Yeni yollar bulsaydım kendime. Kaçma plânlarından arındırıp aklımı, gönül rahatlığıyla yürüyebilseydim o yolları. Ardımdan bakakalsaydı tüm kederlerim. Bir saç savuruşuma baksaydı, üzerime çöreklenen bu sis perdesinin dağılması. Saçlarımı hiç savurmamış olsam da denerdim. Yürümeyi severdim çünkü, ne zamandır bir küskünlükle oturuyor olsam da yerimde.
Adım atmayı unutmuştum sanki. Unutmuştum birine koşarak gitmeyi. Ve bir kağıt helva çıtırtısına gülüşlerimi eklemeyi. Hatırlanmayı bekleyen ne çok şey vardı, bir bilsen.
Dönüp dönüp aynı duvarın karşısına dikilmiştim ben. Burada bir kapı vardı diyerek. Yoktu oysa. İnanmıştım o duvardaki hayali kapılara. O kadar narindi ki gönlümün yaprakları, ben kapadıkça, her rüzgârda aynı sayfa açılmıştı. Bu yüzden artık rüzgâr esmesin istiyordum. Güneş gülümsesin bulutsuz bir gökyüzüne. Ve mutlu günler, şekere üşüşen karıncalar gibi doluşsun ömrüme.
12 Mart 2010 Cuma
11 Mart 2010 Perşembe
Bir yer var mı bildiğin?
Kalem kutumdaki kalemlere kokusu sinen rengarenk silgilerimi özledim. Ve sulu boyalarımı. Yarım bardak suda bir duman gibi dağılan renkleri; sarıyı, maviyi, yeşili. Resim defterinin suyla kabarıp şekil değiştiren sayfalarını, şekliyle birlikte değişen yaprak çevirme sesini özledim.
Özledim, çünkü gün geçtikçe azalıyor hayatımdaki kokular ve renkler. Yankılanıp duruyor etrafımda ama gerçek değil artık bu sesler. Yorgunum... Hafızamdan silinsin istiyorum, tüm kötü izler...
Özledim, çünkü gün geçtikçe azalıyor hayatımdaki kokular ve renkler. Yankılanıp duruyor etrafımda ama gerçek değil artık bu sesler. Yorgunum... Hafızamdan silinsin istiyorum, tüm kötü izler...
10 Mart 2010 Çarşamba
Kırık

Sonbaharın, bütün sevdiklerini bir yerlere savurup, yapayalnız bıraktığı ağaçlarla kaplı bir bahçe içinde, duvarın dibinde duran eski bir koltuk. Üzerinde yılların yorgunluğu ve hatıraları. Kimbilir ne oldu da kırıldı o sağ yanı? Kimler sığınmıştı kucağına bir zamanlar, hangi cümleler fısıldanmıştı kulağına? Ne zaman karar verildi, bahçedeki ağaçlara yaren olmasına?
Peki şimdi, en çok ne zaman ziyaret ediyor onu misafirleri; ne zaman kuruluyorlar, zar zor sığabildikleri o sol yanına? Kavgalardan sonra daha çabuk barışmak ya da en tatlı zamanlarında, o sağlam tarafı mutlulukla paylaşmak için belki?
O koltuk gibi kırık ya, kalplerimizin ve dirhem dirhem biriken umutlarımızın bir köşesi. Bu yüzden ne zaman sol yanına davet edecek olsak birini, titriyoruz korkudan; yolunu kaybetmiş küçük çocuklar gibi.
Peki şimdi, en çok ne zaman ziyaret ediyor onu misafirleri; ne zaman kuruluyorlar, zar zor sığabildikleri o sol yanına? Kavgalardan sonra daha çabuk barışmak ya da en tatlı zamanlarında, o sağlam tarafı mutlulukla paylaşmak için belki?
O koltuk gibi kırık ya, kalplerimizin ve dirhem dirhem biriken umutlarımızın bir köşesi. Bu yüzden ne zaman sol yanına davet edecek olsak birini, titriyoruz korkudan; yolunu kaybetmiş küçük çocuklar gibi.
