26 Mart 2010 Cuma

İnsanlar gibi

Beyaz bir güvercin duruyordu elinde adamın. Öyle gururlu, öyle kendinden emindi ki o duruş, bakmaya doyamıyordum. Bir parça ekmeği didikleyip yiyordu adamın ağzından, arada bir dönüp etrafına bakınarak. "Ben burdayım" diyordu sanki, "bak, ben sevildiğim yerdeyim". Elinden tutup, dudaklarındaki ekmeğe uzanabilecek kadar inanabilirim birine. O cümleler aklıma gelmemiş olsaydı, yemin bile ederdim o görüntünün böyle söylediğine.

"Güvercinlerin varsa, bütün işin başkalarının güvercinlerini aldatıp, kendi güvercinlerine katmaktır. Güvercinleri gönderirsin, onlar başka çatılardan güvercinleri çağırır, aldatır sana getirirler.
Nasıl aldatıyorlar ki?
İnsanlar gibi." (Muz Sesleri/Ece Temelkuran)

Seni seviyorum, bazen bu yetiyor*

Kötü demlenmiş acı bir çayın dumanında buğulanan gözler, kadehlerin dışında tomurcuklanan damlalarla ağladığında, köpüksüz kahvelerin dışından taşan da kederdi mutlaka. Yollar var denilecekti ya, sen aldırma. Belki de kederi yollarda tüketme dileğiydi, bir fincanın dışına taşırılan. Ve dönüp dolaşıp her gün başka bir umutla beyaz kağıtlara karalanan. Aslında çoğu zaman bir kalemin karasındaydı bütün beyazlıklar. Ve bir yerlerde vardı hâlâ, kimi zaman yok olduğunu sansam da, sakınıp saklayıp onları temiz tutmaya çalışan insanlar.
İşte bu yüzden, hiç tanımadığım insanların ardı sıra yürürken akşamın geç bir vakti, her şeyi neden bu kadar önemsediğimi düşündüm. Ne önemi vardı kızgınlıkların, ne önemi vardı kanayan yaraların? Önemli olan yalnızca kendin gibi olabilmek değil miydi şu koca kalabalıkta? Ve seni anlayan birkaç kişiyle karşılaşabilmek. Bir şarkıya, bir cümleye, bir gülümsemeye ortak olabilmek. Unutabilmek belki, içindeki denize gizlediklerin, zamanla hafifleyip çıktığında su yüzüne. Ve sevmek, olacakları ya da insanları değiştiremese de, yettiğine inanman gerekse de her seferinde...

*Küçük İskender

25 Mart 2010 Perşembe

İçinde yaramın kabuğu var

Gözünün içine bakarken kıymetini bilemediklerinin, keyfini, sağlığını, gün gelecek başkalarından soracaksın. Bir yabancı gibi geçip giderken yanından; suçun dilinde takılı olacak, konuşamayacaksın. Hoş, ne söyleyeceksin konuşsan da. Kimi zaman özür dilemenin bile bir işe yaramadığını anlayacaksın. Bile bile yapılan hatalar özür tutmayacak çünkü.
Kaçamak bakışların ulaşmadığında gözlerine, bu kadar yakınında dururken, o kadar uzağında olmanın çaresizliğini duyacaksın. Uzun, anlamsız bakışlarla karşılık verecek ulaştığında da; için acıyacak. Sevgisini yitirmiş o gözler, yabancı olacak artık sana. Bilmediğin bir memlekette, dilini bilmediğin insanlar arasındaymışsın gibi bir yalnızlık çökecek belki yüreğine. Belki de yalnızlık hiç uğramayacak senin şehrine.
Ama geçecek bütün zamanlar, geçecek bütün yalanlar. Ve izi kalacak yaraların. Sen bütün geçenlerden sonra, sadece o izlerle anılacaksın. Ve ne yazık, bir yara izi olup acıyla anılmayı, iz bırakmak sanacaksın.

24 Mart 2010 Çarşamba

Ya da yazma ne bileyim hani, tutarsa tersi


Özür

Uzun cümleler kurabilir, güzel kelimelerle süslü onlarca yalan söyleyebilirdim sana, evet. Yıldızlardan bahsedip, hayaller kurdurabilirdim. Unuturdun bütün dertlerini ben konuştukça. Susmaktan bu kadar mutluluk duyduğun başka bir yer olmadığını düşünürdün. Ama olmazdı, yapamazdım. Eksik kalmıştı bir şeyler işte. Anlat desen anlatamazdım belki. Senin de sormaya cesaretin yoktu belli ki. İnan bana, sadece gözlerini kamaştırmak yetmezdi mutlu olmana. Ve sadece senin mutlu olman yetmezdi bir yakınlık kurmaya. Özür dilerim... Ama dilim varmadı seni kandırmaya.
Fotoğraf : Barış Özoğul

Gelmiş bahar



Düşbaz - Bahar

İçinde bahar geçen, her seferinde içimde bahar havası estiren şarkılar dinliyorum şimdilerde. Açılıyor sandıklar. Naftalin kokusu sinmiş, eski yolculuklardan kurtarılan ne varsa kaldırılmış sandıklar açılıyor. Gönül, içinde biriktirdiklerine hayretle bakıyor. Modası geçmiş dantellere bakar gibi bakıyor, ortaya çıkardıklarına. Hava aldırıyor bütün hücrelerine. İçine siniyor bahar havası, güneşin sarısı. İçine siniyor söylediği her cümle. Her şeye rağmen gerçeği söyleyebildiği için rahat bir nefes alıyor. En zoru kendine itiraf etmekse bazen, dönüp "sevmiştim" diyebildiği için mutlu. Çünkü inkâr ettikçe gecikiyor bütün hikâyelerin sonu.

