Son anda kurtulduğum o delice yağmur dışında hiçbir şey yok sokaklarda. Mahallenin kedileri bile. Yağışı romantikleştirmekte pek ısrarcı olan sarı ışıkları yanıveriyor birden sokak lambalarının, ben bu ıssızlığa bakarken öyle. Evlerde çekilen perdelerin, o sarı ışıklarla desteklenişine kadar gelmiyor bence akşam. Bazen de bitmiyor. Delice uzayıp gidiyor öyle.
Ben böyle ışığa, yağmura, akşama dalıp gitmişken, derinden gelen o tanıdık müziğin, çantamın içinde çalan telefonum olduğunu anlamam biraz zaman aldı tabii. Mesela telefon kapanana kadar. Arayan ısrarcıydı oysa. Yeniden çaldığında isteksizce açtım telefonu. Uzun, gereksiz, bir sürü detayla dolu konuşmaları dinlerken yapabildiğim tek şey, aldığım kitapların arkasındaki etiketleri çıkarmaktı. Kitaplarda en sevmediğim şey zaten bu etiketler. "Efendim?" diyor telefonun diğer ucundaki ses. Hay Allah. Sonra bir mucize gibi konuşma da, yağmur da kesiliveriyor birdenbire.
Birdenbire oluveren güzel şeyler deyince aklıma hep yağmurlu başka bir gün geliyor. Köy evinin çinko damında gürültülü bir şarkı çalan o yağmurlu gün. Günün tam ortasında namaz kılan anneannemin, bir ara yüksek sesle okuduğu duadan gereken mesajı alıp, ocaktaki yemeğin altını kısıyorum gidip. Sonra yine pencere kenarına, yağmur sebebiyle gelemeyecek misafirler için üzülmeye dönerken, bir anda karşımda buluyorum onları. Bulmak... ne güzel kelime değil mi? Oysa biliyorsun, şimdi burada vakit akşam. Ve ben bildim bileli akşamlar, nedense hep eşanlamlı gitmelerle.
13 Ocak 2013 Pazar
10 Ocak 2013 Perşembe
Kar
Okumayı yeni öğrenen bir çocuğun hecelediği kelimeler gibi oturuyorduk koltuğun birer köşesinde. Dışarıda kar yağıyordu. Ve ne zaman kar yağsa, ben hep aynı ânı hatırlıyordum nedense. Köy evinin güneşliğinden, harmanı kaplamış yarım metre karın içine gömülüyorum yüzüstü. Kalıyorum öyle bir süre. Gerçekten yaşadım mı böyle bir ânı, onu bile bilmiyorum. Ama hatırlıyorum işte.
Tam o sıra, bir fısıltı gibi "Uzun zaman oldu," dediğini duyuyorum onun. Bense hâlâ çıkamamışım düştüğüm yerden. Neden sonra, "Evet," diyorum, "çok küçüktüm daha o zamanlar." Tabii yarısını içimden. Çünkü o bilmiyor düştüğümü. İnsan düştüğünü herkese söylemez... zaten söylememeli de. Sonra yine susuyoruz. Kar da sanki suskunluğumuzu bastırmak ister gibi yağmaya devam ediyor öyle.
Aramızda kalmasını istediğimiz bir şey varmış gibi sıkı sıkıya kapalı pencerelerin önü, bütün o beyazlığa inat, çiçeklerinin renklerinden vazgeçmemiş sardunyalarla dolu. Sardunyaların herkese hatırlatacağı bir şeyler vardır muhakkak, iyi ya da kötü. Mesela bir bahar sabahı... Neyse... bunu anlatmayacağım elbet şimdi.
Suskunluğu aynı anda bitirmeye karar verip de bir karmaşa yaratmayalım diye, sessizce kalkıp çay koymaya gidiyorum mutfağa. O, "nereye" diye sormuyor, ben de "çayın nasıl olsun" diye. Elimde bardaklarla birlikte geldiğimde gülümsüyoruz birbirimize. Nezaketen değil, sebepsizce. Sonra diyorum ki birden, "ben kara gömülmüştüm bir keresinde..."
Tam o sıra, bir fısıltı gibi "Uzun zaman oldu," dediğini duyuyorum onun. Bense hâlâ çıkamamışım düştüğüm yerden. Neden sonra, "Evet," diyorum, "çok küçüktüm daha o zamanlar." Tabii yarısını içimden. Çünkü o bilmiyor düştüğümü. İnsan düştüğünü herkese söylemez... zaten söylememeli de. Sonra yine susuyoruz. Kar da sanki suskunluğumuzu bastırmak ister gibi yağmaya devam ediyor öyle.