9 Mart 2010 Salı
Gerçek
İçimden haykırmak geliyor, yalancı bir samimiyetle ve dinmeyen bir iki yüzlülükle bana selam verdiğini anladığımdan beri. Aynalarda bile göremediğin, yastığa başını koyduğunda, yanından selamsız geçip gittiğin seni görüyorum yapmacıklığında. Oysa sen, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorsun benimle konuşmaya.
Ne olur ki bütün dünyanın gözünde kötü olsam ben? Ve herkesin nazarında bir masum olsan sen. Kimin, neyi nasıl gördüğünün ne önemi var söylesene? Neyi değiştirir bütün bu konuşulanlar, sen gölge oyunlarına hayranken böylesine?
Ne olur ki bütün dünyanın gözünde kötü olsam ben? Ve herkesin nazarında bir masum olsan sen. Kimin, neyi nasıl gördüğünün ne önemi var söylesene? Neyi değiştirir bütün bu konuşulanlar, sen gölge oyunlarına hayranken böylesine?
Suret
Bulutlar denize inmiş gibiydi. Sisli, soğuk bir İstanbul sabahında, herkes ayrı bir telaşa kaptırmıştı kendini. Her sabah aynı yollar yürünüp, aynı otobüse biniliyordu ama, kimse kimsenin umrunda değildi. Otobüsün kirli camından görmeye çalıştım sokakları, insanları. Kızgınlıklar, kuruntular, sıkıntılar, alıp götürmüştü bizden bizi. Geride bize benzediğini sandığımız suretler kalmıştı yalnızca. Giderek artan yabancılığı, duvarlarımıza eklenen tuğlaları farketmiyor muyduk acaba? Yoksa bu oyun, ancak böyle mi oynanıyordu, dengeleri alt üst olmuş dünyada?
8 Mart 2010 Pazartesi
Nazarlık
Doğan güne eşlik edilen sabah kahvaltılarında, rafadan yumurtalar vardı; kuş cıvıltılarının seslendirdiği yeşilliğin tam ortasında. Birdenbire başlayan sağanak yağmurlar da, yapraklarda misafir su damlalarını, bir elmas gibi parıldatan güneş de, başımızdan hiç eksik olmazdı. Toprak yollar, dağlar, ormanlar... Ve çiçekler...
Rengarenk açardı çiçekler, türlü çeşitli isimlerde. Sarhoşluğun içmeden de olmasını muhtemel kılardı kokuları. İşte o çiçeklerin güzelliğine nazar değmesin diye, üzerine kapanırdı yumurta kabukları. Diyorum ki, rafadan yumurtalar pişirsem yine, sırf içimde açan çiçeklerin dallarına takmak için kabuklarını; yok edebilir miyim acaba, hiç peşimden ayrılmayan, o eskiden kalma korkularımı?
Rengarenk açardı çiçekler, türlü çeşitli isimlerde. Sarhoşluğun içmeden de olmasını muhtemel kılardı kokuları. İşte o çiçeklerin güzelliğine nazar değmesin diye, üzerine kapanırdı yumurta kabukları. Diyorum ki, rafadan yumurtalar pişirsem yine, sırf içimde açan çiçeklerin dallarına takmak için kabuklarını; yok edebilir miyim acaba, hiç peşimden ayrılmayan, o eskiden kalma korkularımı?
Çocuk sesi
Otobüsü dolduran kendinden vazgeçmiş kalabalığın ortasına, o ses yayıldığında; çok sevdiğim bir şarkının, giriş müziğini duymuş kadar sevinmiştim. "Ne zaman anne? Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz, o zaman mı???"
Çocuk olmak, zamanı şimdide yaşamaktı. En uzun vadeli plânları "büyüyünce" idi onların. Büyüyünce okula gidilecekti, büyüyünce doktor, öğretmen olunacaktı. Büyümek, onlar için, bir masalda kahraman olmaktı.
