20 Ağustos 2007 Pazartesi

Sen başkalarına benzeme sakın!

Otobüste, sokakta, yürüdüğüm yollarda seni arıyorum. Nerdesin kimbilir, kimsin, ne yapıyorsun? Ne zaman kesişecek yollarımız ey sevgili? Sen de bu sorulara cevapsız mı kalıyorsun?
Neden yoksun söylesene; yaslanacak bir omuz, fırtınadan sığınacak bir liman ararken; yalnızlığıma iç geçirirken neden yoksun? Hani dünya küçüktü; dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşurdu hani? Biriktirdiğim bu bilindik cümleleri ne yapayım şimdi? Bütün bilmeceleri tek başıma çözemiyorum artık, gel ne olur…
Bütün bekleyişlerden sıkıldım; şarkılar söylüyorum bilinmezliğine. Hayaller katıyorum uzayıp giden melodilere. Şaşırdın mı? Evet, hâlâ hayallerim var! Ki onlar da olmasa, beni anlatmıyor bu şarkılar.
Bütün cümlelerimde hasret ayyuka çıkmış. Nasıldır bilir misin, bir bilinmeze hasret çekmek? Sahi sen de hasret misin acaba bir bilinmeze?
Yorgunum sorular sormaktan.
Sende yorgunsun belki, bilmiyorum?
Ama unut çocukluktan kalma tekerlemeleri.
Elma mı, armut mu farketmez; her nerdeysen, çık ortaya hadi…

Ağustos/2007

15 Ağustos 2007 Çarşamba

Erken büyüyen çocuklar...

Çocuktuk. Büyürken bizde eksik bırakılanları, eksik kaldıklarımızı farkedemedik. Derin yaralarımızdan, yeri doldurulmaz boşluklarımızdan bihaberdik. Oysa ne güzeldi çocuk olmak.

Ayakkabılar, giysiler, “seneye de giyilsin” diye büyük alınır; en güzel giysiler, özel yerler için saklanırdı. Gün gelir, bir yere gidileceği tutar ve o özel giysiler çıkardı sandıklardan. Ama bakılırdı ki, küçülmüş… Gidilecek özel yerleri beklerken hayli zaman geçmiş ama o yerlere bir türlü gidilememiş. Hep geç kalınmış… Bu saklama hevesi sevgilere de mi sinmişti bilinmez, saklanırdı sevgiler de.

Malzemesinden çalınmış inşaatlar gibi büyüdük. Eksildik büyüdükçe. Daha durgun, daha suskun olduk. Hayatın binbir yüzünden bir tanesi, bizi biraz erken ziyaret etti. Kabullenip yüzleştikçe, daha olgun olduk.

Erken büyüyen çocuklardık artık. Dünyayı buğulu bir camın ardından tanımaya çalıştık. Tekrarlana tekrarlana ruhumuza işledi kalıplaşmış "doğrular". Kimi doğruların aslında ne kadar yanlış olduğunu zamanla anlayacaktık. Oysa zaman, bizi hiç anlamayacaktı.

Yıllar sonra, yeniden yaşayabilmek için çocukluğumuzu, tek yapabileceğimiz şeydi ardımıza bakmak. O zamanlar büyümek zorunluluktu, şimdi ise geçen zamanın peşinde koşturup durmak…

Ağustos/2007

13 Ağustos 2007 Pazartesi

Yolculuğumdan arta kalanlar...

