11 Haziran 2014 Çarşamba

Üç

"Kolay gelsin" diyerek giriyorum dükkândan içeri. "Hoşgeldin kızım" diyor, "hoşbulduk" diyorum. Sanki alışverişe değil de ev oturmasına gitmişim. Çay koymaya mutfağa gidecekmiş gibi sandalyesinden kalkışını garipsemiyorum o yüzden. Raflara dizili çeşit çeşit otlara bakıyorum sonra. Ne alacağımı hatırlamıyorum. Bir ara dönüp kadına bakıyorum yine. Kadın da öylece, sanki ne olduğunu biliyormuş da, ben söylemeden konuya girmeyecekmiş gibi bakıyor bana durduğu yerde. Ona ne diyebilirim ki? Şimdi burada, açık kapıya bakarak ya da dışarı çıkıp gökyüzüne başımı kaldırarak "nefes alamıyorum" desem, ne olacak? Sanırım en çok o suskun çözümsüzlük anlarından korkuyorum artık. "Seni anlıyorum ama.."lar, "bak haklısın fakat..."lar, "hepsini unutacaksın inan"lar filan, o anlardan da beter. Ya da "boğazımda bir şey var, yutkunamıyorum" desem... Diyebilir miyim gerçekten? Bunu birine anlatmayı becerebilir miyim?
"Adını mı unuttun?" diye soruyor, ben öyle yüzünde başka bir diyarın kapısını görmüş gibi dalıp gitmişken. Toparlanıyorum hemen. En iyi yaptığım ikinci şey; iyi görünmek. Belki de üç, bilemiyorum. Birinciyi hiç sorma. "Ben aslında ne alacağımı bilmiyorum," diyorum. "Ama aradığım sakinleştirici bir şey." "Sakinleştirici" diye tekrarlıyor ardımdan. "Evet" diyorum dalgın dalgın. Sanırsın bir aktar değil de, teşhis koymaya çalışan bir doktor. Birkaç şey çıkarıp, bir sürü şey anlatıyor. "Ama en iyisi melisadır" diyor. "Melisa" diyorum, "ne güzel ismi var." Dudaklarını hafifçe kımıldatan ufak bir gülümseme. Hah diyorum içimden, şimdi "gel otur şuraya sen" diyecek, "ben gidip bir çay koyayım. Sonra da konuşalım." "Tamam," diyorum, "melisa olsun."
Elimdeki poşeti çocuk gibi sallaya sallaya geçiyorum sokaklardan. Bir sokağın köşe başında üçe kadar sayabilen bir çocukla karşılaşıyorum. Biiirr... ikiiii.... üüüççç... Saymayı bitirdikten sonra yüzüme bakıyor bir an. Dünyanın en komik şeyi üçmüş gibi gülüyoruz karşılıklı. Tekrar üçe kadar sayıp koşa koşa uzaklaşıyor yanımdan. "Üç" diyorum içimden, "üç" Çoktan geçip gitmiş olmalıydım içimi bunca sıkan o şeylerin arasından.

13 Mayıs 2014 Salı

Vapur

Çocuklarını parka götürmüş bir anne gibi, yüzümde uçuşan saçlarıma dokunmadan oturdum vapurun üst katında. Rüzgâr öyle esiyordu ki, gözlerimin önce bu esinti yüzünden yaşarmaya başladığını sandım. Hani böyle çok esince yaşarır ya insanın gözleri. Sonra ağlamaya başladım. Artık saçlarımı yüzümden çekmemek için başka bir nedenim daha vardı. Oysa hep, denizin üstünde ağlayan birinin fark edilmemesi gerektiğini düşünmüştüm. Fazla mı çocukça? Olsun.
Saçlarım böyle sağa sola uçuşup duruyor ve ben buna aldırmıyorken, ellerim bir boşluğun ortasındaymış gibi kalakalmışlardı kucağımda. Hani bir kötülük yapılıyormuş da, onlar da buna sessiz kalıyorlarmışçasına utançla. İkisi de birbirinden ayrı, birbirlerinin yüzüne bakmaktan alabildiğine kaçınıyormuşçasına. Olur öyle, kimsenin elleri masum değil bu dünyada sonuçta.
Ben ellerime eğmişken yüzümü, muhtemelen denize bakmaya gelmiş gibi yanıma yanaşmış, ama aslında yüzümü merak ettiğinden hiç şüphemin olmadığı bir küçük kız durdu karşımda. Başımı kaldırmıştım ama, saçlarım hâlâ yüzümdeydi. Uzun otobüs yolculuklarında, gün doğumundan sonra çalmaya başlayan kısık sesli radyolardan yayılan bir pop şarkısı gibi, "bak, kuşlar var" dedi. Saçlarımı yüzümden çekip önce ona, sonra kuşlara, sonra tekrar ona baktım. Bir çocuğun gülümseyişinde sizi her zaman karşıya güvenle geçirebilecek bir şeyler vardır. Ben de geçtim. Karşısı da bu taraftan hiç farklı olmasa da...

