11 Ağustos 2009 Salı

İşmar

Göz kırpmayı öğrenmeye çalışan küçük bir çocuk gibiydi şans. Ne zaman denese, ağzının bir kıyısı kulaklarına çekilmiş gibi, bir sağa, bir sola salınır dururdu. Gözünü kırpmak isteyen fakat daha çok ağzını oynatmayı başarabilen bir çocuktu onun şansı. Uğraştıkça yüzü daha komik, daha görülesi bir hâl alan, bir küçük çocuk...
Severdi çocuk yüzlerini. Ve tüm tanımlamalarını çocukların yüzlerinde kişiselleştirmeyi...
Belki de bu yüzden, köşeye kaldırdığı bir eşya ya da giysinin, tam da işe yarayacağı konumu bulmuşken ve üzerine plânlar yapmışken üstelik; çöpe atıldığını öğrendiğinde... Ya da bütün yaz dolaşıp beğenemediği ve artık aramaktan vazgeçtiğinde gözüne ilişiveren o ayakkabının, ya rengini, ya numarasını bulamadığında; o çocuk yüzü gelir gözlerinin önüne. Aksilikleri unutuverir...

(İşmar; Bizim oralarda göz kırpmak anlamına gelir)

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Tersine

Kulağım çınlıyor. "Biri seni konuşuyor" diyor içimdeki ses. "Ya da biri seni konuşsun istiyorsun" diye ekliyor ardından. Gökyüzü kâh gri bulutlarla örtülür, kâh mavi mavi gülümserken, ince bir duman gibi dağılan beyaz bulutlarıyla; ben bir sandalyede oturmuş, gelip geçen insanları izliyorum.
Bir kadın, üç-dört yaşlarında bir çocuğa dil çıkarmasını öğretiyor, kahkahalar arasında. Bir yanda, zar zor dengesini tutturduğu adımlarından habersiz, kendi bebek arabasını iten bir ufaklık; diğer tarafta, neredeyse ilkokul çağındaki çocukları, bebek arabalarına koymuş, dolaştırmaya çıkaran kalabalık... Bu hayatta her şey, tersine mi işliyor artık?


Can Yücel' den

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette.tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev....
Altmışlı yaslara kadar hersek garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan...vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade.....aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, isi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun..." keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık....
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" Diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile Temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor...

7 Ağustos 2009 Cuma

Cümleler

Kelimelerin arasından fışkırmalı duygular. Öyle ki, sarhoş olmalıyım okurken. Kaşlarımı kaldırıp hayrete düşmeliyim bazen. İçimden geçip gitmeli hikâye, beni içine almalı. Kendimi yerine koyabilecek kadar hissetmeliyim anlatılanları. Bazen kaybolmalıyım içinde... Bazen de sorgulatmalı kendimi bana...
Kapağını kapatsam da bir kenara bırakamamalıyım; aklımda dönenip durmalı. Bir gün yolda yürürken, hiç tanımadığım birinin yüz ifadesinde yeniden karşıma çıkmalı. Küçük bir çocuğun başucuna serdiği bayram kıyafetleri gibi olmalı; her gözümü açtığımda, yeniden kendine baktırmalı. Bazen, bir şarkı sözüyle yürümeye başladığım yol, aynı sokağa çıkmalı. Değerli bir taş olup parmağımda olmasa da, bir küçük kıvrım olup, dudağımda; bir ufak kırışık olup, gözümün kenarında bulunmalı.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Bir sabah

Yapış yapış bir sabaha uyanmıştı şehir. Nemli ve bunaltıcıydı hava. İşlerine gitmek için evlerinden çıkan insanlar, ağır ağır adımlıyorlardı sokakları. Sanki asfalt erimiş, ayaklarına yapışmıştı; yürüyemiyorlardı. Kimse, yanından geçenin yüzüne bakmıyordu bile. Gülümseyişleri tükenmiş, selamları karanlığın içinde kaybolmuştu. Işıkları söndürüp, sahneyi başa almak istiyordum. Parmağımı şıklatarak dondurmak istiyordum, tüm devinimleri.