Hüzünlüdür yolculuklar.
Camda akıp giden yol, kulağımda müzik. Bildiğim şehirden uzaklaşırken, tekerleğin her dönüşünde bilmediğim ya da bildiğim başka bir şehre giderken, tarifi imkansız bir hüzün kaplar içimi, ağlamaklı olurum.
Kendinle hesaplaşmaya, hayal kurmaya, aklındakileri bırakıp kaçmaya çalışmak için güzel bir mekandır, uzun yolculuklarda cam kenarları. Olamadıklarını olur, söyleyemediklerini söyler, kaçarsın, hızla uzaklaşırsın olay mahalinden.
Güzeldir yolculuklar.
Yanından geçen arabalara bakarsın, içindeki hayatlarla ilgili tahminde bulunursun. Bir dağ, bir kayalık, ait olduğun şehirde olmayan herhangi birşey gördüğünde kavrarsın yeniden uzaklara gidişini. Hele de şanslıysan, güneşin doğuşu ya da batışını görebilmişsen, yenileyebilirsin kendini, umutlarını.
Mola yerlerinde çocukluktan kalma birikmiş anılar bulursun. Yalnızsan yolculuğunda, tıpkı hayat yolculuğunda olduğu gibi, elinde muhtemelen kötü demlenmiş çay, dalar gidersin geçmişle harmanlanmış gelecek vaadlerine.
Basittir yolculuklar.
Asıl olan yolculuğa karar vermek, gitmek cesaretini göstermektir. Gerisi olağan yolculuk planıdır, kaptan nezaretinde.
Her yolculuk dönüşü özlemle bakarım yeniden kavuştuklarıma. Bilirim ki altın yaldızlarla da kaplasalar gideceğim heryeri, insanın evi gibisi yoktur. Her yolculuğun sonu evine dönüştür nihayet. Geri dönemeyeceğini bildiğin yolculuk sürgün olur. Sürgünler eksiltir, yok eder, yolculuklar çoğaltır, sağlamlaştırır.
“Yolcu denmez her gidene, herkes o yolun taraftarı olmayabilir.” demiş ya Yılmaz,
taraftarı olduğum, seçimini kendim yaptığım her yolculuğa yine, yeniden ve hep varım ben…

Ağustos/2007
Bartın gezisi dönüşü

10 Ağustos 2007 Cuma

Yeniden sevebilmek...

Herzamanki günlerimden birinin akşamı, gecesi hatta.Yalnızım. Aklımda onlarca düşünce, içimde neye yoracağımı bilemediğim bir huzursuzluk. Gözüm kitabımda, aklım kimbilir nerde? Okuduğum birkaç sayfadan bakıyorum ki aklımda birşey yok, koydum kenara. Bilgisayardan şarkılar seçiyor, en sevdiğim şarkıda bile değiştiriyorum. Ya gerçekten huzursuzum, ya da kendimi huzursuz ediyorum. Dilimde bir melodi, bugünlerin takıldığım şarkısından. “İster sev, ister sevil.Hiçbirşey olması gerektiği gibi değil” diyor.
Peki neden? Ne değişti ya da neyi değiştirdim de artık hiçbirşeyi yerli yerine oturtamıyorum. Ruhsuz, duygusuz der oldular bana. Öyle miyim?
Aslında değilim. Öylesine kanar ki içimdeki yaralar, onlar kanadıkça yükseltir, kalınlaştırırım duvarlarımı. Her canımın yanışı daha kontrollü, daha mantıklı olmayı miras bırakır bana.
Ben istemiyor muyum sevmek, kalbimin atışlarını dinlemek. Bir yandan deli gibi bunu isterken, diğer yandan problem istemiyorum. Hem kalbim, hem mantığım kabul etsin istiyorum olacaksa eğer. Çok mu zor? Zor biliyorum. Cevabını bildiğim soruları inatla soruyorum hala.
Ve korkuyorum.Yeniden başlamaktan, yanlış adımlar atmaktan, olmayacak şeyler için mücadele etmekten. Yorgunum çünkü dermanım yok. “Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek” diyor ya şair. Beni de bu olabilirlikler, acabalar, korkular yiyip bitirecek.
Hala yarındayım. “Hayat bir gündür, o da bugündür.” ama ben hep yarındayım, bugünlerim yok.
Değişmem gerek. Birşeyleri bekler gibi yaşamaktan kurtulmam, yeniden sevebilmem gerek…

Ağustos/2007

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Yollara, yolculuklara, dostlara...

