31 Ocak 2011 Pazartesi
Anı
Fındığı toplanıp tüketilmiş bahçelere, kıyıda köşede tek tük kalmış bir şeyler var mıdır diye aramaya çıkılır, sonbahar başlangıcında. Soğlama edilir yani. Ben hep sevdim o zamanlarda bahçelerde dolaşmayı. Kimseler yokken, el ayak çekilmişken. Belki de o yüzden sevdim anıları. Her şey olup bittikten sonra, bir başkasının tarihine bakıyormuşum gibi, yaşananların içinde dolaşmayı...
29 Ocak 2011 Cumartesi
Hazırlık
Kenarları işlemeli aynaya yansıyan suretleri bile, benzer bir gülümsemeyle aydınlanıyordu sanki. "Bir örnek giyinmekten kurtuldukları için mi bu kadar mutlular" diye düşünmüştüm bir an. Benimle birlikte sıra bekleyen diğer kadın da alamıyordu gözlerini onlardan. Bu yüzden bir ara aynada karşılaşınca bakışlarımız, kızlarınkine özenen bir gülümseyiş yayılmıştı yüzümüze. Bir anlaşmaya varmış gibi bakışlarımızı başka yönlere çevirmiştik ardından.
-Siz ikiz misiniz?
Kadının sorusuyla herkesin odak noktası olmuşlardı yine. İş olsun diye sorulmuş bu soruya alışkın olduklarından, aralarında bir sözcü bile seçmiş olabilirlerdi. Daha sakin bakışlı olanı cevap verdi kibar bir gülümseyişle;
-Evet.
Beklediği cevabı alan bütün gözler başka yerlere yönelmekteydi ki, sahnesini tamamlayamamış bir oyuncu telâşıyla atıldı tekrar kadın;
-Ama çok benziyorsunuz!
Kızlar birbirine bakıyordu, kadın kızlara. Cümleyse ortada bir yerde sallanıp duruyor, kızların gülümsemelerine yayılıyordu. Geri kalan herkes kalakalmıştı, gülümsemekle, önemsememenin arasında.
İnsan kafasında dolanan şeylerle haddinden fazla meşgul olurken, cevapları kaçırır bazen. Ah o kaçırılmış cevaplar... Nasıl da hazırlıksız yakalayıp dolanırlar insanın boynuna.
-Siz ikiz misiniz?
Kadının sorusuyla herkesin odak noktası olmuşlardı yine. İş olsun diye sorulmuş bu soruya alışkın olduklarından, aralarında bir sözcü bile seçmiş olabilirlerdi. Daha sakin bakışlı olanı cevap verdi kibar bir gülümseyişle;
-Evet.
Beklediği cevabı alan bütün gözler başka yerlere yönelmekteydi ki, sahnesini tamamlayamamış bir oyuncu telâşıyla atıldı tekrar kadın;
-Ama çok benziyorsunuz!
Kızlar birbirine bakıyordu, kadın kızlara. Cümleyse ortada bir yerde sallanıp duruyor, kızların gülümsemelerine yayılıyordu. Geri kalan herkes kalakalmıştı, gülümsemekle, önemsememenin arasında.
İnsan kafasında dolanan şeylerle haddinden fazla meşgul olurken, cevapları kaçırır bazen. Ah o kaçırılmış cevaplar... Nasıl da hazırlıksız yakalayıp dolanırlar insanın boynuna.
28 Ocak 2011 Cuma
Islak
Sen beni arasan kolay bulursun aslında. Yürüdüğün cadde boyunca göreceğin tek ıslak sokaktır benimkisi. Kışın soğuğunda kurumayan çamaşırlar gibi yapışkan bir ıslaklık yayılmıştır, çukurlarla bezeli yamalı yollarına.
Yağmurun herkesten habersiz usulca yağdığı geceler; gidenin ardından dökeceği bir kap suyu, apartmanın son basamağından inmeden savuran insanların bezediği gündüzler yaşanır o sokakta.