20 Mart 2014 Perşembe

Tekerleme

Bir tekerleme gibi diziyorum adımlarımı ardı ardına, cadde boyunca. Elbet bir yerde takılırım. Ben bütün tekerlemelerde takılırım çünkü. Gözümü bir yerden alamam bir an, ve...
Bir çocuğun elindeki oyuncak bebek kadar çıplak ayaklarına takılırım meselâ. Onun o çıplak ayaklarla adımladığı sokakları ayakkabılarla dolaşmak, takılıvermektir işte tekerlemenin bir kelimesine. "Al şu takatukaları" diye başlayıp ardından bir yerde düşüvermek.
Her sabah başı önünde "aman bir yanlış olmasın" diye yürüyen kadınların yanından, gözün bazen gökyüzünde, bazen bir adamın gözünde ya da o kadının üzerinde geçip gitmek. Sinirli adamların evdeki öfkesinin arta kalanından nasiplenmek, ablasının elinden tutmuş okula giden çocuğun evde unuttuğu defteri sen unutmuşsun gibi üzülmek belki. Sahi, o defter ne defteriydi? Soramadın. Üzüldün sadece. Zaten bir tekerlemeyi hakkıyla söyleyememek için en geçerli sebeptir bence üzülmek. Tekerlemeler neşeli zaman işidir çünkü. Biraz güleryüz ve inat. Her yanlışta bir daha, al baştan. Üstelik hiç unutmazsın da. Şaşırırsın belki ama unutmazsın.
Kim bilir belki bir tekerlemedir hayat da. Yani bütün bu yaşadıkların, tüm bu olanlar... O yüzden, hani sana "unutacaksın" diyorlar ya, sakın inanma.

9 Şubat 2014 Pazar

Ağlamıyorum

"Ağlamayacaksın değil mi?" diyor. Gözlerim buz tutmuş birer nehir, "ağlamayacağım" diyorum. Aklıma eski anılar geliyor.
Küçücük bir çocuğum. Annemle köye, anneannemlere gitmişiz. Bir süre orada kalmam gerektiği için annem beni bırakıp dönmüş. Beni oyalamak için bağ-bahçe gezdiriyorlar o sıra. Geri döndüğümde annemi bulamıyorum. Beklediğini, ama ben gelmeyince dönmek zorunda kaldığını söylüyorlar. "Keşke biraz daha bekleseymiş" diyorum, ağlamıyorum.
İlkokul üç ya da dördüncü sınıftayım. Çok fazla arkadaşım yok. Daha doğrusu var da, onun gibisi yok. O da kalkıp başka bir şehre taşınıyor. Her şeyin adaletsiz olduğunu düşünmeye başlıyorum. Ayağımı yere vura vura ağlamak istiyorum. Evlerinin önünde vedalaşıyoruz. "Tatilde gezmeye gelirsin" diyor annesi. Kelimelerin anlamını bilmiyormuş gibi birbirimize bakıyoruz. Sonra da birer suçluymuş gibi yere. "Ağlıyor musunuz?" diyor, kim olduğunu tam kestiremediğim bir ses. "Ağlamıyorum" deyip, koşarak uzaklaşıyorum.
Güneşli bir bahar günü, çalan telefonu korkarak açıyorum. Öyle korkarak ki, ne "alo" çıkıyor ağzımdan, ne de başka bir söz. Açıp bekliyorum öyle. Anneannem vefat etmiş, beni yoldan arıyorlar. Evde kalıp kardeşimle ilgilenmemi istiyorlar. Üzerimde mavi bir gömlek var. İnsan mavi gömlek giydiği günler kötü haberler almamalı. Hele de bir bahar günü. Ama alıyor işte. İşten izin alıp eve gidiyorum. Tencereye yağ, un koyup helva kavurmaya başlıyorum. Kardeşim geliyor mutfağa, "ağlıyor musun?" diye soruyor. "Ağlamıyorum" diyorum.
Durup yüzüme bakıyor ben tüm bunları düşünürken. Gözümdeki nehirlerin çözülmesinden korkuyorum. Bir ağlamaya başlarsam hepsine, her şeye birden ağlamaktan korkuyorum. Bunların hiçbirini ona anlatamadan başlayacak bir sağanağın altında kalmaktan en çok da. Ama ağlamıyorum. Çünkü karşımda deniz var. Çünkü bütün nehirler, şimdi olmasa bile elbet bir gün denize dökülecekler, bunu biliyorum.