Nedenleri, niçinleri toplayıp koymuşum eteğime. Her kendimle kalışımda, en ufak bir fırsatta tekrar döküyorum ne var ne yoksa ortaya.İşte bu yüzdendir en kalabalıklarda bile dalıp gitmelerim, nedensiz, tarifsiz hüzünlerim.
Dar boğazlarım, fırtınalı denizlerim, bulutların kapladığı gökyüzüm var benim. Ha yağdı ha yağacak gibi, durumu belli ama kararsız ve inatçı bir tutum içindeyim. Bir yanım sabırsız “yağsa da kurtulsa” diyor, bir yanım kuruntulu yağmurun iyi geleceğine dair kuşkuları var. Gel-gitler yaşıyor, dalgalanıyor ruh halim.
Aslında kendimi anlatmak için kullanabileceğim bazı cümlelerden kuvvetle muhtemeldir nefret etmem. Ama hiçbirşey, her fırsatta iyileşmeye yüz tutmuş yarayı kanatırcasına yüzleştiğim, kişisel gerçeklerimi değiştirmeye yetmez. Gerçi yüzleşmek ne çare. Kendiyle tanışmış ama barışamamış bir düşmanım ben kendime. Düşman, ne ağır kelime…
Kendime düşmanlığıma inatsa dostlarım var. Farklı yollardan, benzer şartlarla geçtiğim. Bir duygumu ifade ederken beni lafta değil gerçekten anlayabileceğini bildiğim. Gülüşümü, gözyaşımı, hayallerimi, umutlarımı paylaşabildiğim. Her fırsatta şanssızlığımdan yakınsamda, tanışmanın, biraraya gelebilmenin gerektirdiği şansın farkına varabildiğim. Hep yanımda olduğunu bildiğim, hep de yanımda olmasını istediğim.
Bütün bunları zaten bildiğin şeyleri tazele, sahibinin kaleminden oku diye yazıyorum.
Geçtiğim, geçeceğim yollara.
Yaşadıklarıma, yaşayamadıklarıma.
Sanadır gülüş

Ağustos/2007

10 Temmuz 2007 Salı

Kalbim...

Unut herşeyi.Bir çizgi çek eskide kalan, yitip gidenlere!
Yarın bir başlangıç yap yeniden.Atışlarının sesini sen bile farkedemiyorsun nicedir.
Zorunlu hizmet yapan bir mahkum gibisin.
Artık orada olduğunu kanıtla bana, hayata tepki ver…

Temmuz/2007

5 Temmuz 2007 Perşembe

Pazar(lık)...

“Bugün pazar,
bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.”


Vapurdayım. Serin serin esiyor rüzgar. Kuşlar uçuşuyor, insanlar dolanıyor sahil boyu. Uzaktan bir gemi, üstümden, çeşitli şekillere büründürdüğüm bulut kümeleri geçiyor. Hayat akıyor. Ben kıyısında da dursam, içinde de olsam akıyor işte.
Kapanan kapının ardındaki yolcuların, geç kalmalarına hayıflanan bakışları altında, uzaklaşıyoruz iskeleden. Yanından geçtiğimiz mendirek, denizin ortasında olma isteği uyandırıyor insanda. Ayakların denize değerek oturmak... "Nedir bu halin?" diye de sormak istiyorum kendime. Küçükken, giymeyi sevmediğim giysileri, bilerek kirletip değişmeye gittiğimde, bana sorulan şekliyle hem de. “Nedir bu halin?”
İzlediğim bir savaş filmini anımsadım birden. Karşı tarafın sınırlarında, tek başına kurtulma mücadelesi veren bir adam, ardına takılmış onlarca askerden kaçmak için, çamur ve cesetlerle dolu bir çukurda, kendini kamufle ediyordu. Ama görüntü tarif edemeyeceğim kadar berbattı. İzlerken elini burnuna götürür insan, kokuyu duyuyormuşçasına. Üçüncü bir alternatifin olmadığında, insanüstü bir çaba sergileyebiliyorsun herhalde. Mecbursan yapıyorsun, salamıyorsun ruhunu öyle.
Yasladım başımı, uzaklara bakıyorum. Gökyüzü bulutlu, deniz durgun. Güzel olan, kıymetini bilmem gereken ne çok şey var kimbilir. Nefes alabilmenin mesela, sağlıklı olabilmenin.
Ya çocukken daha kolaydı yaşamak ya da büyümenin kurallarını öğrenemedim ben. Şimdi yaşayacağım hangi olay, ders çalışmak için oturduğum masadan, komşu teyzenin yüzüklü parmağıyla kapıya vuruşunun sesini duyarak kalkmak kadar, mutlu edebilir beni? Akabinde başlayan komşu muhabbeti esnasında, dışarı çıkmanın yolunu bulan çocuk kadar mutlu insan, var mıdır şu dünyada? Hayatımın hiçbir döneminde, cuma günlerini o kadar sevmiş miyimdir acaba? Bilmiyorum ki hep çocuk mu kalsaydık, yoksa biraz pazarlık mı yapsaydık hayatla?