O basamaktan inse, kendini tutamayıp ardından koşacağını bilirmiş gibi orada durup, savurduğu suyun arnavut kaldırım taşlarına yayılışını izlerken başlar ayrılık. Eğri büğrü yollara dağılır, su birikintilerine karışır. Geri dönmez bir daha. Kuşlar bile, kendilerine en çok yakışan şey deniz olmasına rağmen, uğramazlar o sokağın ıslaklığına. Çocuklar pencere demirlerine ayaklarını uzatıp oturmaz, her eve çağrılışlarında yalvara yalvara beş dakika daha koparmaya çalışmazlar. Kadınlarsa mahallenin bakkalına giderken bile, hep bir şeylerden çekinircesine temkinli adımlarla yürürler kurumayan kaldırım taşlarında.
Aslında içten içe bütün bunlar için olmasını dilerken, biliyordum kendimi, razı olabilirdim yine de, bütün bunlara rağmen de olsa, o sokağı hiç unutmayacak olmana. Ve bütün rüzgârların uğultusuna fısıltımı bırakırdım, hatırlayasın diye her insanın boğulmaktan korkacağını, sokakları ıslaklıktan hiç kurtulmamış olsa da...
Yağmurun herkesten habersiz usulca yağdığı geceler; gidenin ardından dökeceği bir kap suyu, apartmanın son basamağından inmeden savuran insanların bezediği gündüzler yaşanır o sokakta.
O basamaktan inse, kendini tutamayıp ardından koşacağını bilirmiş gibi orada durup, savurduğu suyun arnavut kaldırım taşlarına yayılışını izlerken başlar ayrılık. Eğri büğrü yollara dağılır, su birikintilerine karışır. Geri dönmez bir daha. Kuşlar bile, kendilerine en çok yakışan şey deniz olmasına rağmen, uğramazlar o sokağın ıslaklığına. Çocuklar pencere demirlerine ayaklarını uzatıp oturmaz, her eve çağrılışlarında yalvara yalvara beş dakika daha koparmaya çalışmazlar. Kadınlarsa mahallenin bakkalına giderken bile, hep bir şeylerden çekinircesine temkinli adımlarla yürürler kurumayan kaldırım taşlarında.
Aslında içten içe bütün bunlar için olmasını dilerken, biliyordum kendimi, razı olabilirdim yine de, bütün bunlara rağmen de olsa, o sokağı hiç unutmayacak olmana. Ve bütün rüzgârların uğultusuna fısıltımı bırakırdım, hatırlayasın diye her insanın boğulmaktan korkacağını, sokakları ıslaklıktan hiç kurtulmamış olsa da...
25 Ocak 2011 Salı
Bayramlık
Bayram çocukları gibi uyku tutmayan geceler geçiriyor nicedir, içimde bir yer. Sabahları uykuya hasret sarılırken yastıklara, bir anne şefkatiyle, "bak bayram geldi işte" diye fısıldıyorum kulağına. Nazlanarak kaldırıyor başını ve bakıyor, yatağının başucuna sıralanmış bayramlıklarına. Uyku bulutunun gölgelediği neşesine kavuşuyor tekrar, o kıyafetleri kendini bekler bulunca. Oysa ben, bayramlıkları çoktan kaldırmıştım hayatımdan. Sanıyordum ki, bir daha gelmez hiç bayram. Şimdi onun bu neşesine ayak uydurmaya çalışıyor, benim de bir bayramlığım olsun istiyorum, ertelenmiş mutluluklardan.
22 Ocak 2011 Cumartesi
Anlayış
Bir çocuğun yanıtlayamadığım soruları gibiydi, yüzümde dolanan bakışların. Cevabı sorusuyla aynı kelimeye denk bir şey soruyordun sanki bana.
- Hayat ne demek?
- Hayat... hayat demek işte.
Onlarca kelime de dizsem ardı ardına, doğru yanıtı bulamayacağımı bilerek ve biraz seni, çokça kendimi kandırdığımı düşünerek, öylece bakıyordum sana; doğru cevabı biliyormuşçasına. Oysa ben, yorgundum sorulardan.