5 Şubat 2014 Çarşamba

Hafıza

"İnsan yalnızlığın acemisi oldu mu, her yerde belli ediyor kendini" diye düşünüyordum, ütüsü çift şeritli bir yoldan hâllice gömleğine bakarken. Böyle anlarda gereksiz bir şefkat dalgası sarıyor içimi. Hani nerdeyse "çıkar, iki dakikada ütüleyeyim" diyeceğim. Demiyorum tabii. Pencereden bakıyorum onun yerine.
Dışarıda unutulmuş bir sonbahar sabahı var. Dün yaşanan yazdan kalma havayı, yeni doğmuş kardeşini gören bir çocuk gibi kıskanmış, yüzünü karartmış bir sabah. Çıkıp biri elinden tutmalı, "gel bak" demeli. Çünkü kardeşimi ilk gördüğümde bana öyle yapmışlardı. Yanımdaki devinimi fark edince çeviriyorum birden başımı. Kucağında bebek olan bir kadına yer vermiş, gidip çaprazımızda bir yerde durmuş. Sanki düşündüklerimden haberdarmış gibi bir gülümseme var yüzünde. Hem utangaç, hem affetmiş, hem de bu ilk değilmiş gibi. Hiç öyle bir gülümseme gördün mü ömründe bilmiyorum. Umarım ölmeden bir defa olsun rastlarsın öyle bir gülümsemeye.
Ben gözümü daha ondan ayırmamışken, yanımdan küçücük bir elin bir kuş misali omzuna konduğunu gördüm. Ben başımı çevirene kadar annesi çekti hemen. Elimi uzattım ben de, koydu ellerini avcuma. Hâlâ bir bebeğin bu kadar küçük elleri olmasına şaşırıyorum, yalan değil. Belki de bu yüzden şaşkınlıklarımın çoğundan kimseye bahsetmiyorum. Söylersem gülecekler bana da, "hadi canım" diyecekler... desinler. Ama yine de söylemiyorum.
Bir sonraki durakta iniyor. Ardından bakıyoruz annesinin kucağındaki bebekle birlikte. O yolu daha önce yürümüş gibi ilerliyor adımları. Bir yolu daha önce yürümüş insanları tanırım. Aynı yolu birkaç kere yürümüş her insan, kendi gibi birini tanır zaten kolaylıkla, konumuz bu değil. Bugünden sonra, dönüp duracak bir görüntü daha var artık hafızamda. Ama konumuz bu da değil. Asıl ben hafızamdaki bu kadar görüntüyle ne yapacağım bundan sonra?

6 Ocak 2014 Pazartesi

Dolunay

Bir adam geçti sokaktan. Yağmurun ardından taşlara serilmiş o ıslaklığı ve çukurlara birikmiş yağmur sularını parlatan sarı ışıkların altından geçip gitti bir adam. Sana benzemiyordu. Zaten hiçbir yere bakmadı, gökyüzüne bile. Belki baksaydı beni de görecekti, kenara sıyrılmış perdelerin bir köşesinde. Ama dedim ya, bakmadı. Sanırım aklı saatteydi sadece.
Evet, saat hayli geç olmuştu. Pencereden sokağa bakmak için bile geç. Adam sokak boyunca yürüdü, köşeden döndü. O görüntüyü, benden başka bir de kediler izledi sonuna kadar. Sonra bir sanat filmi gibi uzun, sessiz bir sokak kaldı pencerenin önünde. Bir de ben ve kediler. Hiçbirimiz yerimizden kımıldamadık. Sen olsan sıkılırdın. Eskiden olsa ben de sıkılırdım. Şimdi zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmıyorum pek. Saatlerce gözümü ayırmadan bir yere bakabilirmişim gibi geliyor bazen. Artık misafire de bağlanmıyor bu bakışlarım hem. Eskiden bir de çay çöpü vardı... Ah, çay demişken...
Bugün eve gelirken küçük bir kıza rastladım sokakta. Görsen, gözleri tıpkı sen. Elinde iki ekmek. Şimdiki çocuklar ekmeğin ucunu koparmıyorlar, biliyorsun. Camdan içeri "anne suuuu" diye de bağırmıyorlar. Zaten ben de sadece bir kere bağırmıştım. Annem bir şeylerle uğraşıyordu o sıra. O "geç kendin al"ı duyduktan sonra daha da tekrarlamamıştım. Ben bunları düşünürken, sanki konuşuyormuşum da, anlattıklarımdan sıkılmış gibi hızla yanımdan geçip gitti çocuk. O gittikten sonra göğe kaldırdım başımı. Dolunay vardı. Umarım dolunayı görmen için birileri seni dürtmemiştir bu akşam. Sokaktan geçen o adama mı benzedin sen de yoksa? Hadi bir yolunu bul ve hâlâ gökyüzünden umudunu kesmediğini söyle bana.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Park