Aramızda kalmasını istediğimiz bir şey varmış gibi sıkı sıkıya kapalı pencerelerin önü, bütün o beyazlığa inat, çiçeklerinin renklerinden vazgeçmemiş sardunyalarla dolu. Sardunyaların herkese hatırlatacağı bir şeyler vardır muhakkak, iyi ya da kötü. Mesela bir bahar sabahı... Neyse... bunu anlatmayacağım elbet şimdi.
Suskunluğu aynı anda bitirmeye karar verip de bir karmaşa yaratmayalım diye, sessizce kalkıp çay koymaya gidiyorum mutfağa. O, "nereye" diye sormuyor, ben de "çayın nasıl olsun" diye. Elimde bardaklarla birlikte geldiğimde gülümsüyoruz birbirimize. Nezaketen değil, sebepsizce. Sonra diyorum ki birden, "ben kara gömülmüştüm bir keresinde..."
18 Aralık 2012 Salı
Telefon
İnceden bir yağmur yağmaya başlamıştı ben sokağa çıktığımda. Saat, en kötü ihtimalle, bir akşam yemeği sonrasına denk düşüyordu, ışığı yanan evlerin misafir odalarında. Ya da düşmüyordu, bilmiyordum. Ama soğuktu hava. Sokak lambalarının aydınlattığı, kedilerin amansız bir umursamazlıkla dolaştığı kaldırımların hepsini geçiyordum, taşların renklerini hiç birbirine karıştırmayarak. Önce griler, sonra pembe, önce griler...
Her şeyin bir anlamı mı olmalı illâ? Yoktu. Belki de hiçbir şeyin anlamı yoktu o akşam. Benimle öyle önemsemez konuşmanın mesela. Sorduğum soruya, pencereye yansıyan gölgen dışında bir karşılık bulamayışımın. Ya da ne bileyim, o gün içtiğim çaylardan hiç tad alamayışımla, durduk yere elimin sigaraya uzanışının. Yok yok, öyle olmalı mutlaka. Önce griler, sonra pembe. Önce griler...
İşte ben böyle önemli bir mevzu üzerinde ağır adımlarla ilerlerken çaldı telefonum. "Açmayayım" dedim kendi kendime, "çalar çalar susar" En son böyle yağmurlu bir günde çalan telefonda pek de güzel bir haber vermemişti arayan. Yağmurlu günler, kaldırımlar, çalan telefonlar... "Şairin elbet böyle bir anla ilgili de söylediği iki çift sözü vardır" dedim kendi kendime. Yani yalnız değilimdir. Ama emin olamadım. Bir şair ne bilsin ıslanmış kaldırımların renklerinin anlamsızlığını. Bir renge elli çeşit elbise giydiren adamlar... Çalan telefonla kesilen cümlemi atıverdim mazgaldan aşağıya. Öyle bir cümle bana bir daha lazım olmazdı nasılsa. Telefon çaldı yine... sonuna kadar.
Sokağın ana caddeye açılan köşe başında durdum bir müddet. Kalabalıkta annesini kaybetmiş bir çocuk kadar şaşkın, etrafıma bakınarak. O çocuğun annesini kaybettiğinden emin olmayı beklemesi gibi, etrafta kimsenin olmadığından emin olup da, ağlamaya başlayana kadar...
Her şeyin bir anlamı mı olmalı illâ? Yoktu. Belki de hiçbir şeyin anlamı yoktu o akşam. Benimle öyle önemsemez konuşmanın mesela. Sorduğum soruya, pencereye yansıyan gölgen dışında bir karşılık bulamayışımın. Ya da ne bileyim, o gün içtiğim çaylardan hiç tad alamayışımla, durduk yere elimin sigaraya uzanışının. Yok yok, öyle olmalı mutlaka. Önce griler, sonra pembe. Önce griler...
İşte ben böyle önemli bir mevzu üzerinde ağır adımlarla ilerlerken çaldı telefonum. "Açmayayım" dedim kendi kendime, "çalar çalar susar" En son böyle yağmurlu bir günde çalan telefonda pek de güzel bir haber vermemişti arayan. Yağmurlu günler, kaldırımlar, çalan telefonlar... "Şairin elbet böyle bir anla ilgili de söylediği iki çift sözü vardır" dedim kendi kendime. Yani yalnız değilimdir. Ama emin olamadım. Bir şair ne bilsin ıslanmış kaldırımların renklerinin anlamsızlığını. Bir renge elli çeşit elbise giydiren adamlar... Çalan telefonla kesilen cümlemi atıverdim mazgaldan aşağıya. Öyle bir cümle bana bir daha lazım olmazdı nasılsa. Telefon çaldı yine... sonuna kadar.
