28 Mart 2011 Pazartesi

Hiç

Henüz kendini bulamamış bir sabahtı. Uyku mahmurluğunu atamadan yola koyulmuş insanlara benziyordu. Kaşları çatık, yüzü kararmış. Oysa dün akşam, yaşı tek basamaklı sayıların ilk yarısını yeni geçmiş bir çocuğun resimlerinden hallice şekillerle, güneşli bir gün olacağını söylemişti meteoroloji. Dedim ki kendi kendime, "bu bulutlar gidecek"
Birini sakinleştirmeye çalışan insanlar gibi, ince montumun kollarında dolanıyordu sabah serinliği. "Geçer" diye mırıldandım bir fısıltı tonunda. İnsanın bütün ümitli cümleleri tek başına kurmak zorunda olması, katlanılır gibi değildir bazen. Kendi kendine tavla oynamak gibi hani. Bir taraftan o cümleyi kurarken, karşı tarafa geçip duyduğu cümleye inanmak. Ve bu yüzden hiçbir zaman, ne kaybeden, ne de kazanan olamamak.

23 Mart 2011 Çarşamba

Canbaz

Hiç ona bırakılmadığı için, çok önemli bir durum olduğunu sanırdı hep. Evet, bu sefer izin koparmıştı; kahveyi o taşıyacaktı. Mutfaktan çıkarken, "tepsiye bakma" diye seslenmişti annesi arkasından. Bir canbazı andırıyordu salona doğru ilerlerken. Bir ipin üzerinde, altında uzanan köpük köpük denize düşmemek için, gitgide daha korkakça yürüyen bir canbaza. Elindeki tepsiye dizili fincanların tıkırtısı, dökmeden götürememenin tedirginliğiyle, biraz daha artıyordu her adımında.
Önem verdiği şeylere çok dikkatle bakmaması öğütlenen ve belki de sırf bu yüzden, gözümüzü ayırmazsak hiçbir şey olmayacağını düşünen insanlarız biz. Oysa bilirsin, bir canbazı ipin üzerinde tutan, onu yerden ayıran yüksekliğe bakmaması değil, o yüksekliğin üzerinde bile dengesini koruyabileceğine olan inancını yitirmemesidir. Biz o inancı kaybettik.
Toprağını yitirmiş taş yığınlarının bir uzantısı gibi dursak da bazen, bir boşluğun tepesinde, hayali bir ipi adımlıyormuş gibi tedirgin oluşumuz, işte bu yüzden.

18 Mart 2011 Cuma

Yarım

Güneş, paşa çayı kıvamına getirmişti havayı. Ellerim ceplerimde yürüyordum. Kaldırımlar birbirine küsmüş çocuklar gibi bir köşeye çekilmişken, gittikçe karmaşıklaşan hayat, aralarından akıp geçiyordu. Ve sanki onlar, omuzlarını silkerek duymazdan geliyorlardı bunu. Ben de katılmıştım onlara. Gökyüzünün maviliğini süsleyen parça parça beyaz bulutlar dolanıyordu başımda. Ve havanın aksine, içinde ayaz bulunduran bir şarkı vardı dudağımda. Kim bilir kaçıncı kez, bir yere varmayı düşünmeden yürümek istedim. Yürüyüp gitmek öylece.
Şarkıdan mıdır bilmem, bir kış mevsimi sessizliğinde buldum sokağı. Cebimden, bakkalın sakızla geçiştiremediği için uzattığı bozuk paraların sesi yükseliyordu. Aniden sessizliğin gerektiği bir anda, sebebini açıklamadan nasıl ikna edemezseniz bir çocuğu susmaya; işte öyle, cebimde çarpmaya devam ettiler birbirlerine. Ses etmedim. Zamanında, oyunun en tatlı yerinde eve girmek zorunda kalmış biriyseniz eğer, bazı şeyleri yarıda kesmek istemezsiniz; öyle gerekse bile. Çünkü bilirsiniz, hayat da yarıda kesilecek bir oyundur neticede. Kim bilir, belki yine en tatlı yerinde.

