30 Mayıs 2010 Pazar

Ne fayda



Hiç bilmediğim bir semtin uzayıp giden sokaklarına bakarken, gecenin bir vakti; içimdeki yabancılık hissine kapılıp, çözülüverdi gözyaşlarım yine. Ne bulunduğum yere, ne de etrafımdaki insanlara değildi yabancılığım. Bir tek kendimeydi. En münasebetsiz zamanlarda kapımı çalan yanıtsız sorularım vardı benim, o sokakta bile peşimi bırakmayan. Ve bir hastalık belirtisi kıvamında yanan o sarı ışıklar, çengelli noktalarıydı; allı pullu, birbirinden hatırşinas o cümlelerimin.
Her kapı sesinde beklediği gelmiştir ümidiyle heyecanlanan ve o kapıyı her kapatışında ağlamamak için kendini zor tutan insanlar gibi; her geçen saat, biraz daha yalnızlaşıyordu o sokaklar. Dilinin ucunda bir şarkı, elinde bir mendil; niye ağladığını bilmeden iç çekmek bir gece vakti... Çoğu zaman bir nedene bile gereksinim hissetmediğini bilerek üstelik. Orada öyle saatlerce kalmak isterken, toparlamak zorunda olmak kendini; sanki hiç ağlamamışsın gibi. İşte yalnızlık, böyle uzun ve manasız sebeplerle dolu bir yolda buluyor seni. Ve inan, seviyorsun onu bazen. Onun seni sevdiği gibi sevemeyeceğini, kimseye hissettirmeden...

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Sebebi koparılan çiçekler

Öyle sıcak, öyle bunaltıcı bir hava vardı ki dışarıda, insan ne adım atmak, ne de bir yerde oturup kalmak istemiyordu. Sokaklar benden başka herkesin haberdar olduğu bir bayram yaşanıyormuşçasına doluydu. Kaldırımlara, arabaların açık pencerelerinden her telde müzik yayılıyordu.
Adımlarım ağır, kulağım, radyo frekansı aranır gibi, sıkışık trafikte ilerledikçe değişen melodilerdeydi. İşte o sözler böyle gelip buldu beni.
Dinlemek istediğim şarkıya rastlamışım da, frekansı sabitlemeye çalışıyormuşum gibi, yüzümü çevirdim, müziğin geldiği arabaya. Artık ne kadar yavaş yürürsem yürüyeyim, ardımda kalacaktı o şarkı. Neden durup dururken yağmur sonralarını düşünmeye başlamıştım ki, dinleyen herkesin yazı hatırladığı o şarkıda?
Kavuşma anlarında, birinin diğerine koştuğu kadar hızlı ve bir o kadar sevgi dolu yağan memleket yağmurları. Ve yağmurun sesi sustuğunda, yeni uyanmış bebekler gibi gözlerini kırpıştıran güneş eşliğinde, ortalığa yayılan kuş sesleri. O şarkıda dediği gibi, belki de sadece bahçemden koparılan çiçeklerdi, bu hâlimin sebebi.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Pervane

Akşam karanlığının tam anlamıyla hâkim olmadığı saatlerdeyim şimdi. Açık penceremden ürpertici bir hava doluyor içeri. Aslında bilsen, ne çok şey anlatmak istiyorum. Ama sebepsiz yere kavgaya tutuşan insanlar kadar şaşkınım, anlatmak istediklerimi düşününce. Geçenlerde bir arkadaşım, "sen de bana benziyorsun" dedi. "Bazen çok çabuk çıkarabiliyorsun insanları hayatından." "Galiba" dedim, ona söylemesem de, korkarak bu durumumdan.
Bazen öyle bir noktaya geliyorum ki, gönül kırgınlığımın telafisi olmuyor. Ardıma bakmadan çekiyorum kapıyı. Ortalık dağınıkmış, içerde en sevdiğim kazağım kalmış filan... umrumda olmuyor. O gurur var ya o gurur... Neyse...
Aslında hepsi bir yana, birine benzemek mutlu etti beni. Biriyle aynı duyguları paylaştığını bilmek, bir şeyleri açıklamak zorunda olmadan anlaşılmak. Hani bazen durursun öylece. Sessiz, gözlerin bir noktada kilitli. Yanında biri olsun istersin. O an sana neyin iyi geleceğini bilen biri. Bir şarkı söylesin, bir fıkra anlatsın; ama gözyaşlarına karışmasın. Yorulmasın konuşmaktan, usanmasın suskunluğundan. Bakışlarını kaçırmasın gözlerinin buğusundan. Biri olsun ve tutsun ellerini. Orta şekerli, mis kokulu bir kahve gibi, kendine getirsin seni...