Sokağın ana caddeye açılan köşe başında durdum bir müddet. Kalabalıkta annesini kaybetmiş bir çocuk kadar şaşkın, etrafıma bakınarak. O çocuğun annesini kaybettiğinden emin olmayı beklemesi gibi, etrafta kimsenin olmadığından emin olup da, ağlamaya başlayana kadar...
29 Kasım 2012 Perşembe
Gökyüzü
Bir suçlu gibi geçiyorum o akşam sokaklardan. Başımı kaldırıp gökyüzüne hiç bakmıyorum bile. Belki de yerinde değil gökyüzü, ne biliyorum? Belki insanların ondan habersizmiş gibi geçip gitmelerinden sıkılmış canı, çekmiş gitmiş başucumuzdan... olamaz mı? Pencereler mesela, belki de şimdi o yüzden böyle sıkı sıkıya kapalı. Sardunyalar renk renk dizilmişken önü sıra, sessiz sedasız kollarını kavuşturmuş oturuyor dört duvar arasında.
Oysa çocuklar dönüyor okuldan. Ve bir kadın, elinde alışveriş poşetleriyle. Abisinin okula gidişini kıskanan bir küçük kız var mesela, heyecanla bekliyor akşam olmasını, boya kalemlerini dağıtarak dört bir köşeye. Sonra perdeler çekiliyor evlerde, ışıklar yanıyor tek tek. Mutfak camlarından, tencere kenarına iki kere vurulan kaşık sesi yayılıyor, sokağın azarlanmış çocuk sessizliğine. Ne garip, gökyüzü hâlâ yok bütün bu olan bitenin içinde.
"Şimdi eve gideceğim" diyorum içimden, "ışığı yakacağım." Bütün gün ne olmuşsa bir bir hatırlayacağım. Kızacağım bazen kendime, bazen utanacağım. Bazense aptal bir gülümsemeyle öyle kalakalacağım. Sonra seni düşüneceğim yine, hiç de gereği yokken. Yüreğim yine bir kuş olup çırpınacak. Koskoca bir gün, başını hiç göğe kaldırmamış birinin göğsünde bir kuş... elbet öyle kanat çırpacak.
Oysa çocuklar dönüyor okuldan. Ve bir kadın, elinde alışveriş poşetleriyle. Abisinin okula gidişini kıskanan bir küçük kız var mesela, heyecanla bekliyor akşam olmasını, boya kalemlerini dağıtarak dört bir köşeye. Sonra perdeler çekiliyor evlerde, ışıklar yanıyor tek tek. Mutfak camlarından, tencere kenarına iki kere vurulan kaşık sesi yayılıyor, sokağın azarlanmış çocuk sessizliğine. Ne garip, gökyüzü hâlâ yok bütün bu olan bitenin içinde.
"Şimdi eve gideceğim" diyorum içimden, "ışığı yakacağım." Bütün gün ne olmuşsa bir bir hatırlayacağım. Kızacağım bazen kendime, bazen utanacağım. Bazense aptal bir gülümsemeyle öyle kalakalacağım. Sonra seni düşüneceğim yine, hiç de gereği yokken. Yüreğim yine bir kuş olup çırpınacak. Koskoca bir gün, başını hiç göğe kaldırmamış birinin göğsünde bir kuş... elbet öyle kanat çırpacak.
13 Kasım 2012 Salı
Kitap
Neşeli bir şarkı gibi salınarak yürüyor küçük kız, sokak boyunca. Saçları da sanki, mevsim rüzgârlarından değil de, o sessiz şarkıya eşlik etmek için salınıp duruyorlar öyle, iki yanında. Unuttuğum bir tekerlemeyi hatırlıyorum ona bakarken. "Belki de insan, bir gün yeniden çocuk olabilir" diye düşünüyorum, içimden o tekerlemeyi tekrar edip dururken. Oysa o farketmiyor bile beni. Gidip, köşe başına bağdaş kurmuş kadının, göğe açılmış avucunun az ötesine oturuyor. Yanlarından geçip gidenler, öğretmeni gibi ona avucunu açtırırlar diye sanki, saklıyor kucağında ellerini. Zaten o küçücük elleri saklamak, ne kadar zor olabilir ki?
