Kendime dair... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kendime dair... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2011 Cumartesi

+1

...
zamanı yıllarla tartanlar
yanılırlar
hiçbir şey tartılmaz başka bir şeyle
hatta çoğu zaman kendiyle bile
yaşanır, içini tohuma bırakır
geçer gider
geçmez sandıkların bile
...
Murathan Mungan

Bazen "bunca yılı yaşayan ben miyim?" diye şaşırıyorum. Ama öyle. Doğum günleri çok hüzünlüdür aslında. Fena hâlde hüzünlüdür hem de.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Kızgın

Güneş, günebakan çiçekleri gibi dönmüş yüzünü mavi göğe. Sevildiğini bildiği için şımaran insanların tatlı tebessümlerini andırıyor, böyle erken saatlerde insanın gözünün içine girdiğinde. Ama o sevimliliğine rağmen, etrafı görebilmek için kıstığım gözlerim, kaşlarımın çatılmasına sebep oluyor, hiç de istemediğim hâlde. Onun gözleriyse hâlâ benim üzerimde. Böyle anlarda hep olduğu gibi, yine bir eksiklik aranıyorum kendimde. Birini, böyle gözlerini ayırmadan baktıracak kadar dikkat çekici bir gariplik olmalı diyorum içimden. Sonra düşünüyorum da, birilerinin söylediği gibi, kızınca gerçekten güzelleşiyorumdur belki. Artık kızgınlık insanı nasıl güzelleştirebilirse.
Elim kolum birbirine dolanıyor. Aslında normal olan bütün devinimlerim, yapay bir hâle bürünüyor, hareketlerim böyle dikkatle incelendiğinde. Dönüp bakamıyorum ona. Güneşse hâlâ gözümün içinde. Kimbilir, belki de çok uzun zaman önce, şımarma hakkımı tümüyle ona devrettim ben. Hep gözümü kısışlarım, yerli-yersiz kaş çatışlarım, belki de hep bu sebeple.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Damla

Ben bir gerçeğin saklısındayım şimdi ve senin hayatın benim sana demediklerim kadar noksan.../Hasan Ali Toptaş

Turunculu-pembeli bir örtü gibi yayılmışken denizin üzerine gökyüzü; balkonda oturup, yalansızlığının can acıttığı serin bir yaz akşamını uğurluyordum geceye. Üzerinden kim bilir ne kadar zaman geçmişti ama, yine de bilmeni isterdim; unuttuğun gibiydim ben hâlâ.
Kimsenin üşüyüp üşümediğimi sormadığı ve dahası, sırf beraber biraz daha vakit geçirebilmek için, üşüdüğüm hâlde inkâra yelteneceğim soruların salınmadığı sessizlikler dolanıyordu etrafımda. Yalnızlık, insanı bütün doğrularıyla başbaşa bırakıyordu bazen işte. Ve insan, cetvelle çizilmiş gibi duran bu doğrulardan sıkılıyordu, akıl erdiremeden bu noktaya nasıl geldiğine. Yalan söylemek istiyordum işte o zaman. Bazı sorulara, herkesin öyle olduğunu bildiği, ya da bilmeseler bile, yüzümdeki o muzip gülümsemeden farkedecekleri yalanlar söylemek istiyordum. Bazı doğruları, gecenin sakladığı kara bulutlar gibi saklayabilmek istiyordum onların ardına. Omza alınan hırka sıcaklığında bir ses geliyordu içeriden o sıra; "üşümedin mi sen?"
İşte o an, kabuğu kaldırılmış taze bir yara gibi kanıyordum, en can acıtan yerimden. Kollarımı kavuşturup içeri giriyordum sessizce. Oysa biliyordum, bugüne kadar hiçbir sessizliğim bir yalana eş olmamıştı. Çünkü bilirsin sen de, insanlar en kolay sessizlikleriyle ele verirlerdi yakayı. Belki de bu yüzden gizlice silmiştim, kapıyı kapatırken, ufukta kocaman bir lacivert hâline gelmiş denize katılmaya çalışır gibi, aceleyle gözümden süzülen o damlayı.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Yolculuk

Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
Sana diyeceklerim söylemekle bitmez.
Yıllardır yaşamımdan çaldığım zamanlar
Adına düğümlendi.

Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç,
Başka şehirleri özleyelim orada seninle.
Bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
İkimize yetmez.

Özdemir Asaf

Elimde Maya'mın hediyesi o kitap, aklımda yine onca soru ve kulağımda şu şarkı ile çıkıyorum yola. "Bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise, yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. İyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir." demiş ya Ece Temelkuran, galiba bu sefer öyle olacağına inanıyorum. Öyle olsun da istiyorum. Ben dönene kadar bütün şarkılarım, bütün cümlelerim size emanet.




