmak ne kadar akıllıcaydı bilmiyordum. Hem varsın olmasındı. İnsan yarısı yok bir fotoğrafı bir parça buluta bakarak unutmaya çalışabilir çünkü. Hiçbir kitapta yazmıyor olabilir, ama bu da böyle bir gerekliliktir. Bazı şeyleri herkesin bilmesi de gerekmez. Hem bazı şeyleri ne kadar çok isteseler de, öyle herkes bilemez. Hele yarısı kesilmiş bir fotoğrafı olmayanlar, hiç...
Kim bilir şimdi nerede olan diğer kısmındaki hâlini anımsamaya çalışmıştım bir süre. Nasıl bakmıştı, üzerinde ne vardı... Omuzumda olmayan ellerini acaba göğsünde mi bağlamıştı? Kesin söylenmiştir yine kareye girmeden önce. Hatta fotoğrafta da kaşları çatıktır. Öyle midir?
Ben ilk o yarım fotoğrafa bakarken fark etmiştim onu ne kadar az tanıdığımı. Belki de uzun yıllardır aslında bir tarafımın hep öyle boş kaldığını. Sonra susmuştum uzun uzun. Dikenli tellerle çevirmiştim o suskunluğumun etrafını. Kimse konuşsun istememiştim hakkında. Fotoğrafı da saklamıştım. Sanki o fotoğrafı ben dahil herkes unutursa hiçbir şey olmamış olacaktı. Kavgalar, can sıkıntıları, göz yaşları... Sonra bir gün, ansızın bir yerde karşıma çıkmıştı diğer yarısı. Yıllar sonra. Bir fotoğrafa ne kadar uzun bakılırsa o kadar uzun bakmıştım orada babama.
*Metin Altıok
12 Kasım 2014 Çarşamba
Kedi
Mahallenin girişinde, çantası, ceketi yerde, kucağındaki yavru kediyle yarışacak kadar şaşkın bir yüz ifadesiyle oturan bir çocukla karşılaştım. Kaldırım taşları bitti, benimle yürüyen anılar bitti. Hani neredeyse diyeceğim ki, yol bitti. Durdum. Bir süre onun o yavru kediyi acemi hareketlerle sevişini izledim. Çok sıradan bir şeyi sizi duygulandıracak kadar başarıyla anlatmış bir film sahnesi gibi, içimde bir şeyi cız ettirdi. Sonra onu bırakıp, yanında dolaşıp duran bir diğerini aldı kucağına. "N'apıyorsun burada?" diye sordum, "hiiiç" dedi. "Fil yutmuş boa yılanı" diye geçirdim içimden. Ben gördüğümü anlayamıyorsam, o niye anlatsındı ki?
Geçip yanına oturdum. Yavrulardan biri de benim yanıma geldi. En az onun kadar acemice aldım ben de onu kucağıma, sevdim. Ben de birini sevmeye başlayınca bana güvenmiş olacak ki "bunların annesi ölmüş" dedi. "Annemle dün süt getirdik onlara." Biraz durduktan sonra, heyecanla, bir elini ve gözlerini kocaman açarak "tam beş taneler biliyor musun?" diye devam etti. Gözlerim parıldayarak güldüm. Birini güldürmüş olmak hoşuna gitmiş gibi "bu akşam da getireceğiz." dedi. "Ama ben eve gitmeden onları bir görmek istedim." Ne denir bilemedim. "Ben de eve gitmeden birini görmek istemiştim" diyemedim tabii. "Görmeyeyim diye sokaklarda boş boş yürüdüm" de. Susup kediyi sevmeye devam ettim.
"En yaramazları bu" dedi, elinde kıvrılıp duran yavruyu gösterip gülerek. Yetişkinlerden öğrenilip söylenişi taklit edilen bir cümle. O öyle söyleyince yetişkinliğimi hatırladım yeniden. "Annenler merak etmeyecek mi?" diye sordum, sanki çok da önemsemiyormuş gibi. "Ama gelmeseydim onlar da ederdi." dedi, yavruların hepsini gözbebeğine sığdırarak. Kucağımdaki kediyi yere bırakıp kalktım usulca yanından. Ağladığımı görsün istemedim. Fil yutmuş boa yılanı şapkaya dönsün istemedim. Yürümeye başlayınca kaldırım taşlarının renklerini bilmiyordum yine. Öylesine buğulanmıştı ki gözlerim.