Ellerinin ufacıklığına inat, kocaman olan gözleri, az ilerideki parkta oynayan çocuklara takılıyor ara sıra. Ne garip, o renk renk kıyafetler içinde salınan çocuklardan, kitaplarda da görmüştü bir ara. Demek, insanın kitaplarda gördüğü şeyler de gerçek olabiliyor. Peki o zaman, niye babası izin vermiyor okumasına? Bilmiyor. dört kere dokuzu bilemediğinde nasıl utandıysa öyle utanıyor bundan.
Hecelenen kelimeler gibi ağır aksak yürüyen insanlar geçiyor sokaktan. Hiçbiri aldırmıyor onlara. Annesinin eliyse yine, dudağında mırıl mırıl bir hayıflanmayla hep öyle havada. "O kitaplar annemden bahsetmiyor mu acaba?" diye düşünüyor birden. Ama nasıl olur? Yarın mahalledeki o abiye soracak. Hani ona şeker, çikolata verirken açık perdeden gördüğü o kitaplık var ya... Hani geçen gün "hepsini okudun mu?" diye sorduğu. Gidip diyecek ki ona, bunca kitabın arasında annemin avuçlarından bahseden yoksa, ne anlatıyor olabilir ki onca sayfa?
Ellerinin ufacıklığına inat, kocaman olan gözleri, az ilerideki parkta oynayan çocuklara takılıyor ara sıra. Ne garip, o renk renk kıyafetler içinde salınan çocuklardan, kitaplarda da görmüştü bir ara. Demek, insanın kitaplarda gördüğü şeyler de gerçek olabiliyor. Peki o zaman, niye babası izin vermiyor okumasına? Bilmiyor. dört kere dokuzu bilemediğinde nasıl utandıysa öyle utanıyor bundan.
Hecelenen kelimeler gibi ağır aksak yürüyen insanlar geçiyor sokaktan. Hiçbiri aldırmıyor onlara. Annesinin eliyse yine, dudağında mırıl mırıl bir hayıflanmayla hep öyle havada. "O kitaplar annemden bahsetmiyor mu acaba?" diye düşünüyor birden. Ama nasıl olur? Yarın mahalledeki o abiye soracak. Hani ona şeker, çikolata verirken açık perdeden gördüğü o kitaplık var ya... Hani geçen gün "hepsini okudun mu?" diye sorduğu. Gidip diyecek ki ona, bunca kitabın arasında annemin avuçlarından bahseden yoksa, ne anlatıyor olabilir ki onca sayfa?
1 Kasım 2012 Perşembe
Kim bilir
Şimdi düşününce anlıyorum ki, o akşama dair anlatamayacağım tek şey gözleriydi. Ellerinden bahsedebilirdim mesela. Bir manzarayı resmedercesine küçük hareketlerle, anlattıklarına katkıda bulunan, ince, uzun ellerinden. Ya da umulmadık anlarda karşılaşılan dost sıcaklığıyla, içime mutluluk dolduran kelimelerinden. Şimdi sana garip gelecek belki ama, sanki bir kuşmuşum da, uzattığında gidip konuverecekmişim gibi, hep yakınımda duran kollarından hatta, o incecik dallara benzeyen. Ama gözleri...
Onları bir yerde unutmuş gibi oturuyordu çünkü yanımda. Yerine ne koymaya çalışırsa çalışsın olmuyordu, biliyordum. Benimse aklıma gelen bütün kelimeler, başkasına ait bir mektubu okuyormuşçasına heyecanlı ve utangaç yapıyordu beni. Bu yüzden bakamıyordum gözlerine. Bir dalgınlıkla dinliyormuş gibi yapıyordum söylediklerini. Sonra mevsim kışa dönüyordu sokaklarda. Ellerimi yanaklarımdan ayırmadığım yetmezmiş gibi, bir de çok uzun bir sessizliğe düşüyordum. Mutlaka sonbahar güneşi gibi bir bulut perdesinin ardından bakıyordu o akşam gözlerim. Mesela yağmur yağıyordu, ama ben farketmiyordum.
Onları bir yerde unutmuş gibi oturuyordu çünkü yanımda. Yerine ne koymaya çalışırsa çalışsın olmuyordu, biliyordum. Benimse aklıma gelen bütün kelimeler, başkasına ait bir mektubu okuyormuşçasına heyecanlı ve utangaç yapıyordu beni. Bu yüzden bakamıyordum gözlerine. Bir dalgınlıkla dinliyormuş gibi yapıyordum söylediklerini. Sonra mevsim kışa dönüyordu sokaklarda. Ellerimi yanaklarımdan ayırmadığım yetmezmiş gibi, bir de çok uzun bir sessizliğe düşüyordum. Mutlaka sonbahar güneşi gibi bir bulut perdesinin ardından bakıyordu o akşam gözlerim. Mesela yağmur yağıyordu, ama ben farketmiyordum.