26 Mayıs 2011 Perşembe

Yanık

Bir damlacık sıcak suyun ettiği, parmağımın yarım saat sızlaması. Ve o sızının diğer bütün sızıları yeniden anımsatması. Ufacık bir rüzgâr beklerken açık pencerelerden, hep o acıyı canlı tutan sıcaklıklarla insanın canının yanması. Ve birçok şey gibi, insanın o acıya da alışması. Aylardan mayıs olsa da, içindeki takvimin rotasından şaşması. Ve ne yazık, sonucun hep aynı olması...

20 Nisan 2011 Çarşamba

Çarşamba

Sen yalnızlığı yakından gördün mü hiç? Ben gördüm. Bahsedildiği gibi değilmiş hiç. Ben daha iri yarı bir şey bekliyordum. Biliyordum, başından beri biliyordum. Nerden biliyordum bilmiyordum ama, biliyordum işte. Olsa olsa bir Çarşamba günü olurdu bu. Zaten hep daha bir yalnız uyanmışımdır Çarşamba günleri. Ne olacağı belli olmayan bir haftanın tam ortasında. Yapayalnız./Y.Erdoğan


Her şey birdenbire anlamını yitirir bazen. Kendini hiçbir şeye ait hissedemezsin. Yağmura, güneşe, küsmeye, barışmaya, umuda ya da üzüntüye... öylece kalıverirsin bir boşluğun tam göbeğinde.
Masanda duran bir bardak suyun içinde kabarcıklar oluşur, hevesle doldurduğun cam bardaklardaki çaylar soğur, şarkılar hiç bilmediğin bir dilden sesleniyorlarmış gibi dolanır durur odanın içinde. Niye olur bilmem ama bazen olur öyle.

9 Mart 2011 Çarşamba

Bam Teli

Çok garip bir şey burada yazmak. Yüzünü hiç görmediğiniz, sesini hiç duymadığınız birinin yüreğine dokunuyorsunuz bazen. Kalkıp iki satır da o yazıyor size. Yazarken aklından hiç öyle bir şey geçmemişse bile, siz ağlıyorsunuz okurken. Üzülmesin diye ağladığınızı söylemiyorsunuz. Kaybettiğinizi sandığınız herhangi bir şeyi bulmuş kadar sevinirken ağladığınızı söyleyemiyorsunuz. Çünkü bazen her şeyi söylemeye gerek olmuyor. Hem belki o da ağladı ve size söylemiyor.

7 Mart 2011 Pazartesi

Yumurta

Çiçekleri naylon masa örtüsüne işlemiş bir bahar sabahında, çay kaşığıyla uzunlu kısalı misafirleri toplamıştım fincanımın üzerinden. Annem, soyduğu yumurtanın beyazını yine benim tabağıma, sarısının oyuna çağıran bir arkadaş kıvamında gülümseyip durduğu kalan kısmını da kardeşimin tabağına bırakmış, dalgın dalgın çayını karıştırıyordu.
Yumurtanın beyazını sevmiyordum. Sadece beyazını yemek zorunda oluşumu hele, hiç. Annem kardeşimi kayırıyordu işte. Üstelik sabah kahvaltılarında, defalarca şahit olduğum bir şeydi bu. Halbuki yumurta ciğerlerime iyi gelmiyordu, biliyordum. Ama dumanı tüten çayı, sanki soğutmazsa içemeyecekmiş gibi, öyle uzun uzun bu yüzden mi karıştırıyordu annem, onu bilmiyordum.
Uzun süre, annemin sevgisini yumurtanın sarısıyla bir tutmuş bir insanım ben. O yüzden bakma böyle sert ve yıkılmaz duruşuma. Daha dokunulduğum anda paramparça olabilirim bazen.