16 Mart 2011 Çarşamba

Savaş

Bir eli annesinin elinde, diğerinde rüzgârın yardımıyla, kelebek misali kanat çırpıp duran bir beyaz kağıt. Baktığımı görünce gülüyor. Onunla aynı şeyi önemseyen birine rastladığı için belki. Oyuncağını paylaşamayan kıskanç çocuklar gibi, elindeki kağıdı çekip aldığında rüzgâr, gülümsemesi yüzünde donup kalıyor birden. Aynı anda yaya geçidindeki ışık yeşile dönüyor ve annesi çekiştiriyor kolundan. "anne" diyebiliyor yalnızca, boş kalan elinin işaret parmağıyla, uçuşup duran kağıdı göstererek. "arabam"
Küçük bir kağıt parçası oysa o, üzerinde pek de arabaya benzemeyen bir araba resmi bulunan. Ama onun için önemli işte. Belki onlarca süslü püslü arabadan daha değerli. Annesinin elini bırakmadan, paytak paytak koşuyor kağıda doğru. Yerden alıp bana doğru sallıyor. Barış isteyen bir savaşçı gibi, ama kazandığından da öyle emin; yüzündeki gülücükten belli.

9 Mart 2011 Çarşamba

Bam Teli

Çok garip bir şey burada yazmak. Yüzünü hiç görmediğiniz, sesini hiç duymadığınız birinin yüreğine dokunuyorsunuz bazen. Kalkıp iki satır da o yazıyor size. Yazarken aklından hiç öyle bir şey geçmemişse bile, siz ağlıyorsunuz okurken. Üzülmesin diye ağladığınızı söylemiyorsunuz. Kaybettiğinizi sandığınız herhangi bir şeyi bulmuş kadar sevinirken ağladığınızı söyleyemiyorsunuz. Çünkü bazen her şeyi söylemeye gerek olmuyor. Hem belki o da ağladı ve size söylemiyor.

7 Mart 2011 Pazartesi

Yumurta

Çiçekleri naylon masa örtüsüne işlemiş bir bahar sabahında, çay kaşığıyla uzunlu kısalı misafirleri toplamıştım fincanımın üzerinden. Annem, soyduğu yumurtanın beyazını yine benim tabağıma, sarısının oyuna çağıran bir arkadaş kıvamında gülümseyip durduğu kalan kısmını da kardeşimin tabağına bırakmış, dalgın dalgın çayını karıştırıyordu.
Yumurtanın beyazını sevmiyordum. Sadece beyazını yemek zorunda oluşumu hele, hiç. Annem kardeşimi kayırıyordu işte. Üstelik sabah kahvaltılarında, defalarca şahit olduğum bir şeydi bu. Halbuki yumurta ciğerlerime iyi gelmiyordu, biliyordum. Ama dumanı tüten çayı, sanki soğutmazsa içemeyecekmiş gibi, öyle uzun uzun bu yüzden mi karıştırıyordu annem, onu bilmiyordum.
Uzun süre, annemin sevgisini yumurtanın sarısıyla bir tutmuş bir insanım ben. O yüzden bakma böyle sert ve yıkılmaz duruşuma. Daha dokunulduğum anda paramparça olabilirim bazen.

4 Mart 2011 Cuma

Güzellik

Gözlerinin içi, baktığı maytabın yıldızları kıskandıracak yanışı gibi ışıl ışıldı bir zamanlar. Oysa şimdi, dudağının kıyısına yerleştirdiği o kendinden hoşnutsuz gülümsemeyle, durgun, suskun oturuyordu karşımda. Onu böyle görmeyi sevmiyordum. Arada bir bakıp bakmadığımı kontrol ediyor, sonra elindeki bardağı evirip çevirmeye devam ediyordu. O anlatmaya başlayana kadar tek kelime etmeyecektim. Kendini ne zaman hazır hissederse anlatırdı nasıl olsa.
Ona bakarken, hamileler için yapılan cinsiyet tahminleri geldi aklıma. "Bu kadın çirkinleşmiş, kızı olacak kesin." Kadın, bütün güzelliğini kızına verirmiş hamileyken. Eğer çocuk erkekse, güzelleşirmiş de üstelik. Bu toplum, daha anne karnındayken hemcinsine karşı kışkırtır kadını, neden bilmem.
Ben bu düşüncelerle sarıp sarmalanmışken, "kadını gördüm, çok güzeldi" dedi, sesinin ağlamaklı tonunu bastırmak için, bir hayli çaba harcayarak. Işığı sönmüş gözlerine baktım bir süre. Bir soruydu bu, biliyordu. Oysa o an, cevabını vermeye hazırlandığı sorudan başka bir şey dolanıyordu benim aklımda. Diyordum ki içimden; sen de bütün güzelliğini, o kadına bırakıp gelmiş olabilir misin acaba?