18 Eylül 2012 Salı
Ayakkabı
Tadına doyulamayan kısacık şarkılar gibi yağmıştı yağmur, o uzun ve serin cumartesi günü. Belki de bu yüzden, o şarkılara nasıl devam ediyorsam işte öyle çıkıp yürümüştüm sokaklarda, gözyaşlarım da yağmur gibi ıslatıyorken yüzümü. Bulup buluşturup ellerimi çıkarmıştım sonra ortalığa, belki onlar gizleyebilirler diye yüzümü sarıp sarmalayan o hüznü. Olmuş muydu?
Kalabalık caddelerin, sessiz sakin sokaklara açıldığı yollardan geçip, ıslak kaldırımlarına bir çocuk eli gibi yumuşacık dokunan güneşin aydınlattığı bir tanesine, sanki çağrılıymışçasına girivermiştim öyle. Karşılıklı pencerelerde gerili iplere, muhtemelen yağmurda apar topar toplanılan çamaşırlar asılıyordu, ben sokağa girdiğimde. Sarı, kırmızı, mavi, yeşil... sanki bir kutlama alanını süslercesine. Biliyor musun, insan onca rengi bir arada görünce garip bir sevincin içine düşüyor birden. Az ilerideki köşe başında duran minik kız da benimle aynı fikirde miydi bilmem. Ama sevinçle hüznü biraraya getirmiş çok tanıdık bir ifade vardı yine de yüzünde.
Gelişigüzel toplanmış saçlarıyla, çıplak ayaklarına aldırmadan bir gofret tutuyordu elinde. Bu şehirdeki en büyük suç, neden bir çocuğun çıplak ayakları değildir ki? Ne ayaklarına ne de yüzüne bakamıyordum bu soru aklıma geldiğinde. Etraftaki binalar sanki ondan daha ilgi çekiciymiş gibi yaparak geçiyordum yanından. Tam sokaktan çıkarken, bir apartmanın önüne konulmuş küçük pabuçları görüyordum merdivende. "Kim bilir nerede" diyordum içimden, yine hangi çocuk çıplak ayaklarını değdiriyor kaldırım taşlarına, bir tür ölümü haber vermek istercesine.
12 Eylül 2012 Çarşamba
Kuş Koysunlar Yoluna*
Gidenler en çok seslerini bırakırlar size. Fotoğrafları olsa yine iyi, atarsınız bir çekmeceye; ama sesleri... Yaşadığınız onlarca anıyla birlikte, sevdiğiniz bir filmin en güzel sahneleri gibi dolanır dururlar zihninizde. Oysa bilirsiniz, yönetmen kızı orada boşuna ağlatmıştır. Değer mi yani hiç, o adam için üzülmeye?
Böyle diyordum işte içimden, yemyeşil dalların arasından görünen gökyüzü gibi uzak ve alabildiğine mavi bakıyorken gözlerime. Hani öyle ki, neredeyse birazdan bir kuş havalanacaktı saçlarından. Kim bilir, belki ellerine konacaktı. Ve gidip bir şiirin içine karışacaktı ardından. Muhtemelen aynı anda hatırlayıp o cümleyi, birbirimize bakacaktık çook uzaklardan. Sonra beraber söyleyecektik belki; "niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına." Böyle şeyler hep filmlerde olmaz ya, uzun uzun susacaktık hiç yorulmadan.
Sonra birimiz boş bardağı havaya kaldırıp birer tane daha isterken, diğerimiz bir sigara yakacaktı. Dilimize dolanan efkârlı şarkılar da konacaktı elbet masaya, sigara dumanın tavana doğru uzayıp gitmesiyle eşzamanlı. Masanın bir yerlerinde, sanki bir filme rast gelmişçesine dalıp gitmişken gözlerimiz, duman gibi yayılacaktı odaya, şarkılar da. Ve sonra bütün kuşlar bir bir yüreğimizden havalanacaktı...