Eylül/2007

1 Temmuz 2007 Pazar

Soru

Hesapsız yolculuklarım olsa…Bir sabah ansızın karar verip, sadece kendimi alıp gittiğim.Beni ben yapan herşeyi ardımda bırakıp, birazda ben olmamayı seçtiğim.Kendime, hayatıma uzaktan bakabilmeyi denediğim.
Eksikliğini hissettiğim onca şeye rağmen, eskidiğini düşündüğüm umutlardan kurtardıklarım var ellerimde bu sabah.Nerede başlayıp nerede bittiğini bilmediğim, parçası bütününden büyük, can yakan, karşılığını bulamadığım, tanımlamaya çalıştıkça içinde kaybolduğum o duygulara rağmen, yeniden başlama hevesim var.
Bu kadarı yeter mi yeni başlangıçlara???

Temmuz/2007

1 Haziran 2007 Cuma

Kazım'a...

“Gittin. Simdi bir mevsim degil, koca bir hayat girdi aramiza.” diyor ya şair.
Sagliğina kavusmani beklerken, bir mevsimi sensiz gecirmeye razi olmustuk. Ama sen, gittin. Bir ömür sensizlige terkettin bizi. Bogazimda dügümlenmis bir hickirik gibi yokluğun.Sesini her duyduğumda olümünü kabullenemeyişimi farkediyorum yeniden.Sanki bir başka sehirde, bir başka ülkedeymişsin gibi.Bir gun cikip, kaldigin yerden devam edecekmişsin gibi…

Belki unuttuğumuz belkide hiç bilmediğimiz bir düş gördürdü bize seni tanımak.
Sesini duyabilmek, seni görebilmek, müziğinden hatta dünyaya bakışından bile önce, insanlığına olan hayranlığımıza sakin denizler bulabilmek için geniş zamanlar umuyorduk biz.Olmadı…Gittin.
Sanatçı olmak nasıl birşeydir, o mütevazilik insana nasıl yaraşır görmeye biraz daha fırsatı olsaydı kimilerinin.
Kör ölüp badem gözlü olmadı bizim için, sen zaten bizim hep badem gözlümüzdün.Sen yokken bir yanımız hep eksik.
Seni çok özlüyoruz denizin çocuğu.

Haziran/2007

1 Aralık 2006 Cuma

Doğum günü hesaplaşmaları

Tekrarlardan ibaret, gün batımı hesaplaşmalarım.Aynı sözler yine,yaşanmamışlığa veryansın eden.
Bir gün daha batacak birazdan.Ben koca bir yılı devirirken, o kadar umursamazca davranacak ki güneş, elimden akıp giden yılların hızına, günlerin bireysel hırslarının sebep olduğunu düşüneceğim nerdeyse.

Giderek daha hızlı akar oldu hayat, nedense.
Ve ben, avucunda su tutmaya çalışan çocuklar gibiyim.
Suya yazı yazmakla ömrünü tüketen, kocaman çocuklardanım halbuki.
Çocuğum ben bugün.
İlerleyen yaşımla ters orantılı gönlümün yaşı.
Hayaller kurmak istiyorum, gökyüzüne resimler çizmek.
Her şeyi güzel sanmak.
Ve güzel şeylerin hiç bitmeyeceğine inanmak…

Aralık/2006

1 Haziran 2006 Perşembe

Kazım'a...