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Yaralı




Yalancı bir ihbarla telaşa kapılan kalabalıklar gibiydi, içimdeki sözcükler. Koşturup duruyor, birbirlerini eziyorlardı. En altta kalanlar, en naif kelimelerimdi. Tutamamıştım hiçbirinin elinden. Toparlayamadım, hecelerine yanlış ayrılmış harf kırıklarını. Sustum bu yüzden. O kelimeler olmadan anlatmaya başlayamam ki hikâyelerimi, hiçbir şeyden çekinmeden.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Sızı

Sanki bir ses duysam değişecek her şey. Şairin dediği gibi, "sesime ses veren olsa" değişecek. Beklenen bütün zamanlar gelip geçecek. Koşarken yere düşen çocuklar gibi, bir anda toparlanıp kalkacaklar ayağa, kırılan umutlar. Oyunları yarıda kesilmesin diye, üstlerini başlarını silkeleyerek ayağa kalkan o çocuklar, etraflarında kim varsa ikna etmeye çabalarlar ya hani; kanayan kol ve bacaklarıyla. Aslında en çok kendilerini inandırmaya çalışırlar bilir misin, canlarının acımadığına. Oysa yalanım yok benim. Çok canım acıdı zamanında. Hep durup dinledim kendimi. Bu acı dedim, şuna benziyor; bu gülüş... şuna. Benzemese kıyamet kopmayacaktı ya. Ama benzemeliydi işte. Birine, bir şeye... Şimdi benzetmek istemiyorum gelen günleri, hiçbirine. O çemberin içinden kurtulsun istiyorum, kıskaca alınan düşünceler. Ve geçsin karşısına acının, canı yanmıyormuş gibi davrananın değil, sadece kendi canının acısıyla uğraşanın utanması gerektiğini kanıtlasın. Ve çocukluğundan hatırladığı gibi, yaraların sızısını, akşam yatağa uzanana kadar saklasın...

Not

-Senin adın ne?
-Sadiye.
-Benim Saadet'imin de vardı bir Sadiye'si.
-Ben oyum zaten anneanne.
Büyükanneanne, ömrünün son demlerinde, ilerleyen yaşının ona oynadığı bu oyuna kaptırmıştı kendini. Kimseyi, hiçbir şeyi hatırlamıyor; hatırladığını da hemen ardından unutuyordu. Ne kadar eğlenceli gelirdi bize çocukken. Öyle ya, nasıl hatırlamazdı ki? Bir türlü aklımız almazdı bunu.
Ben de kendime bir şeyleri hatırlatmak için yazıyorum buraya en çok. Böyle biri değilsin ya da bak böyle birisin demek için. Günler sonra unutacak olsam da. Hatırlamak için, aylar sonra dönüp baktığımda da.

Türkiye Nükleer İstemiyor!

Zamanede bir hâl




Pencereyi açıyorum, ağır çekime alınmış gibi ilerleyen bu pazar gününün ortasında. Halının üzerine ilişerek sırtımı kalorifer peteğine yaslıyorum. Hafif bir rüzgâr doluyor odaya, bahçedeki erik ağacına asılı rüzgâr çanının garip melodisi ile birlikte. Pembenin hangi tonu olduğunu asla tarif edemeyeceğim sardunyaların tepesinde, boylu boyunca uzanıyor gökyüzü. Kaşları çatılmış gökyüzüne gülümsüyor sardunyalar.
Bir an sonra sessizliğe bürünüyor her yer. Kuşlar başka diyarlara göç ediyorlar sanki. Rüzgârsa, azarlanmış çocuk gibi bir köşeye siniyor ve susturuyor rüzgâr çanının kendine has melodisini. Yapayalnız kalıyorum.
Nereden geldiğini bilmediğim o türkü başlıyor birden. Radyoda isteğim yayınlanmış gibi, içimde sebepsiz bir mutluluk. Oysa o türkü alabildiğine acı yüklü. Dinledikçe kanıyor sanki, insanın yüzü gözü. Ama yine de peşinden gidiyorum işte. Bir melodinin peşine takılıp kilitli sandıkları açıyorum, canımın acıyacağını bile bile. Sararmış çeyizleri olan genç kızlar gibi, sararmış acılar saklıyorum o sandıklarda. Bakıp bakıp yerine kaldırıyorum, bir gün kullanılıp eskitilmesini umut ederek. Ve naftalin kokulu ellerimi birbirine kenetliyorum yine, bu kokuyu başka birinin daha duymasından çekinerek.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Sen bu satırları okurken...