Henüz açılmamış bir dükkanın önüne kurulmuş, gelip geçenleri süzüyordu; hayatın aldıkları karşılığında, sonsuz bir umursamazlık bağışladığı o kadın. Adım adım ona yaklaşan ve ondan uzaklaşan insanlara bakarak gülüyordu. Derin bir acıma mı, yoksa ince bir alay mı olduğunu kestiremediğim o gülüşü, her kişide farklı derecelerde oluyordu. Kimi zaman gürültülü bir kahkaha koyveriyordu, neredeyse sözleşmiş gibi sessiz yürüyen kalabalığın doldurduğu sokağa. O sessizlik için, parmak uçlarında yürüyecek kadar özenli, ama bir merhabayı esirgeyecek kadar da özensiz yürüyordu kalabalık.

Terden yüzüne yapışmış, kulak hizasında küt kesilmiş saçları vardı kadının. Ve kirden seçilmeyen yüzünde, güldüğünde parıldayan beyaz dişleri. Dalgalı, uzun sarı saçları olan bir kadın geçti önünden. Az önce yerden bulduğu gazete sayfası elinde, geçen kadına baktı bir süre. Yüzüne yapışmış saçlarını, başını sağa sola sallayarak savurmaya çalıştı sonra, semtin en güler yüzlü delisi. Yırtık kot pantolonuyla salına salına geçen genç kıza güldü; örneğine sadece türk filmlerinde rastlanabilecek bir alaycılıkla. Kimbilir ne kadar zamandır üzerinde olan, rengi seçilemeyecek denli kirli ve lekeli pantolonuna baktı sonra. Dizindeki yırtığa, kanayıp kabuk tutmuş yarasına baktı şaşkınlıkla.

Geçen arabalara el salladı. Annesinin elinden tutmuş yürüyen çocukların, kiminin korkuyla, kiminin merakla açılmış gözlerine gülümseyerek bakıp, selamlaştı. Yanına yaklaşan sokak köpekleriyle konuştu, kedilerin başlarını okşadı. Onu orada öylece otururken görseler, yanından geçerken birazcık dikkat etseler, kaldırım taşında değil de, yumuşak bir minderde oturduğunu sanırlardı.

Eli yüzü, üstü başı kirliydi. Ve burnumuza ulaştığı anda, mide bulandıracak denli kötü bir koku yayılıyordu üzerinden. Kendi kendine konuşup, vara yoğa gülüyordu. Tanımadığı kişilere selam veriyor, ona tiksintiyle bakan gözlere daha çok gülüyordu. İnsanın içini karartacak tüm kötü düşünce ve huylardan arınmış, eşi ancak çocuklarda görülecek bir saflıkla gelip çıkmıştı karşımıza. Ama yan yana dursak, sabah yeni giydiğim ütülü kıyafetlerle, ben ondan daha temizdim güya.

Yollarda yalpalayarak yürümek; ellerim ceplerimde dolanıp, yanımdan geçen insanların gözlerinin içine bakmak, gülümsemek istiyordum. Günün sıcağında, ayağımızın altına yapışmış zift karasını, her gittiği yere götüren biri olmak istemiyordum. Belki bu yüzden, sadece bir başlangıç olsun diye yani; kimse ona bir an olsun bakmadan yanından geçip giderken, ben dikkatle izliyordum onu. Üzülüyordum, özeniyordum... Ve korkuyordum da belki. Ama aklım, gerçeklerden kaçmama izin vermeyecek bir dedektifti. Ve gelip yine bulmuştu beni...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Uğultu

Beyaz bir masa örtüsü üzerinde, ojeli tırnaklarını gezdirdi kadın. Bir kitabın cümleleriyle, hayalinde canlanan bir sahneydi sanki, ansızın hatırlayıverdikleri. Az önce "evet" demişti. Sulanan gözlerinden aşağı yaşlar süzülmesin diye kırpmak istememişti ama, geçmişin can yakan anılarına dayanamadı gözleri. Silinsin, yok olsun diye gördükleri, sımsıkı kapadı; ve yaşlar süzüldü yanaklarına. Damla damla ıslandı sevinçleri.
Şaşkına dönmüş onlarca yüz vardı çevresinde. Deli gibi sevdiği adamla evlendiğini belgeleyen deftere damlıyordu gözyaşları. Herkes kendince bir senaryoya uyarlıyordu olanları. Oysa o, bir kapının eşiğine oturmuş, kavga eden anne-babasına yalvarıyordu hâlâ. "Yapmayın" diyordu; kan çanağına dönmüş gözlerini, elinin tersiyle silerek. Kesik kesik hıçkırıyor ve sesi çıktığınca bağırıyordu. "Yapmayın!"
Baba, kapıyı çarpıp gidiyor; anne, olduğu yere ilişip, saatlerce ağlıyordu. Yalancı mart güneşi vuruyordu salonun penceresine. Pencere kenarına konulmuş yemek masasının üzerindeki beyaz örtü, az önce üzerinde parmaklarını gezdirdiği örtüye benziyordu.
Yıllar geçiyordu hızla. En kirli örtüler bile yıkanıp temizleniyordu ama, insan içinde biriken tortuları bir türlü temizleyemiyordu. Islak gözlerini yerden kaldırmadan, "yapmayın!" dedi, yıllar sonra yeniden. Ve içindeki çocuğun ıslığa benzeyen sesi duyuldu. İnsan, zaten hep en mutlu olduğu anlarda duyardı, kötü anıların kuytu bir köşede saklanan uğultusunu.