1 Mart 2011 Salı

Pedal

Karmakarışık rüyalar görüyorum bugünlerde. Aklımın ucuna gelmeyecek insanlar dolanıyor düşlerimde. Ama en çok seni gördüğümde şaşırıyorum ben. Seni hiç düşünmediğimden değil elbet. Çünkü sen, eklem yerimde bir kesik gibisin benim; hiç iyileşmeyecek. Ne zaman hareket etsem... neyse, bunu anlatmayacaktım ben. En çok seni gördüğümde şaşırıyorum demiştim. Daha genç, daha güler yüzlü oluyorsun çünkü rüyalarımda. Hiç sana benzemiyor demeye dilim varmıyor ama, öyle galiba.
Varlığından bile emin olmadığım bir şarkı çalmaya başlıyor, sen ortaya çıkınca. Görsen, öyle garip ki... Sanki herkes durup o şarkıyı söylüyor. Ama ben yine de, yanından geçerken, duraksasam mı, yoksa farketmemiş gibi yoldan gözümü ayırmasam mı, bilemiyorum. Belki bana da senden geçmiştir, sevgisini belli edememe beceriksizliği. Belli-belirsiz selamlaşıyoruz seninle, zoraki birkaç kelimenin eşliğinde. Sonra ben yoluma devam ediyorum, ardımdan bakıyor musun hiç bilemeden. Bazen "pişman mısın?" diye sormalıydım diyorum. "Pişman mısın yaşanmayanlara?" Vazgeçiyorum sonra. Şimdi bulunduğum yerden bakınca, gidip hikâyeyi ta en başından da değiştirsen, o boşluk dolmazmış gibi geliyor. Çünkü o boşluk benimle birlikte öyle büyüdü ki baba...
İlkokul zamanlarımda bir gün, küçük bir bahçede, bisiklete binmeyi öğrenmiştik bir arkadaşımla. Yanımızda onun babası vardı. O gün, iki tekerleğin üzerinde dengede durmayı öğrendim ben. Ama iki ayağımın üzerindeki dengemi yitirdim, onların konuşmalarına şahit olduğumda. Bunu anladığımdan beri, sürekli pedal çeviriyorum ben baba. Durduğumda yalpalıyorum çünkü. Belki de bu yüzden, rüyalarımda bile yanından hızla geçiyorum. Bana kızma.

20 Ocak 2011 Perşembe

Tuz

Bir kitabın sayfalarını çevirir gibi, yastığın bir ucundan diğer ucuna taşıyıp duruyorum, uyku tutmayan başımı. Aklımda dolanıp duruyorsun. Bir sarmaşık gibi dolanıyorsun yüreğime. Onca sıkıcı düşüncenin içinde, yeşerip gülümsüyorsun bana. Oysa ki ben seni, hiç öyle gülümserken görmedim.
Bir bilsen, içimdeki deniz nasıl da köpükleniyor adın geçtiğinde. Bembeyaz bir köpük olup seriliyorsun denizlerimin üzerine. Martılar salınıyor sanki dört bir yanımda. Ve ben, sana dair umutlarım bir vapur kadar güvende olsun istiyorum, o denizin tuzunda.

11 Ocak 2011 Salı

Mutluluk

Yüzüm gülerken bile, örtbas edemediğim bir hüznü taşıyorum kimi zaman içimde. Bu sonradan kazanılan değil ama, sonradan farkedilen bir şeymiş, artık biliyorum. Benim bile yeni farkına vardığım bir duruma, insanların şaşkınlıkla yaklaşıyor olmalarına kızgın değilim inan. Ama mutluluğun, alınıp-satılabilen bir durum olduğunu sananların kurdukları ucuz roman cümlelerine, kızıyorum elimde olmadan. Hem mutluluk, sence de ilginç bir kelime değil mi?
Isınmak için, çalışır vaziyette bekleyen bir otobüsün egzozuna ellerini tutarken bu şehirde birileri, ben mutluluğumu, nerede kaybetmiş olabilirim ki sevgili?

28 Aralık 2010 Salı

Acele

Hayat, bir sahlep içimi kadar. Kimin nasıl içmek istediğine bağlı olarak değişen zamanlamalarda. Bana sorarsan, sıcak içmeyi severim ben. Ağzım dilim yana yana hani. Soğudukça tadını kaybedeceğinden korktuğumdan belki.
Evet, aceleci bir ruhum var benim. Sen bana sahlep desen mesela, tutar kolundan çekiştiririm, çocuklar gibi. Hemen gidelim isterim. Zamanında çok saydım bu yüzden, "yatcaz kalkcaz" hesabıyla, geçmeyen günleri.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Garip

Neden böyle şeyler düşünüyorum bilmiyorum. Garip bir şey çünkü bu. Mesela dün akşam, o salonda bir kez daha farkettim ki, ben bir oyun provası izlemek istiyorum. İnsan oyun provasını neden izlemek ister ki? Bir de şey var. İzlediğim filmlerin sonunun, aslında devam eden hayatın ortalarında bir yer olduğunu düşünüp, eksik kalmışçasına onu devam ettirmek.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Teşekkür

Aslında söyleyecek çok sözüm yok benim. Bazen öyle olduğunu sanıyorum ama, yok aslında...

melaıqe; paketin elime ulaştı. Kendisi, çantası, paketi ne kadar da şık. Uzun uzun yolları aşıp da geldi hem.
ve ahbap; hediye kitapken, üstelik de benim için seçilmişken, değerini anlatabilir miyim bilmiyorum.
Teşekkür ediyorum sadece.