Bir ışık söndü bir cumartesi.
Gün o kadar karanlığa boğuldu ki
Konuşamadı dudaklar.
Kalmamıştı söyleyecek söz.
Akan yaşlara dur diyemedi kimse,
Atılan çığıklara, iç çekişlere…
İnanmama kâr etmedi gerçeğe.
Verdiği sözlere yetişememesine mi
Yoksa
Daha yeni başlamışken,
Henüz çok gençken,
onu bırakıp gitmesine mi üzülsündü
Teşekkür ettiği dünya?
Anılar, fotoğraflar, ona ait herşey
ne az göründü geride bıraktığı hayatın yanında, ne az…
Şimdi her 25 haziran onsuzluğa bir yıl daha katacak.
Hala biryerlerden çıkıp gelmesini beklesede gözler,
Yüreğinde biryerler kanasa da adı geçtiğinde,
Sanırım sadece yetinmeye alışmak gerek bize kalanlarla…

Duyuyorsun biliyorum,
Seni çok özlüyoruz.
Ve bil ki, hiç unutmayacağız…

Haziran/2006

20 Ağustos 2003 Çarşamba

Hayatımda olduğu halde olamayan...

Yazılan yaşanmışlıklara zaafım oldu hep.Çünkü çoğunlukla içinde benden, hayatımdan küçücükte olsa bir parça buluyorum.Peki ya benim yaşadıklarım?En büyük zaafım bunlara ya zaten.Anlattıktan sonra “hayat işte” diye sonuca bağlanan şahsi hikayelerim, acılarım yani.
Ailem…can damarım.Babam…parçalanmışlığa, ayrılığa ve kendime dair birçok şeyi acıyla anlatan ilk kişi bana.Konuşmadan, susarak hem de.
Ayrılıklarda babalarını özleyen çocuklar olur.Ama ben babasını arayan bir çocuktum, yanı başımdayken hemde.O yüzden isterim ki olursa benim çocuklarım babalarının sevgisini hep hissetsinler, yanlarında değilken bile.
Sevilmek güzel, sevgiyi ertelemek veya saklamaksa aptalca.Çocukken anlamıyor insan.Çocuksun işte, ötesi yok.Büyüyorsan ve anlıyorsan herşey zor, hem de çok.
Hastalıklar, ölümler, sevgisizlikler, ayrılıklar, adını koyamadığımız yalnızlıklar.
Ayrılık her ne şekilde olursa olsun kötü zaten ama insan yanında olmayan birinden nasıl ayrılır ki?

Ağustos/2003

1 Şubat 2003 Cumartesi

Aşk'ın sıfatı

Yanlış adamlar, yanlış zamanlar, yanlış aşklar...
Ya gerçekten yanlışlar, ya da onları yanlış yapan sensin. Yeni başlamanın verdiği heyecanla alttan almalar, sabırlı davranmalar, fedakârlıklar… Ve yaşandıkça tükenen onca şey. Sonrası elden düşme pişmanlıklar, “onun için şunu bile yaptım”lar. Yaşananlardan üzerine sinen lekeleri bir türlü yok edemeyen, çeşitli sıfatlarda aşklar. İmkânsızlar, yanlışlar.
Geriye dönüp baktığında ne var elinde? Ne kalmış onca zamanın, onca acının, onca lafın sözün ertesinde. Birkaç isli anı, yıllar sonra duyduğunda bile aynı ânı hatırlatacak şarkılar… O kadar işte, o kadar. Bir de sen. Belki de bir tek sen. O yüzden sıfat aranıp durma aşklarına. Aşk… başlı başına bir sıfat zaten. Kimi zaman yalan yanlış da olsa…