Her anı tadını çıkararak yaşar, ertelemezlerdi yarına. Yarının var olduğu şüphesini her fırsatta anımsamak zorunda olmadan mutlu olurlardı çünkü. Şimdi, çok sevdiğim bir çiçeğin, benden hiç uzaklaşmasını istemediğim kokusu gibi, anımsadığım o zamanlar. Ne zaman küçük bir çocuğun sesine kulak versem, şimdilerini hayata kaptırmamış bir çocuk olurum yeniden, anlaşılmaz bir hızla geçmiş olsa da yıllar.
Çocuk olmak, zamanı şimdide yaşamaktı. En uzun vadeli plânları "büyüyünce" idi onların. Büyüyünce okula gidilecekti, büyüyünce doktor, öğretmen olunacaktı. Büyümek, onlar için, bir masalda kahraman olmaktı.
Her anı tadını çıkararak yaşar, ertelemezlerdi yarına. Yarının var olduğu şüphesini her fırsatta anımsamak zorunda olmadan mutlu olurlardı çünkü. Şimdi, çok sevdiğim bir çiçeğin, benden hiç uzaklaşmasını istemediğim kokusu gibi, anımsadığım o zamanlar. Ne zaman küçük bir çocuğun sesine kulak versem, şimdilerini hayata kaptırmamış bir çocuk olurum yeniden, anlaşılmaz bir hızla geçmiş olsa da yıllar.
Lacivert
Galata köprüsünün altında, uçan martıları, gelip-geçen vapurları ve dalgalanan denizi izlerken, nargilenin fokurtusu eşliğinde; o günü anımsadım yine. Laciverdimsi bir kızgınlıkla kaplıydı gözlerin. Ne zaman kızsan, kaybolurdu maviliklerin. Fırtına çıkar, dalgalanırdı denizler. Üşürdüm. Kızgınlığına aldırmadan sarılırdın ben üşüyünce. Meltem olurdu bütün rüzgârlar, sen sarılınca; gözlerinin laciverdinde bile. Sen bilmezdin, o laciverde tutkundum ben. Bu yüzden kızdırırdım seni, her seferinde yeniden.
7 Mart 2010 Pazar
İyi ki doğdun Gülüş
"İçimin güler yüzü"
Tarih tutmuyor zaman, dostluğun olunca konu. Çünkü zamana sığmıyor bazı duygular. Onca gülüş, gözyaşı; onca umut.
Anladım ki, uzaklar yakınmış bazen, bazen de yakınlar uzak. Birçok şey değişirmiş de, bazı şeyler değişmezmiş zamana inat.
Doğum günün kutlu olsun. Dilerim, bir ömür sürsün mutluluğun.
Tarih tutmuyor zaman, dostluğun olunca konu. Çünkü zamana sığmıyor bazı duygular. Onca gülüş, gözyaşı; onca umut.
Anladım ki, uzaklar yakınmış bazen, bazen de yakınlar uzak. Birçok şey değişirmiş de, bazı şeyler değişmezmiş zamana inat.
Doğum günün kutlu olsun. Dilerim, bir ömür sürsün mutluluğun.
5 Mart 2010 Cuma
Her zamanki gibi başladım; seviyor, sevmiyor...

Yaprakları rüzgârda savrulup dökülmeden toplasaydın o gelincikleri. Ve papatyaların yaprakları kadar sevebilseydin beni. Gerek duymasaydım ben de, papatyadan fallara. Gönlündeki nasırlara inat uzattığın ellerin dolanırken saçlarımda, yok olsaydı suskunluğum. Gözünden süzülmese de damlalar, inanırdım o zaman içindeki yağmura. İnanabilirdim her şeye, sen anlattığında.
Oysa ne gelincikler var şimdi ellerimde, ne de papatyalar saçlarımın arasında.
Gönlüne yağdı mı bilmiyorum ya, benim üzerimden hiç eksik olmadı o kara bulutlar. Yağmura gülümsemeyi ve papatyaları koparmamayı öğrendim yokluğunda, "seviyor" çıkacak olsa bile bütün fallar.
Oysa ne gelincikler var şimdi ellerimde, ne de papatyalar saçlarımın arasında.