24 Temmuz 2009 Cuma

Çözdükçe dolanıyor

Gün geçip gitmiş yine, gökyüzü koyu karanlık. Tek tük ışıklar yanıyor evlerde, pencereler ardına kadar açık. Mutfak musluğundan damlayan suyun sesi kaplıyor karanlık evlerden birini. Sessizlik öyle sarıp sarmalamış ki duvarları, koltuğa topladığı bacaklarına sarıp kollarını, nefesini dinliyor kadın.

Kalkıp musluğu kapatmak gerek. Kalkıp ışığı yakmak gerek! Ya da ne bileyim, bir ufak çantaya birkaç parça eşya atıp, yollara çıkmak gerek. Oysa o, damlayan bir musluğun gereksiz ritmine ayak uyduruyor. Tuhaf kokularla sarmalanıyor çevresi; umursamıyor...

Şu hayatta önem verdiklerinin, sokaktan geçen el arabasına, mandal karşılığı verilen eskiler kadar bile değerinin kalmadığını gördüğünden beri, yarım bir insan gibi hissediyor kendini. Ne kadar uğraşsa da aklı almıyor bir türlü, çevresinde olup bitenleri. Bir rüzgâr olup esmek, fırtınaya dönüşmek, değer verdiklerinin üzerine basıp geçenleri, silip süpürmek istiyor yanından yöresinden. Doğru sözle, iyi niyetle, gözlerinin önüne serilmiş bir yürekle karşılaştığında, şaşırmamak istiyor; olmuyor...

Bütün ağrılar gece ilişiyor insana. Diş ağrısı gibi, gönül ağrısı da. Bir kelime kadar basit aslında, gece gece sancıya sebep olanların, hayatlarını oturttukları temel. Her şeye bencillik penceresinden bakabiliyorsanız eğer; hiçbir sorun, ne gece, ne gündüz, ağrı olup kapınızı çalmıyor. Ama varlığınızın adına yaraşır duygularınız varsa hâlâ, ve yüreğiniz, vicdanınız biraz da; o ağrılar artık kapıyı çalmaya bile gerek duymuyor. Anlamaya çalışıyorsunuz insanları ama, bir cümle o kargaşada aklınızdan uçup gidiyor. Anlamak diyor ya hani şarkıda, çözmeye yetmiyor...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Deli diyorlar sana...

Asipena'ya...
Memleketinin çok uzağında bir ülkenin, sana yabancı sokaklarını adımlarsın. Görüntüler, insanlar, kokular, konuşulanlar başkadır. Ne kadar kendini oyalamaya uğraşsan da, ardında bıraktıklarının yokluğu canını acıtır.
Her sabah, bir rüya olmasını dileyerek açarsın gözlerini yeni güne. Ama gördüğün yine yabancılıktır! O an gözlerini sımsıkı kapatıp, gördüklerini inkâr etmek istersin. Çocuklar gibi ellerini kulaklarına siper edip, o yabancı sesleri duymayasın diye, bağırıp çağırmak istersin. Ama olmaz, olmaz işte!
Ayaklarını sürüye sürüye çıkarsın yollara. Günler geçer, haftalar, aylar geçer; alışamazsın. Sesini özlersin sevdiklerinin, kokusunu özlersin annenin yemeklerinin. Öylece durup izlediğin manzarayı, adımladığın kaldırımları, keyifle içtiğin çayı özlersin. Ayrıntı sandığın birçok şeyin, aslında ne kadar önemli olduğunu farkedersin. Kendine anlatırsın derdini... Gözlerinin içine bakmadan kendinle konuşursun... Birileri sana deli der, aldırmazsın. Özleme bu kadar dayanabiliyorken, deli olmayı ödül bile sayarsın.