Teslim olmak istemediğin bir uykuyla savaşıyormuşsun gibi, gözlerini bir an kapayıp açarak, beni anladığını söylemeni istiyordum. Sahi anlıyor muydun beni? Anlar mıydın ya da, onca hayalin ortasında, bir gerçeğe dokunmak ister gibi, uzanıp tutsaydım elini?
- Hayat ne demek?
- Hayat... hayat demek işte.
Onlarca kelime de dizsem ardı ardına, doğru yanıtı bulamayacağımı bilerek ve biraz seni, çokça kendimi kandırdığımı düşünerek, öylece bakıyordum sana; doğru cevabı biliyormuşçasına. Oysa ben, yorgundum sorulardan.
Teslim olmak istemediğin bir uykuyla savaşıyormuşsun gibi, gözlerini bir an kapayıp açarak, beni anladığını söylemeni istiyordum. Sahi anlıyor muydun beni? Anlar mıydın ya da, onca hayalin ortasında, bir gerçeğe dokunmak ister gibi, uzanıp tutsaydım elini?
21 Ocak 2011 Cuma
Fark
Bir soru soruyor sınıfa, sanki yürüdüğü taş zeminden okuyormuş gibi, başını hiç kaldırmadan. Cümlesini bitirdiğindeyse, soru işareti şekline bürünen gözlerini, havaya kalkan parmaklara yöneltiyor.
- Erkan, sen söyle.
- Serkan ben öğretmenim.
Serkan, artık bunu alışmış bir tavırla söylüyor. Zaten konuşmaya, hep bu cümleyle başlarmış gibi.
- Evet, Serkan... söyle.
İlerleyen günlerde, ikizleri birbirinden ayırt edebilmek için, önlüklerinin yakalarına, isimlerinin baş harflerini işletiyor öğretmen. Niye karıştırıyor birbirine, hiç anlamıyorum. Onlar aslında hiç de benzemiyorlar. İlk tanıştığımız zamanları düşünüyorum sonra. Hangisi Erkan'dı, hangisi Serkan bir türlü karar veremediğim için, isimleriyle hitap edemediğim zamanları.
Biliyor musun, aslında bütün insanlar, ikiz kadar benziyorlar birbirlerine. Tereddüt etmeden hitap edebilmek için, biraz zaman geçirmek gerekiyor sadece...
- Erkan, sen söyle.
- Serkan ben öğretmenim.
Serkan, artık bunu alışmış bir tavırla söylüyor. Zaten konuşmaya, hep bu cümleyle başlarmış gibi.
- Evet, Serkan... söyle.
İlerleyen günlerde, ikizleri birbirinden ayırt edebilmek için, önlüklerinin yakalarına, isimlerinin baş harflerini işletiyor öğretmen. Niye karıştırıyor birbirine, hiç anlamıyorum. Onlar aslında hiç de benzemiyorlar. İlk tanıştığımız zamanları düşünüyorum sonra. Hangisi Erkan'dı, hangisi Serkan bir türlü karar veremediğim için, isimleriyle hitap edemediğim zamanları.
Biliyor musun, aslında bütün insanlar, ikiz kadar benziyorlar birbirlerine. Tereddüt etmeden hitap edebilmek için, biraz zaman geçirmek gerekiyor sadece...
20 Ocak 2011 Perşembe
Tuz
Bir kitabın sayfalarını çevirir gibi, yastığın bir ucundan diğer ucuna taşıyıp duruyorum, uyku tutmayan başımı. Aklımda dolanıp duruyorsun. Bir sarmaşık gibi dolanıyorsun yüreğime. Onca sıkıcı düşüncenin içinde, yeşerip gülümsüyorsun bana. Oysa ki ben seni, hiç öyle gülümserken görmedim.
Bir bilsen, içimdeki deniz nasıl da köpükleniyor adın geçtiğinde. Bembeyaz bir köpük olup seriliyorsun denizlerimin üzerine. Martılar salınıyor sanki dört bir yanımda. Ve ben, sana dair umutlarım bir vapur kadar güvende olsun istiyorum, o denizin tuzunda.