"Gelecektir parka yalnızlığı duyan" Edip Cansever

Bir kasım öğleden sonrası, yağmurun ardından parıldayan çıplak ağaç dalları gibi göğe uzanmış kirpikleriyle bana bakıyor. Rengini belki kendisinin bile unuttuğu gözlerini, titreyen ellerinin peşine takıp, saçımı okşuyor. "Kızıma benziyorsun" Birinin kızına benzemek nasıl bir duygu bilmiyorum. En son ben küçükken bir kadın, torununa benzetmişti beni; sarılıp öpmüştü. "Torunun nerede ki?" diye sormuştum da, "uzakta" demişti. Şimdi ona soramıyorum ama kızının nerede olduğunu. Korkuyorum. Hayat bazı soruları sormanın ne kadar tehlikeli olabileceğini öğretiyor insana çünkü. O yüzden kızına benziyorum o anda. Hatta kim bilir, kızı bile oluyorum belki.
Kalkıp yanına oturuyorum bir zaman sonra. Elim ellerinin arasında ama dilimde söz yok. Yüzümdeyse başka anlamlara gelmemesine dua ettiğim bir gülümseme. "Ben de anneanneme benzetsem mi onu?" diye düşünüyorum. Birini sevdiğin birine benzetmek güzel de, ya ölmüş bir sevdiğine benzetmek? Oysa anneannem hep güzeldir. Dal gibi incecik, nasırlı ellerini birbirine sürtüşündeki melodiyi de duymasan hani, gencecik. Yaramazlık yaptığımda peşimden gülerek koşacak kadar da genç üstelik. Ama tedirginim işte yine de. Tedirgin olduğum zamanlarda hep yaptığım gibi başka şeylerden konuşuyorum yine.
"Evli misin?" diye soruyor birden, ben havadan sudan bahsederken. Şu hayatta en hazırlıklı olduğum sorulardan biri bu artık. "Hayır" diyorum gülerek, "değilim" Bir şey anlatacak belli ki ama vazgeçiyor. Başını sallıyor uzakta oynayan çocuklara bakarak. "Ben artık gideyim" diyorum, bir süre onun bu sallanışını izledikten sonra. "Güle güle kızım" diyor ellerini ellerime sararak. Birkaç gün sonra yine görüyorum onu, aynı bankta. Hava yine üşüdü üşüyecek diye meraklanılacak bir kıvamda. O görmüyor beni. Ellerindeyse yine, hiç varolmayan kızına benzettiği başka bir kadının elleri.

