1 Haziran 2007 Cuma

Kazım'a...

“Gittin. Simdi bir mevsim degil, koca bir hayat girdi aramiza.” diyor ya şair.
Sagliğina kavusmani beklerken, bir mevsimi sensiz gecirmeye razi olmustuk. Ama sen, gittin. Bir ömür sensizlige terkettin bizi. Bogazimda dügümlenmis bir hickirik gibi yokluğun.Sesini her duyduğumda olümünü kabullenemeyişimi farkediyorum yeniden.Sanki bir başka sehirde, bir başka ülkedeymişsin gibi.Bir gun cikip, kaldigin yerden devam edecekmişsin gibi…

Belki unuttuğumuz belkide hiç bilmediğimiz bir düş gördürdü bize seni tanımak.
Sesini duyabilmek, seni görebilmek, müziğinden hatta dünyaya bakışından bile önce, insanlığına olan hayranlığımıza sakin denizler bulabilmek için geniş zamanlar umuyorduk biz.Olmadı…Gittin.
Sanatçı olmak nasıl birşeydir, o mütevazilik insana nasıl yaraşır görmeye biraz daha fırsatı olsaydı kimilerinin.
Kör ölüp badem gözlü olmadı bizim için, sen zaten bizim hep badem gözlümüzdün.Sen yokken bir yanımız hep eksik.
Seni çok özlüyoruz denizin çocuğu.

Haziran/2007

1 Aralık 2006 Cuma

Doğum günü hesaplaşmaları

Tekrarlardan ibaret, gün batımı hesaplaşmalarım.Aynı sözler yine,yaşanmamışlığa veryansın eden.
Bir gün daha batacak birazdan.Ben koca bir yılı devirirken, o kadar umursamazca davranacak ki güneş, elimden akıp giden yılların hızına, günlerin bireysel hırslarının sebep olduğunu düşüneceğim nerdeyse.

Giderek daha hızlı akar oldu hayat, nedense.
Ve ben, avucunda su tutmaya çalışan çocuklar gibiyim.
Suya yazı yazmakla ömrünü tüketen, kocaman çocuklardanım halbuki.
Çocuğum ben bugün.
İlerleyen yaşımla ters orantılı gönlümün yaşı.
Hayaller kurmak istiyorum, gökyüzüne resimler çizmek.
Her şeyi güzel sanmak.
Ve güzel şeylerin hiç bitmeyeceğine inanmak…

Aralık/2006

1 Haziran 2006 Perşembe

Kazım'a...

Bir ışık söndü bir cumartesi.
Gün o kadar karanlığa boğuldu ki
Konuşamadı dudaklar.
Kalmamıştı söyleyecek söz.
Akan yaşlara dur diyemedi kimse,
Atılan çığıklara, iç çekişlere…
İnanmama kâr etmedi gerçeğe.
Verdiği sözlere yetişememesine mi
Yoksa
Daha yeni başlamışken,
Henüz çok gençken,
onu bırakıp gitmesine mi üzülsündü
Teşekkür ettiği dünya?
Anılar, fotoğraflar, ona ait herşey
ne az göründü geride bıraktığı hayatın yanında, ne az…
Şimdi her 25 haziran onsuzluğa bir yıl daha katacak.
Hala biryerlerden çıkıp gelmesini beklesede gözler,
Yüreğinde biryerler kanasa da adı geçtiğinde,
Sanırım sadece yetinmeye alışmak gerek bize kalanlarla…

Duyuyorsun biliyorum,
Seni çok özlüyoruz.
Ve bil ki, hiç unutmayacağız…

Haziran/2006

20 Ağustos 2003 Çarşamba

Hayatımda olduğu halde olamayan...

Yazılan yaşanmışlıklara zaafım oldu hep.Çünkü çoğunlukla içinde benden, hayatımdan küçücükte olsa bir parça buluyorum.Peki ya benim yaşadıklarım?En büyük zaafım bunlara ya zaten.Anlattıktan sonra “hayat işte” diye sonuca bağlanan şahsi hikayelerim, acılarım yani.
Ailem…can damarım.Babam…parçalanmışlığa, ayrılığa ve kendime dair birçok şeyi acıyla anlatan ilk kişi bana.Konuşmadan, susarak hem de.
Ayrılıklarda babalarını özleyen çocuklar olur.Ama ben babasını arayan bir çocuktum, yanı başımdayken hemde.O yüzden isterim ki olursa benim çocuklarım babalarının sevgisini hep hissetsinler, yanlarında değilken bile.
Sevilmek güzel, sevgiyi ertelemek veya saklamaksa aptalca.Çocukken anlamıyor insan.Çocuksun işte, ötesi yok.Büyüyorsan ve anlıyorsan herşey zor, hem de çok.
Hastalıklar, ölümler, sevgisizlikler, ayrılıklar, adını koyamadığımız yalnızlıklar.
Ayrılık her ne şekilde olursa olsun kötü zaten ama insan yanında olmayan birinden nasıl ayrılır ki?