7 Ağustos 2014 Perşembe
Salıncak
Az ilerideki bahçeye bakıyorum bir süre yine. Bisiklete binmeyi orada öğrendim ben. G.'nin bisikleti vardı. Böyle yeşilli falan. Bir de muhabbet kuşu. Ben de istedim ama annem almamıştı. Bazen böyle odada çıkarıyorlardı kafesinden, sağa sola salak salak uçup duruyordu. Ama çok güzeldi. Bir keresinde kafama konmuştu hatta da, ne yapacağımı bilememiş, durmuştum öyle. G. gelip eline alıp koymuştu sonra kafesine. Gülüşmüştük neden olduğunu bile bilmeden. Biz gülüştükçe o daha çok ötmüştü. Kafesin yanına geçip çıkardığı sesleri kelimelere çevirmeye çalışmıştık bir süre.
Sonra bir gün, açık unuttukları pencereden kaçtı kuş. Çok ağladı G. Sanki kuşun gidişine değil de, bizden bir adım önde olmasını sağlayan bir şeyi kaybedişine ağladı daha çok. Bir şey demedim üzgün diye. Sadece bir an, "Üzülme dedim, geri gelir belki." Gözyaşlarının arasından bakıp, bütün gülüşmelerimizi unutmuşçasına "sen nerden bileceksin ki?" diye yanıtladı beni, omuzlarını silkerek. Ben nereden bileceğim ki?
O ânı yeniden hatırlayınca kalkıp salıncağa yöneldim, "ben biraz sallanacağım" diyerek. İçlerinden kararını daha hızlı verebilmiş olanı gelip diğer salıncağı kaptı. Hayatımda o günkü kadar keyifle sallanmamıştım hiç belki de. Bilmiyorum ya da, bana öyle geldi. Belki bildiğim bir şeyi yaşıyor olmanın keyfiydi o, belki de değildi. Bak şimdi anlatırken bile bilmiyorum. "Hem zaten" diyorum yine, ben nerden bileceğim ki?
24 Haziran 2014 Salı
Film
Esintili başka bir yaz akşamı, bir ağaçtan diğerine uzanmış iplere asılı renkli ışıklarla donatılmış şenlikli bir bahçe gibi gözleriyle karşımda oturuyordu. Işıl ışıl, yemyeşil. İnsan öyle bir bahçede kötü şeyler düşünmemeli. Ama düşünüyordu işte. "Sen beni dinledin mi?" Dinledim mi? Bazı sorulardan koşarak uzaklaşabilme opsiyonu olmalı insanın. Ne cevap vermek, ne de vermemek kurtaramaz çünkü o ânı. "Gidelim diyordun işte" Güldü. Kolumda dolaştırdığım ellerimi fark edip ceketini çıkardı, dilinde sitemli bir sözle. "Hiç kaale almayacaksın beni değil mi?" "Ya kusura bakma, kafam bugünlerde biraz karışık da. Zaman, mekân kavramımı yitiyorum bazen." Garsona çay getirmesi için işaret etti. İlk çayımın geldiği gibi durduğunu o an fark ettim ben de. Bu ne kadar dalgın olduğumun en açık göstergesi. Az ilerde küçük bir çocuk koşturuyordu. Kalkıp peşinden koşabilirdim. Gidip uzun uzun yürüyebilirdim. "Evet seninle geliyorum" diyebilirdim. Ama yapmadım, hem de hiçbirini. Oturduğum yerden çocuğu izledim. Sonra da ellerimi.
Sanırım insan en çok kendine yabancılaşıyordu mutsuz olduğunda. Tüm olağan şeyler bir bir garipleşiyordu. "Neye bakıyorsun?" "Hiç" demiştim, "dalmışım." Yeni çayım gelmiş, bari bunu soğutmayayım. "Ne zaman boşalacak kafanın içi?" diye sormuştu birden. "Belki öldüğüm zaman" diyerek ufak bir gülümseyişle karşılık vermiştim, sorunun etkisi azalsın diye. Azalmamıştı. Çayımı içip, ceketi ona uzatıp kalkmıştım masadan. Arkama bakmadan yürümüştüm. Oysa o da bir film değildi.