Gözucuyla bakarken hayata... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gözucuyla bakarken hayata... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2011 Çarşamba

Çakmak

Teninin esmerliğine ve akşamın koyulaştırdığı sokak aralarına rağmen, ışıltılı bir mücevher gibi parıldıyor; ağzı hiç kapanmamışken, ona inat, derin bir uykuya dalmış gibi duran, devinimsiz gözleri. Uzattığı çakmağın ardından gelen, çocukluğunun mu, şivesinin mi baskın olduğuna bir türlü karar veremediğim ısrarcı kelimeleriyle, anne-babasına istediğini aldırana kadar uğraşan çocuklardan bir farkı yok aslında. Ama hayat kim bilir nasıl bir oyun oynadı da düşürdü onu bu kalabalık ara sokaklara.
Bütün çocuklar gibi, eli kolu hiç durmuyor konuşurken. Sanki az sonra kanatlanıp uçacak bir kuşmuş gibi, salınıyor sürekli iki yanında. Sen de bilirsin, en çok çocuklar benzerler çünkü kuşlara. İstedikleri her şeyin gerçekleşebileceğine dair o saf inançlarını kaybetmezler büyüyene kadar. Ya da en azından, öyleydi bir zamanlar.
Gözleri mi yoksa elindeki çakmağın rengi mi daha siyah diye düşünürken, uzanıp alıyorum taşıdığı paketin içinden en renklisini. Gözleri ona kalsın istiyorum. Oysa satmayı başardığını anladığı anda, alev gibi bir parıltı geçiyor onun siyah gözlerinden. Ah çocuk diyorum, hayatını ateşe verenleri ihbar ediyorsun aslında sen, o çakmağı böyle ısrarla satmaya çalışırken. Oysa kimse dönüp de bakmıyor senin yangınına, sen işte böyle, sessiz sedasız bütün hayatını haykırırken.

29 Mayıs 2011 Pazar

Mayıs Sıkıntısı

Günün sıcaklığına göz dağı vermek ister gibi, dükkânlarının önünü yıkıyordu mahalle esnafı. Kısacık gülümseyişlerle merhabalaşıp geçiyordum, içimde yine o tarifsiz sıkıntı. Birbirlerine sarılmamak için kavuşturulmuş kollarıyla, sessizce yürüyen o çiftten mi bulaşmıştı, bilmiyordum. Kimbilir, belki onlar bile mutluydu şimdi bir yerlerde. Çünkü biz, kimden, nasıl öğrendiğimizi bilmediğimiz bilgilerle kuşanarak büyümüştük. Gribi başkasına bulaştırmadan iyileşemeyeceğimizin sarsılmaz inancıyla. Belki de artık derdini anlamak ister gibi bakmamalıydık insanlara. Baktığın her yerde görülecek bir şey olması, kimi zaman insanın canını nasıl yakıyor, sen de biliyorsun ya.

11 Şubat 2011 Cuma

Gülümseme

Güneş, elbiseleri uçuş uçuş bir kadın gibi sevinçle dolanırken caddelerde, otobüsün camına başımı yaslamakta tereddüt ediyordum ben. Öyle bir hâlsizlik vardı ki üzerimde... sadece bir tek gülümsemeye yetecek gücüm kalmıştı sanki. Kırmızı ışıklara takılmış onca arabanın içinde kaybolmuş, ama yine de, o kaybolmuşluğun içinde tatlı bir tartışma tutturmuş adamla kadını, o sıra farkettim. Kadın allık sürüyordu alışkın hareketlerle. Adam da muhtemelen, "ne oluyor şimdi onu sürünce" tarzı bir şeyler söylüyordu. Gülüyordu ikisi de. Kadın, "aman bunların hepsi böyle" der gibi bir bakış attı bana da, göz göze geldiğimizde. Ben de güldüm. Birini güldürebilmiş olmanın mutluluğu yayıldı kadının yüzüne. Sonra ışıklar yandı, oyun tekrar başladı. Oysa yüzümdeki gülümseme hâlâ duruyordu, aynı güneşin ışıldattığı gökyüzüne açılan, başka bir pencerenin önünde de...