15 Kasım 2013 Cuma

Kış geldi

Tenefüse çıkan çocuklar gibi neşeyle içeri doluyor rüzgâr, açık pencerelerden. Belki de sırf bu nedenle, "güzel şeyler olacak" diye geçiriyorum içimden. Ellerime bakıyorum sonra. Onlar gezmeye götürülmemiş iki çocuk olmuş, küskün, sıkkın kalakalmışlar sanki kucağımda. Arada bir, evin o kullanılmayan sessizliğinin ortasında dolanıp duruyor, bazen de gidip birkaç kitaba dokunuyorlar. Bir kurşun kalemle, aklıma, içime takılan yerlerin de altını çizerek üstelik. Sadece bunun için bile minnettar olabilirim aslında onlara. Sonra bir müzik açıp yüzümü sarmaladıkları için, saçlarıma dolanıp bir bardak çaya uzandıkları ve seni hiç hatırlatmadıkları için de. Ya da belki ben öyle sanıyorum. Sadece bana anlatmıyorlar.
Sokağa çıkıyoruz o gün, sen gittikten sonra ilk defa. Hep şaşkın ve korkak duruyorlar yol boyu, ceplerimin kuytusunda. Selam vermeye zorlandıkça annesinin ardına saklanan çocuklar gibi, çıkmıyorlar hiç oradan. Oysa başka çocuklar da var sokaklarda, yüzlerinde yazdan kalma bir gülümsemeyle dolanan. Üstelik dondurma sonrası gibi rengârenk bir gülümseme. Ama bakmıyorlar hiçbirine. Hep daha uzakta duruyorlar hayattan, giderek daha çok. Sende böyle olmuyor değil mi? Biliyorum, olmuyor. Ama sen yine de böyle anlatma. Ben anlarım belki ama, onlar...
Sonra akşam oluyor. Olabilecek daha iyi bir şey bilmiyormuş gibi gün, elinden gelen bir tek buymuş gibi, birdenbire. Erkenden kararıyor gökyüzü. "Kış geldi" diyor birileri, gülümsüyorum. "Kış geldi" diyorum. Karanlık sokaklarda bile ceplerimden çıkarmadığım ellerimle uzun bir kışı bekliyoruz. "Belki de bize tüm bu olanları ancak uzun bir kış unutturabilir" diyorum. "Ya da biz bu uzun geçecek kışı ancak bunlarla unutabiliriz." "Kış geldi" diyorum bu kez sayıklar gibi, yolun kenarına sığınarak, gidip yeni kitaplar almalı. Hem belki zamanı da gelmiştir artık, ellerimi de ceplerimden çıkarıp eldivenlerle sarmalı.

22 Ekim 2013 Salı

Pencereden dışarı bakıyorum

"Neden?" diye soruyor. Gözlerim açık pencerede, sessizce dinliyorum söylediklerini. Dışarıda herkesi sarıp sarmalayacak bir rüzgâr. Nedenini ben de bilmiyor, ama niyeyse biliyormuş gibi yapıyorum. Masa örtüsündeki çiçek desenlerini sever gibi parmaklarımı üzerinde gezdirirken umut dolu cümleler kuruyorum ardı ardına. Sonra annemin çiçekleriyle konuştuğunu söylüyorum. Gözlerine bakmıyorum. Çünkü gözlerine bakarsam anlar. Gözlerine bakmadan da anlar ama konu bu değil. Eğer bakarsam ben de devam edemeyeceğimi anlarım. Bardağımdaki çay soğumuş, yarım. Değil çay içecek, yutkunacak gücüm yok o an. Varmış gibi yapıyorum. Pencereden dışarı bakıyorum.
Sonra uzun, upuzun bir sessizlik oluyor. Hani çocuksun, bir pazar sabahı herkesten evvel uyanmışsın ve kimsenin bölmediği o sessizlikte duruyorsun öyle. Sonra çok sürmüyor ve kalkıp hayata karışıyorsun. Çünkü çocuksun ve hayata karışmak için bir nedene ihtiyacın yok. Herhangi bir güce de. Oysa şimdi bir kelime söylemek için bile düşünüyorsun saatlerce. "Çayları tazeleyeyim" diyor. Pencereden dışarı bakıyorum.
Havanın kaç derece olabileceğini düşünüyorum o mutfağa gittiğinde. Acaba yağmur yağar mı? Hay Allah, balkonda da çamaşırlar vardı. Bir kuş sürüsü geçiyor uzaktan, o sıra. Adlarını bilmiyorum. Aklıma gelen şiirin kime ait olduğunu da. "Bilmediğim ne çok şey var" diye düşünüyorum. Ve cevaplanmamış ne çok soru. Elinde iki bardak çayla gelip oturuyor masaya. O ana kadar içimde muhafaza etmeye çalıştığım şey dökülüyor dudaklarımdan, çayları da görünce. "Aslında ben..." diyorum, "niye olduğunu bilmiyorum." Sonra bütün merak ettiklerimiz oradaymış gibi, pencereden dışarı bakıyorum yine.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Fotoğraf