17 Temmuz 2009 Cuma

Akşam çayı

Karanlığın ortasına, belli aralıklarla yakılmış mumlar gibi şehrin ışıkları. Gükyüzünde ay; masada, ince belli bardakta, yeni demlenmiş çay. Günün yorgunluğunun üzerinden geçen, hafif, ılık bir rüzgâr.
Bakışlar, uzaklarda bir noktadan yol gözlüyor sanki. Oysa parmaklar, çay tabağının kenarında, yarım yamalak hatırlanan bir şarkının, tanınmayan melodisine kaptırmış kendini. Az sonra, yeni dağıtılan çaylardan, masaya davet edilen misafire "hoşgeldin" der gibi yükselen kaşık sesleriyle, bozulur düşüncenin de sessizliği.
Oysa her bardakta kenara ayrıp kaşığı, yarım kalan bir hikâyeye devam eder gibi yudumlarım ben çayı. "Nerede kalmıştık?" diyerek uzanırım bardağa. Ama özlüyor insan bazen, bardakta dolaşan kaşık sesini bile. Ve sohbetlere karışıp giderken yudumlar, alışıyor bazı seslerin yitip gidişine de.
Konular değişiyor, sesler, sözler değişiyor... Başımızda asırlık ağaçların yaprakları hışırdıyor belki. Etraftaki insanların uğultusu eşlik ediyor ona. Ve akşam, usulca giriyor gecenin koynuna...
17.07.2009

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Bulmaca

Gökyüzünün griliği ve delicesine yağan yağmurun sesi eşlik ediyor bugünüme. Sen neredesin şimdi, ne yapıyorsun acaba? Benim gibi cam kenarında sessizce oturup, yağmurla akıp gitmek istiyor olabilr misin? Seviyor musun yağmuru acaba?
Yanımda olsan, bir bulmaca alsan eline yine, ardı ardına sıralayıversen soruları. Bilmediklerime şaşırsan, bildiklerimden anlamlar çıkarsan, başka sorular sorsan sonra. Seninle eksik kalan ya da tamamlanan her neyse onu bulmaya çalışsam ben de, sen sorular sorarken. Kalbimi koysam tartıya, aklımı da yanına. Ölçsem, tartsam... Yüzüne baksam, gülümseyişini de eklesem sonuca. Böyle çözülür mü bu bulmaca?

Temmuz/2009

Arayış

Kalabalıktan yükselen kahkahalar arasında, yolunu kaybetmiş bir dertli bakış, gelip yerleşiverdi gözlerime. Bağlamanın sesinde bir yol buldum kendime. Geçtiği yolları kaybetmesin diye ekmek kırıntıları bırakan, o masal kahramanının yolundan yürüdüm. Yürüdükçe uzaklaştım tüm kalabalıktan, derin bir sessizliğin içine düştüm. Elimde bir bardak, kafamda onlarca düşünce... Her yudumda tükenirken hayat, tıpkı elimdeki o bardaktan eksilenler gibi; hiç unutulmasın diye aklıma kazınmış, onlarca anı gelip geçti gözlerimin önünden. Üzgün oldum, kızgın oldum, yorgun oldum. Âşık oldum, mutlu oldum. İşte bütün gece, hayatın neresinden tutunup yürümeye başlayacağımı arayıp durdum.

26 Haziran 2009 Cuma

Acaba nedir, nedir?