15 Ocak 2011 Cumartesi

Detay

Sabah, koşa koşa yetiştiği otobüse akbilini bastığında, bakiyesinin yeterli olmadığını gören biri, milli piyangoda büyük ikramiyeyi kaçırmış gibi bir tepki veriyorsa ve gülüyorsan sen de bütün gerginliğine rağmen buna... "hiii" diye nefesini içine çektikten sonra, "ne dediiii" diye uzata uzata konuşan bir çocuk çıkıyorsa karşına ve onun şaşkınlığından mutlu olabiliyorsan; bu hayat o kadar da yaşanmaz bir şey değildir dimi?

10 Aralık 2010 Cuma

Orko

Bugünün en güzel yanı, sokakta, annelerinin kucağında, He-man'in uçuşan karakteri Orko gibi dolaşan çocuklardır herhalde. Montlarının kapşonu kapalı, üzerine aynı renkte ponponlu atkılar takılmış bir hâlde.

28 Ekim 2010 Perşembe

Perde

Karşı binanın, yağmurla birlikte kirli bir kırmızıya bürünen dış cephesine bakan, üçüncü kat penceresinin bir kanadı açık. Yağmurun, bir yaz esintisi naifliğinde yağdığını sanan hanım, yardım dilenircesine, bir kısmı pencerenin dışında sallanan perdeden habersiz, dolanmakta evin içinde. Perde beyaz bir bayrak sanki... perde, kıyıdan el sallarken, için için ağlayan bir yalnızın mendili.
Kadın, rüzgârda uçuşan eteğini zapt etmeye çalışırcasına, kornişte topluyor perdeyi. Ve bütün yaşadıklarının ardından bakarcasına, başı dik, ama aynı oranda hassas, kapatıyor pencereyi.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Suçlu

Yüzüme baktı. Ağlamaktan şişmiş gözleri, ve onca saattir uyuyor olmasına rağmen, günlerdir uyumuyormuş gibi yorgun görünen yüzüyle baktı bana. Gözyaşlarına eşlik eden kırık dökük kelimelerini bitirdikten sonra.
Bizim konuşmamızı kıskanıp bir köşeye çekilen küçük çocuk, annesinin gözünden akan yaşları görünce, gelip kucağına oturdu. Bir yandan annesinin gözünden akan yaşları silerken, diğer taraftan, yaşından hiç de beklenmeyecek tehditkâr bakışlar savuruyordu bana. Annesini benim ağlattığımı sanmıştı galiba. Haklıydı belkide. Ben ağlatmıştım onu. Kimseye anlatmadığı, evde olduğu anlaşılmasın diye ışıkları söndüren insanlar gibi, içini karartıp oraya sakladığı her şeyi, deşip ortaya çıkarmıştım. Anlatsın, ağlasın, ferahlasın istemiştim. Çünkü anlatamamak nasıl bir sancı olur, bilirdim.
Aynı yaştaydık. Birlikte kurduğumuz hayaller, yürüdüğümüz yollar, daha dün gibi tazeydi anılarımda. Niye böyle oluyordu bilmiyordum. Sevdiğim insanların acılarına çaresiz kalmak canımı yakıyordu. Toz alır gibi üzerinden silip atmak istiyordum bütün yaşadıklarını. "Bak, geçti işte" demek. Ona zamandan bahsetmek istemiyordum. Çünkü biliyordum, zaman hiç de adil işlemiyordu bazılarımızın hayatında.
Her şeyin ne kadar basit olabileceğini anlatmak istiyordum ona. Sadece bir karar almasının yeterli olduğundan başlayarak. Ama öyle olmayacaktı işte. Ben ne söylersem söyleyeyim öyle olmayacaktı. Yolun bir yerinde, yaşadığın, senin hayatın olmaktan çıkıyordu bazen. Birinin annesi, birinin eşi, birinin çocuğu oluyordun yalnızca. Toplumun doğru sayılan kimi yanlışlarını, bir insanı canlı bir cenaze hâline getirmek pahasına, getirip dayıyorlardı burnuna. Sen de canın acıya acıya yaşıyordun. Daha doğrusu, yaşamak diyordun katlandığın acıya.
Oysa böyle olmamalıydı. Dedim ya, aynı yaştaydık. Ve nedense garip bir suçluluk duyuyordum onu dinlerken. Bazen bile bile canımı yaksam da, kararlarımı bir tek kendim olarak verebilmekten...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Uçurtmayı vurmasınlar