Bir bilsen, içimdeki deniz nasıl da köpükleniyor adın geçtiğinde. Bembeyaz bir köpük olup seriliyorsun denizlerimin üzerine. Martılar salınıyor sanki dört bir yanımda. Ve ben, sana dair umutlarım bir vapur kadar güvende olsun istiyorum, o denizin tuzunda.
19 Ocak 2011 Çarşamba
Hesap
Köy evinin güneşliğinde, ikindi vakitlerinin değişilmez çay sofralarından birinde oturuyorduk. Muhtemelen ortaokula gidiyordum o sıralar. Okullar kapandıktan ve günleri saatlere bölüp, hepsini güç bela ardımda bıraktıktan sonra gelmiştim memlekete. Dün gibi hatırlıyorum o günü; hem benim tatilimin, hem de ayın ilk günüydü. Bugün günlerden ne?, diye sormuştu dayım. Salı'ydı. Salıdan salı'ya 29, çarşamba 30, perşembe 31, diye bir hesap tutturdu. Dalga geçtiğini sandım önce. O yüzden üşenmeyip ay sonuna kadar bütün günleri saydım tek tek, onlar gülüşürken. Haklıydı. Ama tesadüftü kesinlikle. Bu sefer içeri gidip, elime takvimi aldım ve diğer aylarda da yaptım aynı hesabı. Tutuyordu. O günden beri aklıma mıh gibi kazılı bu hesap. Evet, hayatın bir matematiği vardı, şu okulda gördüğümüz dersten pek bir farkı olmayan. Ama bazen, bilinmeyenine ne kadar değer verirsen ver, hiçbir hesap tutmuyordu, eşitliğin diğer yanına kendini koymadığından.
18 Ocak 2011 Salı
Sessizlik
Bizi sağır eden hayatın gürültüsü değil çocuk. Bakma sen böyle bağır çağır yaşadığımıza, aslında iyi tanırız sessizliği. Savaşlar, ayrılıklar ve acılar görmüşüzdür ama, hiçbirini hatırlamaz da, yine bir kız çocuğundan biliriz, kulağımızdaki seslerin tükenişini. Sen öyle olma çocuk. Suskunluğundan beter olmasın konuşmalarının bahanesi.
17 Ocak 2011 Pazartesi
Düş
Koltuğun ucuna ilişmiş insanlar gibi, her an kalkmaya meyilli bir hâlde olur bazen uyku. Sürekli bir tereddüt hâli nedense. Fakat o hâlde bile, bazen hiç aklına gelmeyen, bazense hep gitmek istediği yerlere sürekler insanı, ruhu. Konuşur, gülüşür, sevinir, üzülürsün.
Aylarla, günlerle, saatlerle tanımlanan bir dünyaya açtığında gözlerini, hiçbirini hatırlamazsın belki. Ama bir şey, çok yakınında duyumsatır işte, gözlerin kapalıyken, gözünün bebeğine gülümseyenleri. Hiç tanımadığın insanları, bazen ta yüreğinin içinde hissedebilmenin nedeni de bu olabilir mi? Bir rüya görmüşsündür ve kendilerinden bile habersiz uğramışlardır düşlerine belki?
Aylarla, günlerle, saatlerle tanımlanan bir dünyaya açtığında gözlerini, hiçbirini hatırlamazsın belki. Ama bir şey, çok yakınında duyumsatır işte, gözlerin kapalıyken, gözünün bebeğine gülümseyenleri. Hiç tanımadığın insanları, bazen ta yüreğinin içinde hissedebilmenin nedeni de bu olabilir mi? Bir rüya görmüşsündür ve kendilerinden bile habersiz uğramışlardır düşlerine belki?
Tarla Kuşuydu Julıet

Hani sana geçenlerde demiştim ya, "ben filmlerin sonundan da sonrasını merak ederim hep" diye. Dün öyle bir oyun izledim işte. Ne oyundu ama.