*Başlık ve tırnak içindeki cümle; Nilgün Marmara
4 Eylül 2012 Salı
Resim
Rüzgârın saçlarımı uçuşturup durduğu ve belki de herkesin çoktan öyle olduğunu unuttuğu bir yaz akşamıydı. Gökyüzüyle deniz, bir örnek giydirilmiş kardeşler gibi salınıyorlardı karşımda. Gidip, yeşil boyalı, üzerinde Selma ile Umut'un aşkları kazılı bir banka oturmuştum. Ellerim, benden kaçmak isterlermiş gibi açılmışlardı iki yana.
Tam o sıra, sol tarafımdaki banka yaklaşıp, yüzüne gelen saçlarını acemi hareketlerle bertaraf eden bir küçük kız, elinde tükenmek bilmeyen kederini temsilen bir kalemle soruyor adama: "Alır mısın amca?" Bir çocuk niye kalem satar böyle bir akşam üstü? Daha da önemlisi, bir çocuk niye yalınayak bir şeyler satar sokaklarda, daha oyunlardan yana bile hiç gülmemişken yüzü? Bilmiyordum.
Adam elindeki kitabı kapatıp çocuğa bakıyordu uzun uzun. Belki bir şeyler soruyordu sonra. Ya da birçok şey gibi, öyle olmasını istediğim için ben yakıştırıyordum bunu o adama. Sonra neden bilmem, ikisi de gülüyordu. Bence birileri bir yerlerde, bazı cümlelerden sonra gülümsüyordu mutlaka. Öyle olmuyorsa bile olmalıydı. Mesela o çocuk, resimler çizmeliydi elindeki kalemlerle, kağıtlara. Ve hayat, o çocukların çizdiği resimlerden ibaret bir şey olabilmeliydi yalnızca...
9 Ağustos 2012 Perşembe
Zil
Takip ettiği biri varmışçasına hızla geçiyor kalabalık caddelerden. Sokak lambaları günün bitişini vurgulamamış henüz, ama akşam sefaları az sonra söndü sönecek. Önüne sıralanmış bir düzine kabın içindeki çiçeklerin başında, ağıt yakar gibi bekleyen o kadın da dahil olmak üzere, herkes bihaber bütün bu olan bitenden. Saklama sen de... öyle.
Belki de artık birileri haberdar olsun diye, gidip bir buket çiçek istiyor, sattığı çiçeklerden oluşmuş gibi görünen çemberinin belirginleştirdiği, ıslanmış toprak rengi yüzüyle bakan kadının çiçeklerinden. Kadın, adamın gece karası gözlerinden ne istediğini seçemiyor. O yüzden belini tutarak kalkıyor yerinden, gidip tek tek gösterecek bütün buketleri. Oysa adam daha ilk bukette "tamam, o olsun" dedi bile. Sanki suçluymuş da, oradan hemen ayrılmak istiyormuş gibi bir acele içinde. Ama eline aldığı buketle birlikte de ağır adımlarla yürümeye başlıyor birden, çiçeklerin gerektirdiği bir şeymiş gibi bu ve yapmazsa solup gideceklermiş gibi bir anda elinde.
Yolun sonunda, topu caddeye kaçan çocuklar kadar telâşlı ve heyecanlı geliyor adam, adını çiçeklerden almış sokağın köşesine. Apartmanı bulduğunda, neden geldiğini unutmuş gibi duruyor bir süre kapısında. Boşta kalan elinin parmakları, ürkütmekten korktuğu yaralı bir kuşa dokunur gibi dokunurken kapı ziline, kadın zaten yukarıda, pencerede, onu beklemekte. Sorsanız hiçbir şeyi bilmiyor belki o an. Oysa o kadar emin ki, o zille birlikte onlarca kuşun dolduğuna, hem odanın, hem de göğsünün içine.
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Gülümseyiş
Çırpınıp duran bir denizmiş de mavi gözleri, kıyıya vurduğunda taşıveriyormuş gibi kendinden, damla damla ıslatmış yanaklarını gözyaşları. Oturduğu bankın iki yanına sıralanmış kuşlar da belki bu yüzden çekilmişler göğün yüzünden ve unutmuşlar dalgalanan maviliğin üzerinde salınıp durmayı. Oysa güneş, yine vazgeçememiş denizden ve sarmalanmış yarı beline kadar, suyun insanı kendine âşık eden mavi yorganını. Geriye kalan her şeyse bu şehirde yine aynı.