Sana böyle uzaktan bakmak... Kimi zaman tel örgülerle, kimi zaman bir masa mesafesiyle ayırırken bizi hayat. Gözlerim gözlerine yakınken bu kadar, uzak kalmak içindeki parıltılardan. Sen yokken, o kalın duvarlardan birine, kötü olan her şeyi unutmak, yok etmek ister gibi çizgi çekmek; ilkokul talebelerinden hallice. Türküler mırıldanmak, adını sayıklar gibi. Şu dört duvarda değil de, onlarda tutuklu olduğunu düşünmek. Bir gün, o türkülerin söylenebildiği yerlerde olabileceğini düşlemek. Ve ölesiye inanmak o düşe. Başka çaren olmadığı için değil, o düşlerin mutluluğuyla son verdiğinden hasretlere.
Aynı avluyu adımlamak günlerce, senelerce. Ayakkabılarımın altına "özgürlük" yazmak, silindiğinde gerçekleşir belki diye. Ve senin, özgürlüğümü düşlediğini bilmek, gökyüzünden uzak, yıldızsız gecelerimde. Mükellef bir kahvaltının kokusuna ya da dolunayın gözüne ilişen ışığına uyanmayı dilemek; demir ranzaların çok uzağında. Sırf sen üzülme diye iyi olmaya çalışmak, sırf sen varsın diye katlanmak bütün bunlara... zor sevgili.
Nasılsın diyorsun ya... Nasılım ben de bilmiyorum işte, sen sadece bir fotoğrafken duvarda...

21 Mayıs 2010 Cuma

Sevmek boş iş oğlum

-Sevmek boş iş oğlum.
-Öyle deme. Benim sevdiğim bir kız var. O da beşe gidiyor. Hem gayet düzgün de bir kız.

Konuşmalarına kulak misafiri olduğum ilkokul öğrencilerinin, ardından bakakaldım bir süre. Ama hangisinin söylediklerine daha çok şaşırmam gerektiğini bulamadım yine de.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Birazcık ışık


Maden Katliamlarını Protesto Ediyoruz!

"Tutar ellerinden kaldırırsın
adı kötüye çıkmış tüm sözcükleri" demiş Cemal Süreya ama,
bir ölüm... bir ölüm kalmış.
Kader diye boyun eğmemizi istedikleri ölümler kalmış, adı temize çıkmamış.

18 Mayıs 2010 Salı

İşte bu yüzden, sırf bu yüzden...

Ece Temelkuran / Mutluluk Travmaları

29 Mart 2010 Pazartesi

Koşturmaca

Otobüsün camında, güzel havada kendini dışarıya atan insanların yüzleri görünüp kayboluyordu. İki tarafa sıralanmış ağaçların altında gülüşerek, konuşarak, kalabalıktan yol bulmaya çalışarak yürüyorlardı. Yolun karşı tarafında, birinin elinden tutmuş 5-6 yaşlarında bir çocukla, iki genç koştururcasına adımlıyorlardı kaldırımı. Sanki kızgın oldukları bir şey vardı da, yürüyerek alıyorlardı hınçlarını. Ama o çocuk...
Onların adımlarına ayak uyduramayan o çocuk, koşturup duruyordu kendini çeken elin peşi sıra. Farkında değillerdi, nasıl bir gayretle onlara yetişmeye çabaladığının. Ah biraz yavaş diyebilseydi. Ah o cümleyi kurması gerektiğinin bir farkına varabilseydi...
O cocuğa benziyoruz biz de çoğu zaman, hayatın karşısında. Ayak uyduracağız derken, düşe kalka, yara bere içinde ilerliyoruz. Ve hep nefessiz, hep soluk soluğa...

26 Mart 2010 Cuma

İnsanlar gibi

Beyaz bir güvercin duruyordu elinde adamın. Öyle gururlu, öyle kendinden emindi ki o duruş, bakmaya doyamıyordum. Bir parça ekmeği didikleyip yiyordu adamın ağzından, arada bir dönüp etrafına bakınarak. "Ben burdayım" diyordu sanki, "bak, ben sevildiğim yerdeyim". Elinden tutup, dudaklarındaki ekmeğe uzanabilecek kadar inanabilirim birine. O cümleler aklıma gelmemiş olsaydı, yemin bile ederdim o görüntünün böyle söylediğine.