"Şurada durun bakayım. Düzgün durun!" Kardeşimle ikimizin yüzünde de aynı şapşal gülümseme, poz vermişiz. Bir bayram arifesiydi sanırım. Evet evet, kesinlikle öyleydi. Üzerimizdeki yeni kıyafetlerimizden de belli bu. Çekilen fotoğraf bir mektupla birlikte postalandı sonra. Köyde, fındık bahçesine bakan odalardan birinin duvarında asılı o tabelaya gidip eklendi. Ben her yaz köye gittiğimde gördüm o fotoğrafı duvarda. Hatta yıllar sonra bir gün "bizde bile yok bu fotoğraf" dedim. Onlar için çektirilmişti çünkü, yeri sadece onların gözleriydi.
Şimdi düşününce, benim fotoğraflarım bir tek oradayken kıymetliydi sanki. Anneannem nasırlı elleriyle onları düzenlerken, sonra karşısına geçip uzun uzun hepsine bakarken, hep önemli hissettim kendimi ben. Belki bir daha hiç hissetmediğim, hissetmeyeceğim kadar önemli hem de. Sonrası işte, bildiğin hikâye. 
Ben bir daha hiç o fotoğraflardaki gibi olamadım. Bazen daha fazla, bazen çok daha eksik, ama hiçbir zaman oradaki gibi değil. Çünkü kimse varlığını bile unuttuğu bir fotoğraftaki kadar mutlu olamaz. Önce bunu öğrendim, sonra anneannem gitti. Şimdi oradaki fotoğraflarım da en az benim kadar yalnız ve kederli.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Neyse

Tam kıvamında bir bahar akşamıydı. Rüzgâr saçlarımı hafifçe savurup uzaklaşıyordu yanımızdan. Ve az ötemizde güneş, o kuzguni vedasını etmeye hazırlanıyordu yine. Deniz kenarında oturmuş sessizliği imtihan ediyorduk. Gözlerimiz salınıp duran birer sandalmış gibi hiç ayrılmıyordu denizin üzerinden. Hani öyle ki, gökyüzüne baksak birer kuş olacaklardı nerdeyse. İnsan gözlerini bir kuşa benzetir mi hiç? Niye benzetmesin, değil mi? Gerektiğinde bir kuş kadar özgür olabilir insanın gözleri. Eller öyle değil meselâ. Uzanıp tutamayabilir hep yakınında olmak istediği elleri. Ya da kalp, ne bileyim, karaciğer filan... hiç özgür değiller ki.
Tam o sıra, uzattığı mendillerle gelip karşımda duruyor iki kız çocuğu. "Bu çocukların elleri," diyorum içimden, "özgürler mi meselâ?" Onlar başka birine yönelmişlerken, terliklerini sürüyerek giden ayaklarına bakıyorum arkalarından. "Yok," diyorum kendi kendime söylenir gibi." Sonra dönüp, ne düşündüğümü anlamaya çalışarak dikkatle bana bakan gözlerini buluyorum. Hiçbir şey söylemiyorum ama, sadece bakıyorum bir süre. Sonra gülümseyip tekrar dönüyorum yüzümü denize.
Orada öylece uzun süre oturuyoruz, konuşmadan. Ben yine çok berbat bir gün geçirmişim, muhtemelen onunkinin de benden bir farkı yok. Ama yüzünde o her zamanki anlayışlı gülümseme. Sonra her şeyi unutabilirmişiz gibi kalkıp yürüyoruz uzun uzun. Bazen sadece yürümek iyi geliyor çünkü, sadece yürümek... Bunu ona söylemiyorum. Artık bazı şeyleri kimseye söylemiyorum. Konuşmazsam sanki... Neyse, bazen kelimelerimin bile özgür olamadığından bahsetmek istemiyorum şimdi.