Tüm bunlar olur ya da olmazken, bir Cemal Süreya şiirinden fırlamışçasına köşeyi dönüyor üç kişi. "Adamın elleri ceplerinde/ Kadın çocuğun elini tutmuş" Geçiyorlar kadının yanından, kadın aslında orada hiç yokmuş gibi. Gidip oturuyorlar az ilerideki başka bir banka. Çocuk koşturup kuşları kaçırıyor önce. Kadın adama bakmadan bir şeyler konuşuyor, elleri, çocuğunun elini tutmadığında ne yaptığını hatırlamıyormuş gibi düşmüşken dizlerinin üzerine. Sadece arada bir dönüp çocuğunun ne yaptığına bakıyor, belki de noktalama işaretleri niyetine. Bir kaç defa da soluk alamıyormuş gibi uzun uzun denize.
En son adamın yüzüne bakacak ve kalkıp yine çocuğun elinden tutarak, geldiği yolun çok uzağından geri dönecek kadın, biliyor. Bir filmde mi izledi, kitapta mı okudu, yoksa rüyasında mı gördü bilmiyor ama böyle olacağını biliyor, ta içinden bir yerden. O yüzden çocuğa bakıp gülümsüyor. Çocuklar gülümseyen insanları hiç unutmazlar. Çünkü o da tıpkı böyle bir gülümseyiş hatırlıyor.
4 Haziran 2012 Pazartesi
Hediye
Hep aynı yerde görüyorum onu. Göremediğimde merak ediyor, neden gelmemiş olabileceğini düşünüyorum; gözlerim, yerine gelen bir başkasının onunkine benzeyen ellerinde. Gördüğümdeyse hep aynı şey oluyor. Üzerine büyük geldiği için ikide bir yukarı çektiği pantolonundan çok, yüzüne sığmayan o gülümseme acıtıyor içimi. Bir insan böyle güzel gülebilir mi? Üstelik bu kadar arabanın ortasında. Ve gün, nefes alınmayacak kadar ağırlaşmışken akşamın kıyısında. Ama gülüyor işte.
Kirpikleri bir kuşun kanatları misali açılıp kapanıyor gök mavisi gözlerinin üzerinde. Yanaklarında gülümsemesinin derinleştirdiği iki küçük gamze. Ve elinde bir demet çiçek. Oysa bir kıza çiçek vermek için henüz çok küçük daha. Hele birine çeşitli imâlarla çiçek satmak için çok daha küçük. O da bunu biliyor olmalı ki, hep usulca başka tarafa çeviriyor yüzünü, ne zaman bakışlarımın üzerinde olduğunu farketse. Üstelemiyorum ben de hiç. Belki diyorum, bu utangaçlığı yüzünden bu kadar acemidir, elini araba camlarına uzatırken. Ya da belki bütün erkekler onunla aynı yaşta oluyordur, kim bilir, bir kadına çiçek hediye ederken.
28 Mayıs 2012 Pazartesi
Boya
Az sonra bir müzik aleti çalacakmış gibi oturuyor o sandığın başında. Küçücük ellerine bulaşan boyadan, farketmeden gözlerine de bulaştırmış gibi simsiyah bakıyor bana. Üstelik boyayıp cilaladığı ayakkabılar gibi pırıl pırıl. Hani görmesem gözlerinin dışında hiçbir şeyi, hayalimde çizeceğim resim bu olmazdı asla ona.
Yavaş yavaş yanına doğru yaklaşırken, herkese sorduğu o soruyu bekliyorum aslında: "Boyalım mı abla?" Sormuyor. Utangaç, mahçup gülümsüyor sadece. Oysa ben, "Nasılsın?" diye soruyorum, yüzümde onun yüzünden edinilmiş bir gülümseyişle. Sanki sorumu değil de, gülümseyişimi yanıtlarmış gibi, "Sağol abla," diyor. Bütün kelimelerimi kaybediyorum o anda. Söyleyecek tek bir sözüm bile yok. Bir şeyler aranır gibi ellerine bakıyorum birden. Baktığımı görünce ellerinin karasından utanmış gibi kollarını kavuşturuyor göğsünde. Elimi kolumu koyacak bir yer bulamıyorum, o böyle ellerini gizleyince. Bir fazlalıkmış gibi kalıyorlar dizlerimin üzerinde. Usulca kalkıyorum yanından.
Yaz arifesindeki o akşamı, kim bilir nerede eğlenerek geçirmek için sokağa çıkmış bir adam geçiyor, ben ayrılırken sandığının yanından. "Boyayalım mı abi?" diye soruyor. Bir anlık tereddüdüm ardından; "Hadi boya bakalım" diyor adam. İnsana başka alemlerde dolaştığını düşündüren mimikleriyle, içinden bir şarkı söylüyormuşçasına başını sağa sola eğişiyle uzanıyor boyasına, açıyor hünerli elleriyle. Ve kim bilir, belki de o yüzden boyanıyor gün, geceye.