Saat 10:30. Yatakta dönenip duruyorum. Bu saate kadar bile öyle zor dayandım ki. Annem gelip kapımı açıp baktı, tekrar kapattı. Uyuyormuş gibi yaptım. Bu saate kadar kalkmadığımı görünce, erkenden evden çıktığımı düşündü kesin. Offf... Uyku bu kadar erken terk etmese beni, ne var sanki. Uykuya dalsam tekrar ve akşam olsa. Sonra tekrar uyusam, sabah olsa. Kalkıp hayata karışmak gelmiyor içimden.
Duydun mu sesi? Yağmur yağıyor bak. Fatma teyzeye inat ne güzel yağıyor yağmur. Yaramazlık yapan bir çocuk gibi seviniyorum bu duruma. Camlarını silmiş dün Fatma teyze. Şimdi ne kadar söyleniyordur kendi kendine.
Saat 10:35. Kalkmam gerek artık. Güzel bir müzik açmalı şimdi. Öyle başlamalı yapılacakların bir ucundan tutmaya. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Oysa ne çok severim etrafı derli toplu görmeyi. Arkadaşlarım dalga geçerler çoğu zaman, dolabım mağazaların rafları gibiymiş. Yalan... Titiz de değilimdir halbuki.
Saat 10:40. Ohhh... şükür... Beş dakika daha geçti. Yağmur daha da şiddetlendi şimdi. Çıkıp yağmurun elinden tutsam, küçükken annemin elinden tuttuğum gibi. Hadi desem, beni de götür gittiğin yerlere. Her iklimde yeniden ıslanayım. Sonra, güneşe kırpıştırarak gözlerimi, kuruturum nemli kalmış hayallerimi. Ama işte, yine de çıkmak gerek şu odadan. Hadi...

21 Mayıs 2010 Cuma

Sevmek boş iş oğlum

-Sevmek boş iş oğlum.
-Öyle deme. Benim sevdiğim bir kız var. O da beşe gidiyor. Hem gayet düzgün de bir kız.

Konuşmalarına kulak misafiri olduğum ilkokul öğrencilerinin, ardından bakakaldım bir süre. Ama hangisinin söylediklerine daha çok şaşırmam gerektiğini bulamadım yine de.

Gitme diye yalan bile söylerim...

Gitme diye yalan bile söylerim
Yerini söylerim ne saklamışsam, kal diye./Yılmaz Erdoğan

Nereye gittiğini bilmediğim, hiç de düşünmediğim bir otobüse binsem şimdi. Başını birinin omzuna yaslar gibi yaslasam camına. "Her şey güzel olacak" diye bakan bir çift göz olsa, her an bir parçası tamamlanan puzzle gibi ardımda kalan yollar. Birer birer ayıklansa hayatımdan, umuda katıştırılmış yalanlar.
İnsan, en çok kendine yalan söyler çünkü. Hayaller kurar, kurduğu hayalleri altı çizili cümleler gibi tekrarlar kendine. Yalanlardan suskunluklar, suskunluklardan hayaller edinir, birer isim bulur hepsine. Ve unutmaz hiçbirini. Belki de bu yüzden, durup durup kavga eder kendiyle.
Beş dakika önce tanımadığı birine, beş dakika sonra bütün hayatını anlatabilecek kadar yakın hisseder kendini bazen. Ve sadece bunun için bile, bütün dünyanın bir iyilik çemberi içine alındığını düşünür. Sevdiği birinin bir davranışıyla aynı dünyanın nasıl da saçma bir yere dönüşeceğine şahit olur. Doğrularını ansızın kaybettiği de, yıllardır farkına varamadığı bir duyguyu, bir anda kavradığı da olur. Belki de en çok bu yüzden korkar, şu koca dünyada kaybolmaktan. "Nasılsın" diye sorana, "iyiyim" diye yanıt vermeyi bir borç sayar ve ne yazık, alışır hep borçlu olmaya. Alacağını istemeye utanan insanlar tanır hâlâ.
Tüm bunlar yüzünden ya da tüm bunlara rağmen gitmek ister. Sabah bindiği otobüsten gideceği yere vardığı hâlde inmediğinde suçluluk hissetmeden. Ama gidemez işte. Neden olduğunu bir türlü bilemeden...