Gönlüne yağdı mı bilmiyorum ya, benim üzerimden hiç eksik olmadı o kara bulutlar. Yağmura gülümsemeyi ve papatyaları koparmamayı öğrendim yokluğunda, "seviyor" çıkacak olsa bile bütün fallar.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı*
Birer yanlarından tuttukları bavulu, sarsılarak taşıyorlardı yol boyu. Bütün geçmişi ardından bakakalsın istiyordu biri. Daha şimdiden ne kadar özlediğini bilmiyormuş gibi. Yaşadığı her şeyi yanında götürmek istiyordu diğeri. Canını acıtanları alt edebildiğini, en çok kendine ispat etmek ister gibiydi. İkisinin de birbirinden habersiz, bozguna uğradı istekleri.
O bavula sığar mıydı bu şehirde yaşadıkları? Her adı anıldığında, kapanmamış bir yara gibi kanamayacak mıydı? Birbirlerine sormaya cesaret edemeyecekleri kadar, yükte de, pahada da ağırdı soruları. Sessizce, ağır ağır ve gözleri dönmek için yerde bir sebep aranır gibi yürüdüler. Yolun sonu gelmesin, bir serseri yollarını kessin ya da hayat ortasından bölünmüş gibi, zaman dursun istediler. Hiçbiri olmadı. İkisi de istediklerini söylemeye de, kalıp yeniden başlamaya da cesaret edemediler. Bahaneler aradılar kayboluşlarına sessizce. Oysa işe yarar tek bir tane bile kalmamıştı ellerinde. Çünkü bahanelerin ardına katılıp heba edilmişti, geride kalan onca sene.
Bir bavulun iki ucundan tutarak yürüdüler o yolu. Ama bu şehre birer ucundan tutunmayı başaramadılar. Ve hayat, oynayınca elindeki son kozu, oyundan usulca uzaklaştılar.
*Öyle günler gördüm ki/Sabahattin Ali
O bavula sığar mıydı bu şehirde yaşadıkları? Her adı anıldığında, kapanmamış bir yara gibi kanamayacak mıydı? Birbirlerine sormaya cesaret edemeyecekleri kadar, yükte de, pahada da ağırdı soruları. Sessizce, ağır ağır ve gözleri dönmek için yerde bir sebep aranır gibi yürüdüler. Yolun sonu gelmesin, bir serseri yollarını kessin ya da hayat ortasından bölünmüş gibi, zaman dursun istediler. Hiçbiri olmadı. İkisi de istediklerini söylemeye de, kalıp yeniden başlamaya da cesaret edemediler. Bahaneler aradılar kayboluşlarına sessizce. Oysa işe yarar tek bir tane bile kalmamıştı ellerinde. Çünkü bahanelerin ardına katılıp heba edilmişti, geride kalan onca sene.
Bir bavulun iki ucundan tutarak yürüdüler o yolu. Ama bu şehre birer ucundan tutunmayı başaramadılar. Ve hayat, oynayınca elindeki son kozu, oyundan usulca uzaklaştılar.
*Öyle günler gördüm ki/Sabahattin Ali
4 Mart 2010 Perşembe
Son
Özenle saklanan cümleler, uyurken fısıldanır ya hani filmlerde. Ne olurdu yüzüne söylesen diye düşünürsün, ne olurdu saklanıp durmasan? Ama değiştiremezsin filmleri. Ve bazen, filmlere benzetirsin insanları. Değişmesini umut edip, hep aynı sona yenilirsin.
"-Yazarım sana.
-Yazma, o zaman bekliyor insan. Ee buraya cok az insan geliyor, cok insan
gidiyor. Ee kalanda bekliyor ama bazen cok uzun bekliyor. Yani hani, mesala
zanediyorsun ki, bir yoldan birisi gelecek, boş, uzun bir yol... devamlı ona
bakıyorsun. Ve sonra kimse gelmiyor. Yazma boşver..." (Vizontele Tuuba)
"-Yazarım sana.