"Güvercinlerin varsa, bütün işin başkalarının güvercinlerini aldatıp, kendi güvercinlerine katmaktır. Güvercinleri gönderirsin, onlar başka çatılardan güvercinleri çağırır, aldatır sana getirirler.
Nasıl aldatıyorlar ki?
İnsanlar gibi." (Muz Sesleri/Ece Temelkuran)

19 Mart 2010 Cuma

İnadına


Kesilmiş bir ağacın geride kalan kurumuş kökünde, ben buradayım diye haykırıveren bir çiçek gibiyim. Ben buradayım diyor ya hani şimdilerde güneş, mavileşmeye çalışan bir gökyüzünde; ben buradayım diyor umutlu yanım, içimdeki hüzünlere. Yok, susmayacağım artık, sen bir köşeye çekilip duymak istemesen de.
Şiirler okuyup, şarkılar söyleyeceğim sana. Başka insanların hikâyelerini anlatacağım. Dinlerken bazen güzelliklere hayran kalacak, bazen yalnız olmadığına inanacaksın. İnanıp başka bir dünyanın olabilirliğine, birilerinin elinden tutacaksın. Yollara çıkacak, yolcu olacaksın yeniden. Gözlerinde korkularla, ellerin titriyor olsa da uzanırken, tutacaksın. Yüzmeyi bilmediğin halde, nasıl sırtüstü bırakmışsan kendini suya, işte tıpkı öyle bırakacaksın şimdi kendini, hayata.
Fotoğraf : Gülay Aslantaş

18 Mart 2010 Perşembe

Bulutları beklerken


Bulutları izledim bugün. Aynı bulutu hem sana, hem kendime benzettim farklı zamanlarda. İlk karşılaştığımda eli çenesinde biriydi, bana benziyordu. Sonra rüzgârla dağılıp umursamaz oldu, senin yüzündü. Savrula savrula uzaklaştı başucumdan. Parçalandı, yok oldu. Belki kara bulutlara karışıp yağmur oldu başka bir şehirde, belki de kocaman mavilikte küçük beyaz bir leke.
Bulut olup dağıldı içimdeki keder, bulutlar gibi dolanıp durdu gözlerimde küçük sevinçler. Ve başka insanların yüreğinde bambaşka ümitler olsun diye, gitti uzak diyarlara, bulutlara yüklenen düşler.
Fotoğraf : Gülay Aslantaş

17 Mart 2010 Çarşamba

Mum


Bir mum aleviydin içimde. O alevde görürdüm, dağlara doğan güneşin parlaklığını. Ama sadece elimi uzattığımda hissederdim sıcaklığını. İslenerek uzayan alevin üzerinde belirirdi parmak izlerin. Ve karanlıkta kirli bir beyaza bürünürdü hislerin.
Çırpınıp dursa da, aynı ipin üzerinde dolandıkça farkederdim ben ümitsizliğimi. Ama bilmezden gelirdim, o alevin durduğu yeri bile aydınlatmaya yetmediğini.
Bir gün, ufacık bir rüzgârla titreştiğinde farkettim, kendinden bile sakladığın o korkak hâlini. İşte o gün, iki parmağının arasında umursamazca söndürdün sen, bir ışığın düşündürdüğü bütün güzel şeyleri.
Fotoğraf : Barış Özoğul

15 Aralık 2009 Salı

Barış

Otobüsün camları öyle buğulanmıştı ki, akan sular, dirsek hizamdaki o küçük oyukta birikmişti. Soğuktu hava. Çok beklemiş, yeterince de üşümüştüm. Öndeki koltuğun cam kenarında, atkı-bere tam tekmil kuşanmış, tahminen ilköğretim çağlarında bir çocuk, o ıslak cama dayamıştı başını. Yanında bakımlı bir kadın oturuyor, ara sıra göz ucuyla bakıyordu çocuğa. Küçümseyen bir yanı vardı sanki bakışının. Ya da bir kızgınlık emaresi, tam emin değildim. Kitap okumaya niyetliydim ama gözümü bir türlü onlardan alamıyordum.
Birkaç dakika arayla, ifadesi değişmeyen bakışlarını çocuğun üzerinde gezindirdikten sonra; sol elini, cam ile çocuğun başı arasına geçirdi kadın. Omzuna yasladı beresinin kuru yanını. Başını yüzüne siper edip, bakımlı elini, berenin nemli yanına bastırdı. Küstüler sanki... Ama barışmışlardı.