13 Ağustos 2013 Salı

Akşam

Sıcak bir yaz günü, akşamüzeri, cam kenarında oturuyoruz. Pencere ardına kadar açık. Sokakta oynayan çocukların sesleri, çok tanıdık, eski bir şarkı gibi doluyor odaya. Neredeyse o şarkıya eşlik etmek için biz de katılacağız aralarına. Oysa sadece birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Az ötemizden bulutlar, kuşlar geçiyor. Sonra usulcacık bir yağmur.
Karşı evin balkonunda asılı çamaşırlara bakıyorum yağmurla birlikte. "Islandılar," diyorum, "haber vermeli kadına." Dalgın dalgın başını sallıyorsun. Kalkıp birer çay daha dolduruyorum. Çünkü berbat bir gün geçirmişim ve kelimeler benden çok uzaktalar. Orada, öyle uzun süre oturuyoruz hiç konuşmadan. Sadece bir ara yutkunup, "sanırım bütün gücümü güçlü görünmek için harcıyorum" diyorum sana. Sonra da bu cümle güçsüzlüğümün kanıtıymış gibi susuyorum bir süre. "Keşke bir kitaptan alıntı olsaydı bu cümle" diye de ekliyorum ardından. Çünkü sen de biliyorsun, insanın kendine ayırdığı cümleler hep daha çok can yakıcı olmuştur, hele bir yerde de okumamışsa. Ben çay bardağına uzanırken karşı evin balkonunda çamaşırları toplayan kadını farkediyorum. Gözlerimi kaçırıyorum hemen. Haber vermedim diye suçlu hissediyorum sanki kendimi. Bunu sana da söyleyemiyorum.
Sanırım o akşam, ömrümün en uzun akşamı oluyor. Sana da öyle mi geldi, bilmiyorum. Yağmur durmaksızın, usulca yağmaya devam ediyor. Ve ben, o cam kenarında bütün bir ömrümü geçirebilirmişim gibi hissediyorum birden. Oysa hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor. Belki de insanın canını en çok yakan, bunu bile bile, başladığı her yeni şeye uzun bir ömür biçmesi oluyor. Sonra bitiyor... akşam yani. Sanırım akşamlar, bu dünyadaki her şeyden daha çabuk bitiyor.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Yaş

Açık pencerelerden hafif bir rüzgâr eşliğinde kuş sesleri doluyordu odaya. Elimde kahvaltılıklarla, mutfakla salon arasında mekik dokuyarak katılıyordum ben de bu akustik şarkıya. Olsa olsa keyifli bir dinleyici olarak tanımlanabilirdi varlığım ama, yine de ne bileyim, önemli hissediyordum kendimi. O şarkının sadece kendisi için çalındığını bilen bir dinleyici gibi mutluydum. Elimdeki domates tabağıyla masaya yaklaşırken, birdenbire sevimli bir çocuk yüzü belirdi gözlerimin önünde. O ânı bir şeye benzet deseler yani, hiç tereddütsüz, bir çocuk yüzüne benzetirdim. O günün sabahı böyle başlamıştı işte.
Sonra sokağa çıktım. Deniz kenarına yürüyüp, bir köşesinde orta yaşlı bir kadının oturduğu bankın diğer köşesine de ben oturdum. Yaş tahminiyle ilgili pek başarılı değilimdir, o yüzden orta yaş diye konuya girdim. Bildiğim tek yaş tanımı, olduğundan büyük görünenler için söylediğim "otuz yaşında gibi" cümlesiydi ki, onu da otuz yaşıma girdiğimde söylemekten vazgeçtim. Ama kadının yüzünde her dakika başka bir zaman dilimini görür gibiydim. Yedi, yirmi, elli... Ona dikkat etmemin sebebi de buydu sanki.
Yanına otururken gayri ihtiyari yüzüme bakıp gülümsediğinde, kesinlikle yirmi yaşlarında bir genç kızdı mesela. Az evvel sevgilisinin yanından ayrılmış da, beraber geçirdikleri zamanı tekrar tekrar hatırlarmış gibi hülyalı bakmaya başladı kuşlara. Elindeki simidi parçalara ayırıp onlara atarken de, bir çocuk oldu, yedi yaşında. Paylaşmayı bilen her çocuk gibi, simidinin  yarısını koparıp bana verdi sonra, nasıl yapıldığını gösterirmiş gibi diğer yarıyı kuşlara yem yapmaya devam ederek. Oyun arkadaşı oldum bir anda.
Simitler bittikten, kuşlar son kırıntıları da alıp gittikten sonra, iyi günler dileyerek usulca kalktı banktan... elli yaşında. Düşündüklerimi sezmiş gibi, "zaman çok çabuk geçiyor" dedi yürümeye başlamadan. Yüzümde, suç işlerken yakalanmış bir çocuk edâsı, bir de tabii, ne diyeceğini bilememenin o garip sancısıyla gülümsedim sadece. Ben kaç yaşındaydım o an bilmiyorum ama, o kadın kesinlikle hangi yaşta olmak istiyorsa orada oluyordu bir anda. İşte o cümle de, bunu anladıktan sonra aklıma geldi. Ne güzel demişti Murathan Mungan, Mutfak kitabında. "Saçmalama! Hiçbir kadın elli yaşında değildir."