Ağustos/2003

1 Şubat 2003 Cumartesi

Aşk'ın sıfatı

Yanlış adamlar, yanlış zamanlar, yanlış aşklar...
Ya gerçekten yanlışlar, ya da onları yanlış yapan sensin. Yeni başlamanın verdiği heyecanla alttan almalar, sabırlı davranmalar, fedakârlıklar… Ve yaşandıkça tükenen onca şey. Sonrası elden düşme pişmanlıklar, “onun için şunu bile yaptım”lar. Yaşananlardan üzerine sinen lekeleri bir türlü yok edemeyen, çeşitli sıfatlarda aşklar. İmkânsızlar, yanlışlar.
Geriye dönüp baktığında ne var elinde? Ne kalmış onca zamanın, onca acının, onca lafın sözün ertesinde. Birkaç isli anı, yıllar sonra duyduğunda bile aynı ânı hatırlatacak şarkılar… O kadar işte, o kadar. Bir de sen. Belki de bir tek sen. O yüzden sıfat aranıp durma aşklarına. Aşk… başlı başına bir sıfat zaten. Kimi zaman yalan yanlış da olsa…


Şubat/2003

1 Ekim 2002 Salı

İçimden geldiği gibi

Sıkı sıkıya bağlı olduğumuz alışkanlıklarımız, garanti sandığımız yaşam şartlarımız. Hiçbir şey garanti değil aslında. Koşullar, zaman, insanlar, her şey değişiyor. Doğan günün getirdiklerine ve götürdüklerine alışıyoruz, istesekte istemesekte. İmkânsız yok yani. En azından ayak uyduruyoruz çünkü.
Hayatı karmaşık, çekilmez, tutarsız yapmaktan hiç çekinmiyoruz. Herkes kendi doğrularıyla yaşıyor, kendini doğru buluyor. Farklı pencerelerden bakmayı bilmiyoruz. Ya da biliyoruz ama işimize gelmiyor. Hayatı seviyoruz ama herkes gibi hayatın bizi sevmediği inancındayız.
Gördüğüm, duyduğum, anladığım tatsızlıklarla, benim kafamda canlandırdığım yaşamı karşılaştırıyorum. Her şeyin alışılmışlığa karışması çok doğal ve isteklerimizin bunun dışında kalmasını sağlamak çok zor. Hayat kimseyi mutlu etmemiş galiba. Ya da salt mutluluk istemek çok büyük hata!
Geçmişe bakıpta derin bir offf çekmek geçiyor içimden. Yaşanılanlarla hesaplaşıp, kötülükleri silmek, affederek. Yeni hikayeler duymak ve yenilerini yazmak. Anlatmak için, içimden geldiği gibi…

Ekim/2002

1 Eylül 2002 Pazar

Büyürken kaybettiğim mutluluklara...

Keşke hiç büyümeseydim.
Ne kadar ukalaca bir cümleydi bu, ben küçükken. Büyüdükçe taşlar yerine oturdu ama. Sadece eski bir şarkı sözü değildi artık,“biz büyüdük ve kirlendi dünya.”
Gerçekten büyüdükçe her şey öylesine karıştı ki birbirine... Mutsuzlukların arasından mutlulukları bulamaz olduk. Ya da nelere mutlu olunabileceğini unuttuk. Küçük şeyler yetmedi kimilerimize. Büyüğünü ararken onları da kaybettik apansız. Sonra da kaybettiklerimiz için ağladık.
Hayatın zalim ve acımasız olduğunu tembihleyip durmuşlardı bize. Yaşadıkça öğrendik, asıl bu tanımı yapanların, acımasızlığın sebebi olduklarını. Yine de en çok kullandığımız cümle oldu, “hayat zor.” Şükür ki, bulduğumuz bir-iki dost, ilaç oldu yaralarımıza. Kimi zaman hayallerimize ses verdik onlarla, kimi zamanda acı ya da mutluluklarımıza. Anlattık dinlediler, anlattılar dinledik… Herkes bambaşka bir hayatı yaşarken, aslında ne kadar çok aynıydık.
Pişmanlıklar hep yaşanmışlıklardan olurken, biz ne hikmetse, yaşayamadıklarımıza pişmandık. Sanki bütün sorunlar düşündükçe çözülecekmiş gibi, aklımızdan çıkaramadık hiçbir şeyi.
Zaman, kuytu köşelerde saklanıp kemirmişti güven duygumuzu; gizli gizli. Karamsarlığı bırakmıştı kapımıza; zili çalıp kaçan küçük çocuklar gibi. Oysa biz, beklentilerimizi koyup başucumuza, mutlu hayallere kapatmıştık gözlerimizi. Ve güzel şeyler istemiştik, satıraralarında imkansızlığını belirtsek de. Ama hayatı her haliyle kabullenmemiz şart koşulmuştu, sudan ucuz isteklerimize. Beceremedik...
Bugünü kaçırdığımızdan habersizdik, büyüdüğümüzü farkettiğimizde. Biz büyürken köşe bucak saklanan, ansızın "ben burdayım" diye ortaya çıkan o küçük çocuk, terketmemişti bizi. Ardımızda bıraktığımız onca yılın sonunda, gülümseyebilmek için, bir tek çare bulabildik. Ne olursa olsun, o küçük çocuğun masumiyetine sahip çıkacaktık. Bir daha çocukluğumuza dönemeyecek olsak da, bir yanımızla hep çocuk kalacaktık.

Eylül/2002

1 Ekim 2001 Pazartesi

Kitap notları...

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU-Yaban
İnsan bazen kendine bile yabancı kalırken, diğer insanların bizi anlamasını istemek acaba bencillik mi? demişim sene geçen sene değil tabiki 22.10.2001.
Şu an aynı şeyi hala düşünüyorum…

Cengiz AYTMATOV-Toprak Ana
Savaş sırasında üç oğlunu, eşini savaşa gönderip, hepsini kaybeden ama yine de hayata yenilmeyen bir eş, bir ana. Kadın bütün ailesini teker teker kaybetmesine rağmen, yine de hayatı hiç bırakmıyor. Ya biz? Çok mu çabuk vazgeçiyoruz hayattan. Sanki hayattan vazgeçmek için tetikte bekliyoruz. Ama insan kendini değiştiremiyor. Daha kısası; kırılgan doğuyoruz ve kırılgan ölüyoruz. 18.10.2001
Değişemiyorum. Hala alıngan ve kırılganım. Belki daha da fazla…