23 Mart 2010 Salı

Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum?

Gözlerimin bir noktaya dalıp gitmesinden daha keyifliydi, bardağın üzerine çıkmış çay çöpünde misafir beklemek. Kimi uzun, kimi kısa boylu olurdu ve çay kaşığıyla toplanırdı biraz uğraşarak. Masanın üzerinde yerini alırdı sonra, kimliğini hiçbir zaman açıklamayarak.
Bu sabah kaşık yoktu fincanımın yanında. Hele çay çöpü... Hiç. Çaresiz daldı gözüm, balkonun kapalı panjurlarına. Yudum yudum içtim evin sessizliğini. Ellerim birbirine sığındı. Dünden kalan bir şarkı mırıldandım yalnızlığıma.
Alışkın adımlarla yürüdüm sokakları. Durakta beklerken güneş gülüyordu gözümün ta bebeğine. Ben gözümü açamadım. Oysa o eğlenir gibiydi bu halimle. Dalıp gitmemek için herhangi bir noktaya, başımı kaldırıp bakmaya çalıştım yüzüne. Gözlerimi kırpıştırdım sevinerek. Güne böyle başlayabilirdim her sabah; işte böyle güneşe yenilerek.

21 Mart 2010 Pazar

Yürümek






Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!.. (Nazım Hikmet Ran)

Güneşli bir gündü. Sen de benim gibi güneşe mi uyandın bilmiyorum. Keyifle mi, yoksa baştan aşağı bir bıkkınlıkla mı kaplıydı gönlün uyandığında? Ben uzun zamandır ilk defa bedenen yorgundum, güneş "hadi kalksana" dediğinde. Ağrıyordu kollarım. Ama olsundu, geçerdi bedenin yorgunluğu. Biliyordum, geçiyordu.
Dışarı çıkıp usul usul yürüdüm. İnsanlar nasıl sokaklara üşüşmüşse, öyle denize üşüşmüştü martılar. Vapurların ardında, deniz kenarlarında, parçalara bölünmüş simitleri kovalıyorlardı. Deniz çok güzeldi yine. Öyle sakin, öyle tasasız. Ben burdayım diyor, vapurun ardında beyaz köpükler olup el sallıyordu. Martıların sesi, vapurun düdüğü, etraftaki insanların gürültüsü karışıyordu içime. Daha bir seviyordum İstanbul'u. Unutuyorum her şeyi, oyuna dalmış bir çocuk oluyordum.
Kalabalık yolları, bana bir şeyler anımsatan o otobüsün numarasını, sokak satıcılarını ardımda bırakarak yürüyordum. Geciktirilmeye çalışılan bir son gibi, uzadıkça uzasın istiyordum yol. Ve bir gökkuşağı olsun sonunda. Mutluluğun kapısı olacak bir gökkuşağı çıkmasını umuyorum, yağan yağmurların hatırına.


Fotoğraf : Gülay Aslantaş

19 Mart 2010 Cuma

İnadına


Kesilmiş bir ağacın geride kalan kurumuş kökünde, ben buradayım diye haykırıveren bir çiçek gibiyim. Ben buradayım diyor ya hani şimdilerde güneş, mavileşmeye çalışan bir gökyüzünde; ben buradayım diyor umutlu yanım, içimdeki hüzünlere. Yok, susmayacağım artık, sen bir köşeye çekilip duymak istemesen de.
Şiirler okuyup, şarkılar söyleyeceğim sana. Başka insanların hikâyelerini anlatacağım. Dinlerken bazen güzelliklere hayran kalacak, bazen yalnız olmadığına inanacaksın. İnanıp başka bir dünyanın olabilirliğine, birilerinin elinden tutacaksın. Yollara çıkacak, yolcu olacaksın yeniden. Gözlerinde korkularla, ellerin titriyor olsa da uzanırken, tutacaksın. Yüzmeyi bilmediğin halde, nasıl sırtüstü bırakmışsan kendini suya, işte tıpkı öyle bırakacaksın şimdi kendini, hayata.
Fotoğraf : Gülay Aslantaş

"İntiharın Genel Provası" oyunundan

"Kurt neden ot yemez?"
"Onun için bunu koyunlar yapar da ondan."

Serhat Mustafa Kılıç'ı bir kere daha sevdim, Bennu Yıldırımlar'ın dizilerde heba olduğunu farkettim. (Süperbaba hariç)
Çok eğlenceliydi. İzledim. İzlemelisiniz.