29 Nisan 2013 Pazartesi

Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor.*

Pencereye vuran güneşin bir gölge olarak koltuklara yansıttığı sardunyaların salınışına bakılırsa, hafif esintili bir hava var dışarıda. Üstelik kuşları cıvıldaştıracak kadar da güzel. Bense, gün neredeyse bitmek üzere olmasına rağmen, sardunya gölgeleriyle ve kitaplarla dolu o koltuktan hiç kalkmamışım daha. Bu yüzden dışarıda neler olduğu hakkında tahminde bulunabiliyorum sadece. Zaten ah o içimde dolanıp duran tahminler... kelimeleri israf edip durduğum yegâne yerler.
Yıllar önce yine böyle bir bahar günü, başka bir pencere kenarında oturuyordum. Kelimeler içimi, dağılan bir okulun bahçesine benzetmişti. Annemse, kahvaltı masasının başında, çay kaşığıyla bardakta anlamsız sesler çıkarıyordu, bir enstrümanı yeni çalmaya başlayan biri gibi. "Bir şey söylemeliyim," diyordum kendi kendime, "bir şey söylemeliyim." Böyle düşündükçe daha çok susuyordum.
Anneannemi yeni kaybetmiştik daha. Ve ben o günden beri ne zaman anneme bir şey söylemek istesem, söze "anne" diye başlamaya korkar olmuştum. Sanki öyle hitap edersem, ona acısını hatırlatacakmışım gibi hissederdim nedense. Boğazımda düğümlenirdi bütün kelimeler. Böyle bir acı, hem de bu kadar yeniyken üstelik, zaten hatırlatmaya ihtiyaç duymazdı tabii, biliyordum. Fakat yine de işte, konuşamaz olmuştum.
Sonra ne zaman ve nasıl geçtim o kapıyı bilmiyorum. Ama geçtim. Şimdi başka kelimelerin kapısında dururken aklıma geliyor hep o günler. Konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk oluyorum sanki yeniden. Ama o zaman bile bu kadar zor değildi herhâlde söylemek. Çünkü kelimelerin kendisinden de, anlamlarından da korkmaz bizim gibi, hiçbir bebek.


*Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ından

24 Nisan 2013 Çarşamba

Yağmur akşamı

Ne zaman çiçeklere su versem yağmur yağmaya başlıyor. Ne alâkası var bilmiyorum, ama böyle. Herkes dizlerindeki ağrıdan anlayacak değil ya diyorum yağmuru. Benim ki de işte... Yine lafı dolandırıyorum değil mi? Aslında anlatmaya başlamam gereken yer, pencereyi açıp yağmura eşlik edişim. Akşam sessizliğinin içinde, damlaların belirsiz bir ritimle ortalığa yaydığı o müziğe kulak kabartırken, aklıma düşen başka bir akşama geçmeliyim ardından da. Çünkü bahsi geçen yağmur, o akşamı çağrıştırıyor. "Demek ki anılar" diyorum içimden, "şarkılara olduğu gibi, yağmurlara da siniyor."
Dün gibi hatırlıyorum, çay bardaklarında dolanan kaşık seslerinin arasında usulca çıkıyoruz odadan. Bahçede yine öyle bir yağmur. Yaptığımız en büyük çılgınlık bu o anda. Tam yedi yaşındayım. Bahçedeki çocuk kalabalığının en küçüğüyüm ama, yağmurun altında, annemlerden gizli, delice koşturabilecek kadar büyümüşüm yani. Zaten büyümek, benim için o zamanların en büyülü kelimesi. Hani diyebilirim ki, o ara He-man bile gözümde, benden büyük bütün çocuklardan daha sıradan biri. İşte böyle, o akşam o bahçede, döne dolaşa ıslanıyoruz bir güzel. Yağmurun bize anlattığı çok komik bir öykü varmış gibi delice gülüşerek üstelik. Sonra içeri girip, biraz kurulanarak, hiçbir şey olmamış gibi dönüyoruz odaya. Bakma böyle söylediğime, "hiçbir şey olmamış gibi" tanımı, o zaman bile çok saçma.
Şimdi diyeceksin ki, "bu çocukça anıyı niye anlattın bana?" Üstelik güneşli bir bahar gününde ve yağmurun çok uzağında. Bilmem... Belki anlatırsam dedim, gözümde büyüttüğüm birçok şey, yine o zamanlar olduğu gibi sıradanlaşıverir. Ya da ne bileyim, hatırlamanın kudreti diye bir şey vardır belki ve bunu bilmekle insan her şeyin üstesinden gelebilir. Ben gidip camı açayım en iyisi. Kim bilir, belki de güneşli bir bahar gününün, yağmurlu bir akşamdan daha fazla söyleyecek şeyi olabilir.