Romeo ve Julıet, Engin Alkan ve Sevinç Erbulak kılığında kavuşup, 30 yıl birlikte yaşıyorlar. Fakat Shakespeare, yani Çağlar Çorumlu, bu durumdan pek de memnun değil. Hele bir de kızları var ki bu çiftin, (Murat Bavlı) evlere şenlik. Bu oyuna neden bir türlü bilet bulunamadığını şimdi anladım. Çok başarılıydı. Çok keyifliydi. Bu sezon izlediğim Romeo ve Julıet oyunu da, kimin kim olduğunu hatırlamam için yardımcı olunca, her şey tamam oldu.
Şiddetin sevdiğim hâli tavsiyede mevcuttur. Şiddetle tavsiye olunur.
15 Ocak 2011 Cumartesi
Detay
Sabah, koşa koşa yetiştiği otobüse akbilini bastığında, bakiyesinin yeterli olmadığını gören biri, milli piyangoda büyük ikramiyeyi kaçırmış gibi bir tepki veriyorsa ve gülüyorsan sen de bütün gerginliğine rağmen buna... "hiii" diye nefesini içine çektikten sonra, "ne dediiii" diye uzata uzata konuşan bir çocuk çıkıyorsa karşına ve onun şaşkınlığından mutlu olabiliyorsan; bu hayat o kadar da yaşanmaz bir şey değildir dimi?
14 Ocak 2011 Cuma
Mutlu son
Şu an adını bile hatırlamadığım bir film izliyorduk, gecenin bir yarısı. Romantik komedi, aslında tahmin edildiği kadar doğru bir tercih değildir çoğu zaman. Çünkü hiç aklınıza bile gelmeyecek bir cümle, derleyip toparlayıp bir yerlere kaldırmaya çalıştığınız her şeyi, bir anda, başınızdan aşağıya devirir. Öyle de olmuştu.
Filmin muallakta kalan her dakikasında, o ana dair, kötü bir senaryo yazıyordu o. "Bak bu adam şimdi kadını bırakacak." İnsan ne yaşamışsa, her şeye o pencereden bakıyor bir süre sonra. Aslında biz mutlu sonları seven insanlarız. Ama kendi filmimizin değil mutluluğuna, sonuna bile varamadığımızda, yitiriyoruz işte mutlu sonlara olan inancımızı da.
Filmin muallakta kalan her dakikasında, o ana dair, kötü bir senaryo yazıyordu o. "Bak bu adam şimdi kadını bırakacak." İnsan ne yaşamışsa, her şeye o pencereden bakıyor bir süre sonra. Aslında biz mutlu sonları seven insanlarız. Ama kendi filmimizin değil mutluluğuna, sonuna bile varamadığımızda, yitiriyoruz işte mutlu sonlara olan inancımızı da.
13 Ocak 2011 Perşembe
Önyargı
Yanıbaşımda durup, sevdiğim bir türküyü söylemeye başlıyor. Aynı yere geldiğinde, yine aynı hatayı yapıyor; düzeltiyorum. O mısranın başına dönüp tekrarlıyor beni. Şimdi tekrar söylese, en iyi ihtimalle, hatayı yaptığı yerde bana dönüp soracak; "neydi?"
İnsanın hafızasına nasıl kaydedilmişse bazı şeyler, öylece kalıyor. Omzuna dokunup, kurumlu bir tavırla "üzülme" der gibi, halamı sevmediğim için, bütün halaların sevimsiz olduğunu sandım uzun yıllar, demek istiyorum ona. Günün birinde benim de hala olma ihtimalim bulunduğu için üzüldüğüm günlerden bahsetmek istiyorum. Ama insan her şeyi söyleyemiyor işte uluorta. O yüzden gülüyorum sadece ve o yine başlıyor aynı türküyü mırıldanmaya.
İnsanın hafızasına nasıl kaydedilmişse bazı şeyler, öylece kalıyor. Omzuna dokunup, kurumlu bir tavırla "üzülme" der gibi, halamı sevmediğim için, bütün halaların sevimsiz olduğunu sandım uzun yıllar, demek istiyorum ona. Günün birinde benim de hala olma ihtimalim bulunduğu için üzüldüğüm günlerden bahsetmek istiyorum. Ama insan her şeyi söyleyemiyor işte uluorta. O yüzden gülüyorum sadece ve o yine başlıyor aynı türküyü mırıldanmaya.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)