25 Mayıs 2012 Cuma
Kalan
Eski zaman çocukları gibi uslu bir yağmur yağıyorken dışarıda, pencereler, o çocukların anneleri gibi telâşsız açılmışlardı evlerin muhtelif odalarına. Hafif bir rüzgârla salınan perdeler ve ikram edilen çayların ardından, tabakta her ne var ise onun tarifini almalar başlamıştı bile bir yerlerde çoktan. Ya da benim gibi böyle, bir pencerenin önünde olmayacak hayallere dalmalar. Çünkü burada olduğu gibi, bugün bir yerlerde daha günlerden mutlaka pazar.
Oysa bu sabah ben, sözleri unutulmuş bir şarkıdan mütevellit, ağızda yuvarlanılıp sanki biliyormuşsun havası yaratılmaya çalışılan kelimeler gibi karmakarışık başladım güne. Kitaplarda aradım kendimi sonra, bembeyaz defter yapraklarında, pencere önündeki sardunyalar ve erik ağacının müdavimi serçelerin kıpırdanışlarında. Yoktum. Kimi kelimeler kaybolur bazen. Son çare olarak aynalara ve bahçede sallanan rüzgâr çanına da baktıktan sonra, mutfağa gidip su koydum çaydanlığa. Mesela bu cümlede çay, en belirgin öğe bağlaçtan sonra. Bağlaçlar diyorum, öyle kolay kolay atılmamalı yabana.
Oysa bu sabah ben, sözleri unutulmuş bir şarkıdan mütevellit, ağızda yuvarlanılıp sanki biliyormuşsun havası yaratılmaya çalışılan kelimeler gibi karmakarışık başladım güne. Kitaplarda aradım kendimi sonra, bembeyaz defter yapraklarında, pencere önündeki sardunyalar ve erik ağacının müdavimi serçelerin kıpırdanışlarında. Yoktum. Kimi kelimeler kaybolur bazen. Son çare olarak aynalara ve bahçede sallanan rüzgâr çanına da baktıktan sonra, mutfağa gidip su koydum çaydanlığa. Mesela bu cümlede çay, en belirgin öğe bağlaçtan sonra. Bağlaçlar diyorum, öyle kolay kolay atılmamalı yabana.
Şimdi sen diyeceksin ki, "bütün bunların ne önemi var?" Olur mu hiç öyle, olur mu! Sen de onu sevsen mesela, hani "sen de..." Çünkü biz bağlaçlardan oluşmuş insanlarız. Onları da çıkarırsak hayatımızdan, ne kalır bizden geriye?
15 Mayıs 2012 Salı
Hitap
İlk mektubunu yazan bir çocuk oluveriyordu aklım, adın her geçtiğinde. Bildiği bütün güzel kelimeleri, telâşla, hevesle birbiri ardına dizip, işinde acemi bir sihirbaz edasıyla ne olacağını bekliyordu sanki bir köşede. Bilmiyordu ama, daha sonra o kelimeleri cümle içinde de kullanacaktı, ortaokul Türkçe kitaplarının ödev bölümlerinde. Henüz erkendi onun için. Oysa kalbim... ondan bahsedemiyorum bile.
Günlerden cumartesi, mevsim mutlaka bahar ve akşamüstleri ılık bir rüzgâr oluyordu sokaklarda. Bir çocuk annesini cama çağırıyordu o sokaktan, ağlayarak. Ne söylediğini annesi dahil kimse anlayamasa da, birini şikâyet ettiği üzerinde hemfikir oluyordu bu duruma şahit olanlar. Sonra koşa koşa arkadaşının yanına gitmesini izliyorlardı yüzlerinde bir tebessümle. Oysa ben, seni şikâyet edemiyordum hiçkimseye. Ancak kendi kendime söylenip duruyordum. Bazen kızıp küsüyor ve ardından barışıyordum, vardıramadan dakikaları saatlere.
Her kahve içtiğimde fincanı mutlaka kapatıyordum mesela, adının eşliğinde. Kahve adının eş anlamlısı bir kelime oluveriyordu bir anda. Sonra gökyüzü, sonra su ve belki çiçekler. Ve kim bilir, kitaplara dağılmış o söyleyemediğin cümleler. Hepsi sığıyordu adının içine. O yüzden ne zaman güzel bir mektup yazmak istesem ben sana, sadece adını yazıp kalıyordum böyle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)