Şubat/2003

1 Ekim 2002 Salı

İçimden geldiği gibi

Sıkı sıkıya bağlı olduğumuz alışkanlıklarımız, garanti sandığımız yaşam şartlarımız. Hiçbir şey garanti değil aslında. Koşullar, zaman, insanlar, her şey değişiyor. Doğan günün getirdiklerine ve götürdüklerine alışıyoruz, istesekte istemesekte. İmkânsız yok yani. En azından ayak uyduruyoruz çünkü.
Hayatı karmaşık, çekilmez, tutarsız yapmaktan hiç çekinmiyoruz. Herkes kendi doğrularıyla yaşıyor, kendini doğru buluyor. Farklı pencerelerden bakmayı bilmiyoruz. Ya da biliyoruz ama işimize gelmiyor. Hayatı seviyoruz ama herkes gibi hayatın bizi sevmediği inancındayız.
Gördüğüm, duyduğum, anladığım tatsızlıklarla, benim kafamda canlandırdığım yaşamı karşılaştırıyorum. Her şeyin alışılmışlığa karışması çok doğal ve isteklerimizin bunun dışında kalmasını sağlamak çok zor. Hayat kimseyi mutlu etmemiş galiba. Ya da salt mutluluk istemek çok büyük hata!
Geçmişe bakıpta derin bir offf çekmek geçiyor içimden. Yaşanılanlarla hesaplaşıp, kötülükleri silmek, affederek. Yeni hikayeler duymak ve yenilerini yazmak. Anlatmak için, içimden geldiği gibi…

Ekim/2002

1 Eylül 2002 Pazar

Büyürken kaybettiğim mutluluklara...

Keşke hiç büyümeseydim.
Ne kadar ukalaca bir cümleydi bu, ben küçükken. Büyüdükçe taşlar yerine oturdu ama. Sadece eski bir şarkı sözü değildi artık,“biz büyüdük ve kirlendi dünya.”
Gerçekten büyüdükçe her şey öylesine karıştı ki birbirine... Mutsuzlukların arasından mutlulukları bulamaz olduk. Ya da nelere mutlu olunabileceğini unuttuk. Küçük şeyler yetmedi kimilerimize. Büyüğünü ararken onları da kaybettik apansız. Sonra da kaybettiklerimiz için ağladık.
Hayatın zalim ve acımasız olduğunu tembihleyip durmuşlardı bize. Yaşadıkça öğrendik, asıl bu tanımı yapanların, acımasızlığın sebebi olduklarını. Yine de en çok kullandığımız cümle oldu, “hayat zor.” Şükür ki, bulduğumuz bir-iki dost, ilaç oldu yaralarımıza. Kimi zaman hayallerimize ses verdik onlarla, kimi zamanda acı ya da mutluluklarımıza. Anlattık dinlediler, anlattılar dinledik… Herkes bambaşka bir hayatı yaşarken, aslında ne kadar çok aynıydık.
Pişmanlıklar hep yaşanmışlıklardan olurken, biz ne hikmetse, yaşayamadıklarımıza pişmandık. Sanki bütün sorunlar düşündükçe çözülecekmiş gibi, aklımızdan çıkaramadık hiçbir şeyi.
Zaman, kuytu köşelerde saklanıp kemirmişti güven duygumuzu; gizli gizli. Karamsarlığı bırakmıştı kapımıza; zili çalıp kaçan küçük çocuklar gibi. Oysa biz, beklentilerimizi koyup başucumuza, mutlu hayallere kapatmıştık gözlerimizi. Ve güzel şeyler istemiştik, satıraralarında imkansızlığını belirtsek de. Ama hayatı her haliyle kabullenmemiz şart koşulmuştu, sudan ucuz isteklerimize. Beceremedik...
Bugünü kaçırdığımızdan habersizdik, büyüdüğümüzü farkettiğimizde. Biz büyürken köşe bucak saklanan, ansızın "ben burdayım" diye ortaya çıkan o küçük çocuk, terketmemişti bizi. Ardımızda bıraktığımız onca yılın sonunda, gülümseyebilmek için, bir tek çare bulabildik. Ne olursa olsun, o küçük çocuğun masumiyetine sahip çıkacaktık. Bir daha çocukluğumuza dönemeyecek olsak da, bir yanımızla hep çocuk kalacaktık.

Eylül/2002