18 Mart 2010 Perşembe

Bulutları beklerken


Bulutları izledim bugün. Aynı bulutu hem sana, hem kendime benzettim farklı zamanlarda. İlk karşılaştığımda eli çenesinde biriydi, bana benziyordu. Sonra rüzgârla dağılıp umursamaz oldu, senin yüzündü. Savrula savrula uzaklaştı başucumdan. Parçalandı, yok oldu. Belki kara bulutlara karışıp yağmur oldu başka bir şehirde, belki de kocaman mavilikte küçük beyaz bir leke.
Bulut olup dağıldı içimdeki keder, bulutlar gibi dolanıp durdu gözlerimde küçük sevinçler. Ve başka insanların yüreğinde bambaşka ümitler olsun diye, gitti uzak diyarlara, bulutlara yüklenen düşler.
Fotoğraf : Gülay Aslantaş

17 Mart 2010 Çarşamba

Mum


Bir mum aleviydin içimde. O alevde görürdüm, dağlara doğan güneşin parlaklığını. Ama sadece elimi uzattığımda hissederdim sıcaklığını. İslenerek uzayan alevin üzerinde belirirdi parmak izlerin. Ve karanlıkta kirli bir beyaza bürünürdü hislerin.
Çırpınıp dursa da, aynı ipin üzerinde dolandıkça farkederdim ben ümitsizliğimi. Ama bilmezden gelirdim, o alevin durduğu yeri bile aydınlatmaya yetmediğini.
Bir gün, ufacık bir rüzgârla titreştiğinde farkettim, kendinden bile sakladığın o korkak hâlini. İşte o gün, iki parmağının arasında umursamazca söndürdün sen, bir ışığın düşündürdüğü bütün güzel şeyleri.
Fotoğraf : Barış Özoğul

Ya hepsi ya da hiçbiriyim

Gece soğuktu, usulca koynuna girdiğimde. Sızladı içimde bir yerler. Gittikçe koyulduğunu hayal ettiğim gökyüzünün laciverdiyle sarıp sarmaladım kendimi, sakındım ay ışığından. Işık vurmasın istedim yara almış umutlarıma. Oysa yara almazdı umutlar, vazgeçerdi insan yalnızca. Vazgeçtim... Vazgeçmekten vazgeçtim.
Seslendim içimin en uzak diyarlarına. Kimi zaman yenilgiyi kabullenememiş, kimi zaman bir inatla tutturmuş mızıkçılar gibi, bir köşede omuz silkerek oturma dedim. Bir düzene koydum, son an telaşına kapılmış gibi, bir karmaşaya boğulmuş düşüncelerimi. Sessizliğimi dinledim.
Yumuşak uçlu kalemlerimi, silgimi, suyumu-şekerimi, yanımda bulunması gerekli kimliğimi kontrol ettim bir kez daha. Hazırdım artık bütün sınavlara...


Üstelik bir şansımız var. Kimse yapabileceğimize inanmıyor./Devrim Arabaları

16 Mart 2010 Salı

O şarkı



Karmate / Skan Maskvama

Bazı şarkıları filmlerle sevdim ben. Bazılarını da aklımdaki sahnelere yakıştırdım hep. Kendim olarak asla dinlemeyeceğim birkaçını da, karmaşık zamanlarımda, kulağıma fısıldadıkları cümleleri için sevdim. Sevdim yani usanmadan. Kendimi eksik hissederdim, yapamazdım onlar olmadan.
Hareketli bir şarkıda hüzünlenmek gibi garip bir durum belki ama, bu şarkı, her dinlediğimde, "hadi" diyor sanki bana. Sen ne yapmak istiyorsan onu yapabilir, ne olmak istiyorsan onu olabilirsin. Hiç önemsemediğin bir sen var ya hani içinde, bırak artık onu, şarkı söylesin.

14 Mart 2010 Pazar

Erguvan


Hava yine soğuk belli ki, titreşiyor pencere önündeki sardunyaların yaprakları. Ve sararmış, kurumuş bazıları; koparıp atmak gerek. Ama önce, balkona çıkıp, o sarı ipe, iki yanından düzgünce mandallayarak asmalıyım çamaşırları. Sanki ne kadar düzgün asarsam, o kadar düzelecekmiş gibi hayatımın aksayan yanları. Hem belki o zaman gözüme ilişir, onca zaman nasıl bir boşvermişlikle çıkmışsam karşısına, bir türlü farkına varamadığım, çiçeklenmiş erik dalları. Ve bir ucundan aklımı, bir ucundan kalbimi tutup, düzgünce mandallarım kendimi de bir dala. Bembeyaz çiçekler gülümser yüzüme. İçimde garip bir telâş. Erguvanları düşünürüm sonra. Mutlu haberler getirsinler isterim, gelirken çiçekli dallarıyla.

"Dinmeyen Alkışlar" oyunundan...

"Guguklu saat... Onun bana hediyesiydi. Birtek onu aldım ayrılırken. Güzel olan tek şey bu. Geri kalan her şey rezalet."

Bu cümleyi duyduğumda anladım ki, güzel olan hiçbir şey kalmadığı için bu kadar üzülmüşüm ben.