Tıkış tıkış dolu, hatta sığmayan eşyaların sağından solundan sarktığı bir çekmece gibi hissediyorum kendimi. Aklım da, hayatım da aynı durumda. Yanımdan yöremden hızla akıp geçiyor her şey. Plân yapmanın birçok konuda bir işe yaramadığını biliyorum bilmesine ama, benim gibi organizasyon ruhlu birine, bu durum pek uymuyor. Aslında hep istediğim, "hadi gidelim" dediğinde biri, acaba şöyle mi olur, böyle mi olur, ama şu işi halletmem gerekti, filan demeden yola düşebilmek. Ama kişiliğim buna uygun değil işte.
Bu aralar iç sesim de çok geveze. Zaten kendime hiç zaman ayıramıyorum. Bu yoğunluktan, yorgunluktan bu kadar bunalmışken üstelik, bir de onun dırdırı hiç çekilmiyor. Sanırım bu durumun da etkisiyle, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Kitap bile okumak gelmiyor içimden. Hani belki bir öneriniz olur diye, derdimi anlatayım dedim. İyi bir dinleyiciyimdir hep. Önerileri can kulağıyla dinlerim.

25 Haziran 2009 Perşembe

Özlüyoruz




Her 25 Haziran'da "seni unutmadık" demek neden acaba? Çernobil'in etkilerini ve yöneticilerin vurdum duymazlıklarını insanlara anlatmaya çalışırken, kansere yakalanışın kadar, kendi kültürünün türkülerini, melodilerini, üstünlük derdin olmadan aktarışın ya da o kültürün yok olmaması için mücadele verişin de unutulmasın diye mi? Yoksa sesini duyduğumuzda içimizde yanan o kıvılcımı herkes bilsin diye mi?

4 sene oldu sen gideli. Geçen zamanı şekle büründürebildiğimiz gibi, özlemi ya da boşluğu da sayılarla ifade edebilseydik keşke...
Zaman geçiyor ve biz sana söylenecek cümleleri tüketiyoruz.
Seni çok özlüyoruz.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Hadi...

Neden hep eksik kalıyor söylediklerimiz? Neden dilimizin ucuna kadar gelmişken yutkunuyoruz biz ve içimizde parça parça bir yerlere gizliyor kelimeler de kendini? Neden bir gülümseyişin, bir dudak büküşün ya da bir baş çevirişin ardında saklıyoruz, içimizde dönenip duran kaçak kelimeleri? Halbuki tam yeri, tam da zamanı değil mi?
Öfkeliyken değil, çaresizken de değil belki. Ya da sarhoşken... Söyleyeceklerinin güvenilir olmadığını bildiğin tüm zamanları çıkar aklından. Ama ya diğer zamanlar? Geçip gitmesine izin verdiğin onca an, tam da hakedilmişken her harf, kaçırılmış değil mi?
Öyleyse sus yine... Derin bir of çek hadi. Elin çenene yanaşırken gözlerin saklanacak kuytu bir köşe aransın. Değil yeni bir soruyla, soran bakışlarla bile karşılaşmayasın. Hadi yutkun bir kez daha ve unuttum san yine. Aldanmayı marifet sayanlardan ol hadi sen de...

9 Haziran 2009 Salı

Umut çiçeği

Kasvetli bir sıcağın ortasında bile yüzü güneşe dönük çiçekler var. Kendini sakınmak istese de, yüzünü çeviremeyişine tepkisi belki bükük boynu. Hafif bir esintide yaprakları titreşen o renk cümbüşünün, bir damla suyla neşeye boğulduğunu biliyorum. Umudun çiçeğinden yüz çevirmeye gelmediğini bildiğim gibi.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Hayat

Tatlı bir uykuya davet etmenin telaşına kapılmış gibi, gecenin laciverdini giyindiğinde şehir, evlerin parıldayan ışıkları altında akıp gidiyordu hayat. Hep son anı yaşanıyordu sanki. Taze demlenmiş çay, ince belli bardak... Gündüzün sıcağından uzak, hafif esintili bir çardak... Eskiden, yeniden, umut edilen gelecekten bahseden ve o esintinin ardına katılmış kelimeler... Başka bir evin penceresinden süzülüp, kulağımıza belli belirsiz çalınan o müzik sesini kıskandıran gülücükler...
Toprağın, fidanın, ağacın, suyun; ve hatta çiçeklerin adının hakettiği için söylendiği bir bahçe içinde, adına huzur denilen o vakit. Geçiyor... Söylene söylene anlamını yitirmiş tanımlamalardan olsa da, durup düşündüğümüzde hâlâ hayretle bakakaldığımız o cümle geliyor aklıma. "Hayat su gibi akıp geçiyor." İşte böyle, biraz huzur, bir tutam mutluluk, hatta biraz gözyaşı. Daha başka nasıl tanımlamak isterdim ki hayatı?

Haziran/2009