16 Aralık 2010 Perşembe

Koku

Vakit gece yarısına yaklaşırken çıktık oyundan. Herkes evine gitmek için farklı yerlere dağıldı. Yine yalnızdım. Durağa doğru yürürken, aslında havanın o kadar da soğuk olmadığına inandırmaya çalışıyordum kendimi. İşte o an duydum o kokuyu. Yıllar öncesinin, gizli saklı buluşulan kış akşamlarını hatırladım birden. Yağmurun da eklenmesiyle sıkışan trafikte, erken inen akşamların, pek de keyifle tüketilen saatlerini. Bu şehrin trafiğini bile sevdiren o akşamlar mıydı diye düşündüm sonra. Belki de öyleydi.
Adını bile bilmediğim o parfümün kokusunu içime çeke çeke, başım onun omzunda yaptığım minübüs yolculuklarında, trafik kilitlenip kalmışken; dünyanın dönmediğini, zamanın bir süreliğine de olsa durduğunu sanırdım. Ne güzeldi... Yıllardır o kokuya hiç rastlamamışken, böyle bir gece yarısı burnuma çalınınca, dönüp bakmak istedim; "acaba o mu" diye. Değildi. Şimdi nerdeydi kimbilir, nasıldı? Hem bir koku, nasıl olur da bu kadar canlı tutardı, onca anıyı?

13 Aralık 2010 Pazartesi

Ters Köşe

İki arkadaşımla buluşmuş, dolaşıyoruz Beyoğlu sokaklarında. "Şuraya oturalım" diyorlar, "tamam" diyorum, "şuraya bakalım" diyorlar, "tamam" diyorum. Zira son zamanlarda çok çektiler benden. Keyifsiz keyifsiz konuşmalarımdan bıkmış olmalılar. Hiç itiraz etmiyorum o yüzden.
Son uğradığımız mekânda, daha kapıdan yeni girmişken, içeride oturan iki arkadaşımı daha görüyorum. "Tesadüfe bak" diyerek de dillendiriyorum şaşkınlığımı. Yan yana oturmuşlar, karşı koltukları da boş. "Birini bekliyordunuz da biz mi geldik" diye takılıyorum hatta. Bazen çok saf olabiliyorum, evet. Bunu nasıl başarıyorum, inan ben de bilmiyorum. Yani arkadaşlarımın bu buluşmayı zaten plânladıklarını, üstelik bunu benim doğum günüm için yaptıklarını, ancak pastanın üzerinde parıldayan mumları gördüğümde anlıyorum.
Geçen yıl, kötü bir yıl oldu benim için. Zor bir yıl oldu. Ama her şeyi sindirdim içime. Barıştım, kabullendim. Dilerim çok güzel bir yıl olur bu sefer. Hepimiz için...

(Hayatımın bütün gülen yüzlerine, kendimi değerli hissetmemi sağladıkları için, teşekkürü bir borç bilirim.)

6 Aralık 2010 Pazartesi

Hayat bu ara...

Bir fincan sıcak su, çokça hüzün, her an burnumun dibinde bir ağlama hissi ve bu şarkıdan ibaret.
Sıla - Oluruna Bırak

22 Ekim 2010 Cuma

Yüz

Otobüsün kapısı açıldı ve cama yansıyan sevimsiz bir yüzle karşı karşıya kaldım. Ne yapacağımı şaşırdım önce. İnkâr etmeli, hiç oralı olmamalı ve yüzümü başka yöne çevirmeliydim. Öyle de yaptım. Ama otobüsten inene kadar aklımda dönüp durdu o suret. Yani kendi yüzüm.
Hiç akla gelmemiş bir yanı vardı. Yanından hızla geçtiğimiz insanlara hiç benzemeyen bir tarafı. Kızgın değil, üzgün değil, belki mutsuz bile değil. Ama kesinlikle sevimsiz. İnsan ne zaman, kendi yüzündeki ifadeden korkmaya başlamalı?

20 Ekim 2010 Çarşamba

Belki

Gitmeye karar verdi, şu zaman gidecekti filan derken; en sonunda gitti işte. Az önce telefonun bir ucunda annesi, diğer ucunda ben, hakim olamadık gözyaşlarımıza. Bazen her şeyin elimden kayıp gittiğini düşünüyorum. Keşke bugün daha bir özenseydim kendime. Ne bileyim makyajım makyaja benzeseydi biraz. Belki o zaman akmasın diye ağlamazdım.

14 Ekim 2010 Perşembe

Küs

İşaret parmağını dolayıp diğer parmağının beline, yüzünde çocuklaştırmaya çalıştığı bir ifadeyle bana doğru uzattı elini. "Boz hadi!"
Zoraki gülmeye çalışırken ne kadar başarısız oluyorsam, içimden taşan gülme isteğini bastırmada da, aynı oranda başarısızım. Gülüyorum, hem de hiç istemediğim halde...