22 Kasım 2009 Pazar

Özenmek

Şiirin kapısına varabilmek için, aklından geçen birçok kelimeden vazgeçmen gerekir. Ardında kalan ayak izlerini, bir cümleye sığdırma marifetidir çünkü şiir. Hem de eksik gedik bırakmadan.
Oysa atmaya kıyamayacak kadar çok değer verdiğinde, en önemsiz kelimelere bile; uzayıp giden br yazının içinde, kaybedersin kendini. Cümlelerin virgülsüz, noktasız kalır; sen soluksuz kalırsın.
Sonra bir gün, birini görüverirsin. Onunla cümlelerinin nefes alacağına, anlamlarının birbirine karışmayacağına inanırsın. Bir büyük harf yapar, başlarsın yeni bir paragrafa. Noktalama işaretlerinden o kadar yoksun yaşamışsındır ki, yeni bir satırın başı olamayacağını geç farkedersin. Yine uzar gider cümlelerin.
İlk noktaya kavuştuğun an, kalın bir defterden, sana ait kelimeleri ayıklamaya başlarsın. İşte o gün, hiç şarkı söylememişken daha, şiir olmaya özenirsin...

15 Ekim 2009 Perşembe

Küçüğüm

Küçücük adımlarıyla yanıma kadar gelip, at kuyruğu yapılmış kıvır kıvır sarı saçlarını, iki yana savurdu bir süre. "Hoşgeldin" dedim, elimdeki kalemi bırakıp, ona dönerek. Masanın kenarına tutunmuş, sağa sola salınıp duruyordu, bana kaçamak bakışlar atarak. Sonra geldiği gibi usulca uzaklaştı yanımdan, yine saçlarını savurarak. Odadan çıkarken bir kez daha baktı arkasına. Küçükken ben de ne kadar severdim, saçlarımı böyle savurmayı. Hatta ne zaman at kuyruğu yapsam saçımı, aynı isteğe kapılırım hâlâ. Bazı duyguların değişmemesi ne kadar güzel.
"İçeride kim var kızım? Tanıştın mı o ablayla?"
Bir sırrı açıklarcasına sessizdi, annesinin sorularını yanıtlarken.
"Ama sen kocaman kız oldun. Elini uzatıp adını söyle, sonra da tanışın, hadi"
Aynı yavaş ritimle odaya girip, salına salına masama doğru yaklaşmaya başladı. Gülümseyerek ona bakıyordum ben. Onu izlediğimi görünce, yönünü değiştirip, diğer odaya ilerledi. Boş odada dolandı bir süre. Sonra kararsız adımlarla geçti yine yanımdan.
-Ne oldu, tanıştınız mı kızım?
-Cıkk
-Eee, ne konuştuk biz?
Salınarak yeniden girdi odaya. Konuşmak istiyor, ama nasıl başlayacağını bilmiyordu. Gelip masanın ucuna tutundu yine. Gözlerimin içine baktı. Sonra birbiri üzerinde bağlı ellerimi açıp, tokalaştı benimle.
-Benim adım, benim adım Asya. Ya seninki?
-Benimki de Tülay, Asya.
-Memnun oldum, deyip, koşar adım uzaklaşırken odadan;
-Ben de çok memnun oldum, dedim, duyabileceği bir sesle.
Utangaçlık, doğuştan içimizin bir köşesinde mi saklıydı acaba? Ya da ne bileyim, küçüklükten kalma bir alışkanlık mıydı yoksa?

1 Ekim 2009 Perşembe

Şifa istemem balından

Upuzun, labirent gibi birbirine açılan, havasız koridorları vardı hastanenin. O koridorları dolduran onlarca insan, uğultulu bir bekleyiş tutturmuştu. Sanki iyileşmek için değil, hasta olmak için; üstelik de şehrin, hatta ülkenin çeşitli noktalarından gelmişti; yaşlısı, genci, çocuğu.
Saklı kalması gereken ya da öyle olmasını istediğimiz bir şeyler olurdu hep. Bazen bir defter arasını, bazen de kaçırılan bakışları mesken ederdik saklananlara. “Hastalık” dediğimiz şey de, vücudumuzun sakladıklarından meydana gelmez miydi zaten?