20 Mayıs 2010 Perşembe

Birazcık ışık


Maden Katliamlarını Protesto Ediyoruz!

"Tutar ellerinden kaldırırsın
adı kötüye çıkmış tüm sözcükleri" demiş Cemal Süreya ama,
bir ölüm... bir ölüm kalmış.
Kader diye boyun eğmemizi istedikleri ölümler kalmış, adı temize çıkmamış.

18 Mayıs 2010 Salı

Numaralar

738 numaralı otobüs durağından başladım bu sabah yolculuğa. İlk defa farkettim ki, otobüs duraklarının numaraları varmış. 1 neresi acaba? Artık aklım hangi düşüncelerin sarmalına dolanıp kaldıysa, indiğim durağın numarasına bakmayı unuttum.
Oysa hayat çok daha garip bir şey. Mesela ilk sevgilimin telefon numarasını ezbere biliyorum hâlâ. On sene öncesinden kalan numaraları niye hatırlıyorsam artık. Ya da ne anlamı varsa? Ardından bir şiirin o satırları geliyor aklıma.

Sadece benim seni anladığım,
kimsenin unutmamak için defterine not düşmediği,
ama hayatımda hep bir dipnot olarak kalan
kendi yasaklarım gibi unutmuyorum seni *

Bu şiiri ilk ne zaman dinlemiştim hatırlamıyorum ama...

*Bugün değil yarınsın sen/Ferhat Tunç

İşte bu yüzden, sırf bu yüzden...

Ece Temelkuran / Mutluluk Travmaları

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Deli

Dönüş yolunda, otobüsün cam kenarından izlerken geçtiğimiz kalabalık yolları, bir bahçe içindeki beyaz çiçekleri gösterdi arkadaşım. "Bunlar akasya mı?" Dönüp, "nasıl yani, bilmiyor musun" bakışıyla baktım ona. Şaşkınlığını görünce, dayanamayıp güldüm sonra. "Bilmiyorum" dedim. "Ben akasyaların şarkılarını bilirim en çok. Kendisini görmeden şarkılarını dinlemişim. Sevmişim de hem. Birisi bana şu akasya dese inanırım bak. Akasya mı bunlar?" "Delisin sen" dedi. "Deliyim ben" dedim gururla tekrar ederek.
Akşam eve geldiğimde, geçen gün boyunca, yüzümün sağ yanıyla iletişim kurduğum annem, hızmamı farketti. Ve yine aynı konuşma oldu nedense. Çünkü "Kızım deli misin sen?" oldu ilk tepkisi. "Valla çoğusu öyle diyor" dedim ben de, hiç düşünmeden.

Zaman, sadece birazcık zaman...

Artık mektuplar da yaralı. Kelimeler sahipsiz, beyaz kağıtların üzerine damlamış mürekkep lekeleri gibi. Darmadağınık cümleler, özensiz bir yazının altında yitirmiş gibi bütün önemini. Bütün zarflar adressiz, sadece göndereni belli. Pullar sadece koleksiyoncuların ellerinde. Hiçbir pul, hiçbir mektubu, kanatlandırıp kuş misali uçurmuyor artık bir yere. Hem postaneler de kapalı. Sanma ki tatil bugün. Sanma ki yarın diye bir şey var. Yok.
Aklıma üşüşen onca şiir, unutmayayım diye her fırsatta bir yerlere not aldığım. Dönüp dönüp okuduğum, okudukça vurulduğum. Sadece onlar var şimdi. Bir tek onlar sarıp sarmalıyorlar beni; her seferinde yeni bir hüzünle tamamlarken, bir önceki hüzünden arta kalan eksikleri. Tamamlana tamamlana eksiliyor içimdekiler. Ve eksildikçe artıyor ardımda kalan seneler. Sevinçli bir mevsimin dört koldan sardığı bu şehirde, gökyüzünde hâlâ zoraki mavilikler... Geçip gidiyor zaman.


fotoğraf çektirmek için yanyana getirilmiş iki nesne değiliz biz
güvercin curnatasında yanyana akan iki güverciniz
mesafeler birleştirdi bizi bir de sözler
razı olma hiçbir sessizliğe
biliyorsun seni seviyorum
pencereden bakmayı
öğretecegim sana. /Cemal SÜREYA