-Yazma, o zaman bekliyor insan. Ee buraya cok az insan geliyor, cok insan
gidiyor. Ee kalanda bekliyor ama bazen cok uzun bekliyor. Yani hani, mesala
zanediyorsun ki, bir yoldan birisi gelecek, boş, uzun bir yol... devamlı ona
bakıyorsun. Ve sonra kimse gelmiyor. Yazma boşver..." (Vizontele Tuuba)
3 Mart 2010 Çarşamba
Sözlerimi geri alamam
Elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor, virgüllerini de ellerinde unutmuş konuşuyordu. Hiç susmayacakmış gibi uzayıp giderken cümleleri, yüzüme yayılmış gülümsemeden dolayı mı bilmem, ters giden bir şeyler olduğunu hissetmiş gibi durdu. Kızması mı, gülmesi mi gerektiğini yüzümde aranırken, tereddütle ne olduğunu sordu. "Hiç..." dedim.
Ona söyleyememiştim ama, o şaşkınlığı, telâşı hoşuma gitmişti. Hem inanmıştım da mutluluğun bulaşıcı bir şey olduğuna, kısacık zamanımızda bana bütün hayatını anlatması, beni kendine inandırması gerekiyormuş gibi heyecanla sıralayıverirken aklından geçenleri. Ve emin olmuştum doğruluğundan, suya kavuşmuş bir dağ çiçeğiymişim gibi parıldatırken yüzümü, onun neşesi.
Uzun suskunluklarımın ilkiydi o gün belki de. Yüzüm sevinçli, kelimelerim dilsizken, "uzat ellerini" deyip, el kızartmaca oynamak geliyordu içimden, gözlerinde unuttuğu çocuğu görünce. Demek ki diyordum, insan gözlerine taşıyordu içindeki çocuğu, böyle sevince. Sen bana bakma diyordum içimden, ben zaten hep kendi kendime konuşurum böyle, biri karşıma geçip de güzel şeyler söylediğinde.
Biliyor musun, yıllar sonra bugün gördüm onu. Bütün heyecanı sönmüş, yorgun bir bakış yerleşmişti gözlerine. Önce tanımamış, sonra inanamıyormuş gibi baktı gözlerime. Dedim ki içimden, hayat bazen ne anlamsız oyunlar oynuyor, tanıdığım en heyecanlı çocuklara; birilerinin suretinde.
Ona söyleyememiştim ama, o şaşkınlığı, telâşı hoşuma gitmişti. Hem inanmıştım da mutluluğun bulaşıcı bir şey olduğuna, kısacık zamanımızda bana bütün hayatını anlatması, beni kendine inandırması gerekiyormuş gibi heyecanla sıralayıverirken aklından geçenleri. Ve emin olmuştum doğruluğundan, suya kavuşmuş bir dağ çiçeğiymişim gibi parıldatırken yüzümü, onun neşesi.
Uzun suskunluklarımın ilkiydi o gün belki de. Yüzüm sevinçli, kelimelerim dilsizken, "uzat ellerini" deyip, el kızartmaca oynamak geliyordu içimden, gözlerinde unuttuğu çocuğu görünce. Demek ki diyordum, insan gözlerine taşıyordu içindeki çocuğu, böyle sevince. Sen bana bakma diyordum içimden, ben zaten hep kendi kendime konuşurum böyle, biri karşıma geçip de güzel şeyler söylediğinde.
Biliyor musun, yıllar sonra bugün gördüm onu. Bütün heyecanı sönmüş, yorgun bir bakış yerleşmişti gözlerine. Önce tanımamış, sonra inanamıyormuş gibi baktı gözlerime. Dedim ki içimden, hayat bazen ne anlamsız oyunlar oynuyor, tanıdığım en heyecanlı çocuklara; birilerinin suretinde.
2 Mart 2010 Salı
Sesler, yüzler, sokaklar
Yere sert basan birinin, halı üzerinde dolanıp duran ayak sesleri; Ümit bey, heyacanlı bir bekleyişte sanki. Bardağa düşen çay kaşığı, birbirine değen tabakların, çatalların şıngırtısı; Macide hanım, kahvaltı hazırlıyor olmalı. Açılıp kapanan dolap kapakları ve çekmecelerin hafif gıcırtısı; Pelin, ilk buluşmasında ne giyeceğine karar verebilmek için, talan etti bütün dolabı.
Akreple yelkovanın o sonsuz koşturmacasının, boş bir odaya yayılan tok sesi. Telaşlı telaşlı konuşup, ayağını yere sürüyerek yürüyen birkaç çocuğun neşeli sesleri. Araba gürültüleri, kuş cıvıltıları...
Rüyasında beni kötü gördüğü için, sabah ilk işi, hatırımı sormak olan dost bir yüz; ne kadar kızdırsa da beni, bir sözüyle neşelendirebilmeyi de başaran bir yüz. Kalbimi çarptıranlar, kalbine konuk olduklarım... umutlarımı çoğaltanlar, sıkıntımı bakışlarımdan anlayanlar... söylediklerine, sevgilerine, samimiyetlerine inandıklarım... yanlarında olduğumda huzurla sarmalandıklarım...
Elele yürünmüş sokaklar, yan yana dolaşılmış yollar; çocukluk hatırası mahalle bakkalları, o sarı telefon kulübeleri; gerektiğinde ekmek arası, çoğu zaman bir bardak su istemek için içeri seslenilen pencereler, oyunlarımıza sahne olmuş boş alanlar, salıncaklar...
Bir bahar kokusu çalınıyor burnuma, havadan mı bilmiyorum. Onlar aklıma geldikçe çoğalıyor koku. Yaklaşıyorum galiba...
Akreple yelkovanın o sonsuz koşturmacasının, boş bir odaya yayılan tok sesi. Telaşlı telaşlı konuşup, ayağını yere sürüyerek yürüyen birkaç çocuğun neşeli sesleri. Araba gürültüleri, kuş cıvıltıları...
Rüyasında beni kötü gördüğü için, sabah ilk işi, hatırımı sormak olan dost bir yüz; ne kadar kızdırsa da beni, bir sözüyle neşelendirebilmeyi de başaran bir yüz. Kalbimi çarptıranlar, kalbine konuk olduklarım... umutlarımı çoğaltanlar, sıkıntımı bakışlarımdan anlayanlar... söylediklerine, sevgilerine, samimiyetlerine inandıklarım... yanlarında olduğumda huzurla sarmalandıklarım...
Elele yürünmüş sokaklar, yan yana dolaşılmış yollar; çocukluk hatırası mahalle bakkalları, o sarı telefon kulübeleri; gerektiğinde ekmek arası, çoğu zaman bir bardak su istemek için içeri seslenilen pencereler, oyunlarımıza sahne olmuş boş alanlar, salıncaklar...
Bir bahar kokusu çalınıyor burnuma, havadan mı bilmiyorum. Onlar aklıma geldikçe çoğalıyor koku. Yaklaşıyorum galiba...
1 Mart 2010 Pazartesi
Aman kaptan, seyir defterini başkası yazsın
Yağmur çiseliyordu gönlüme, çamura bulanıyordu yollar. Suya doymuştu ama, yağan her damlayı yine de içiyordu toprak. Bata çıka yürüyor, fakat bir türlü denge tutturamıyordum, yalınayak. Vardığımda, sen yoktun sözleştiğimiz yerde. Önemsemedim ya, bir ihtimal daha vardı; hiç beklememiştin belki de. Yine de yürüdüm ben, buluşmaları bahane ederek. Her adımda kendime biraz daha yaklaşıyordum sanki, neden bu kadar uzaklaştığıma anlam veremeyerek.
Anladım ki, sen bir yanılsamaydın hayatımda. Yaklaştığımda kaybolup, başka bir uzaklıkta, başka bir surette yeniden yoluma çıkan. Ve ben, yollara tutkun bir yolcuydum hâlâ, bir türlü evine ulaşamayan...
Anladım ki, sen bir yanılsamaydın hayatımda. Yaklaştığımda kaybolup, başka bir uzaklıkta, başka bir surette yeniden yoluma çıkan. Ve ben, yollara tutkun bir yolcuydum hâlâ, bir türlü evine ulaşamayan...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)