1 Mart 2011 Salı

Pedal

Karmakarışık rüyalar görüyorum bugünlerde. Aklımın ucuna gelmeyecek insanlar dolanıyor düşlerimde. Ama en çok seni gördüğümde şaşırıyorum ben. Seni hiç düşünmediğimden değil elbet. Çünkü sen, eklem yerimde bir kesik gibisin benim; hiç iyileşmeyecek. Ne zaman hareket etsem... neyse, bunu anlatmayacaktım ben. En çok seni gördüğümde şaşırıyorum demiştim. Daha genç, daha güler yüzlü oluyorsun çünkü rüyalarımda. Hiç sana benzemiyor demeye dilim varmıyor ama, öyle galiba.
Varlığından bile emin olmadığım bir şarkı çalmaya başlıyor, sen ortaya çıkınca. Görsen, öyle garip ki... Sanki herkes durup o şarkıyı söylüyor. Ama ben yine de, yanından geçerken, duraksasam mı, yoksa farketmemiş gibi yoldan gözümü ayırmasam mı, bilemiyorum. Belki bana da senden geçmiştir, sevgisini belli edememe beceriksizliği. Belli-belirsiz selamlaşıyoruz seninle, zoraki birkaç kelimenin eşliğinde. Sonra ben yoluma devam ediyorum, ardımdan bakıyor musun hiç bilemeden. Bazen "pişman mısın?" diye sormalıydım diyorum. "Pişman mısın yaşanmayanlara?" Vazgeçiyorum sonra. Şimdi bulunduğum yerden bakınca, gidip hikâyeyi ta en başından da değiştirsen, o boşluk dolmazmış gibi geliyor. Çünkü o boşluk benimle birlikte öyle büyüdü ki baba...
İlkokul zamanlarımda bir gün, küçük bir bahçede, bisiklete binmeyi öğrenmiştik bir arkadaşımla. Yanımızda onun babası vardı. O gün, iki tekerleğin üzerinde dengede durmayı öğrendim ben. Ama iki ayağımın üzerindeki dengemi yitirdim, onların konuşmalarına şahit olduğumda. Bunu anladığımdan beri, sürekli pedal çeviriyorum ben baba. Durduğumda yalpalıyorum çünkü. Belki de bu yüzden, rüyalarımda bile yanından hızla geçiyorum. Bana kızma.

28 Şubat 2011 Pazartesi

Olur öyle

Bir elinde kase, diğer elinde, az önce kasenin kıyısına sıyırdığı için rahatça taşıdığı kaşıkla, bir lokma daha yedirebilmek için, çocuğunun peşinde dolanan bir anne edasıyla yaklaşmıştı yanıma. Ne yalan söyleyeyim, güzel cümleleri vardı. Herkesin duyduğunda inanmak isteyeceği kadar güzel cümleler. Bense, bir kazı kazan kartı havasına büründürdüğüm parmağımın üzerinde dolandırıyordum tırnağımı. Parmağımda yüzük olsaydı eğer, onu çıkarıp takmaktan daha büyük bir mutluluk duyardım, eminim. Yoktu ama... olur öyle.
Sonra dışarı çıktım. İnsan pazar günleri, dükkânların ağızbirliğiyle kapalı olduğu yerlerde dolaşmamalı. Hele de yalnızlık duygusu bu kadar baskınsa içinde. Bir de aylardan şubatsa, hem de hava alabildiğine soğukken. Baharın nasıl bir şey olduğunu hatırlamasan da, adını anmak bir otobüs durağında, tek başına. Herkes istemiş de hani, sen istemesen gelmeyecekmiş gibi önemli hissetmek kendini. Sonra yine, hiç de öyle önemli olmadığını düşünmek... olur öyle.
Her şey olur da işte, bazen, hiçbir şey olmayacakmış gibi gelir sana. Gözlerin anlamsız bir noktaya dalar gider. Bakarsan görebilecekmişsin gibi. Bakarsın... göremezsin. Olur işte öyle.

24 Şubat 2011 Perşembe

Şemsiye

Başını öne eğmiş dalgın dalgın yürüyordu. Yerinden oynamış kaldırım taşlarının arasına dolan sular gibi, en ufak bir hareketinde taşacak gibiydi gözleri. Şemsiyesi de, başının öne eğikliğini kıskandığından mı bilinmez, bir teli kopmuş bir hâlde, düşürmüştü yüzünü yere.
Birinin kendisine baktığını hissetmiş, ben daha bakışlarımı kaçırmaya fırsat bulamadan, keskin bir nişancı gibi, bulunduğum yere çevirmişti gözlerini. Sürekli yalan söylenmiş insanların, güzel bir söz duyduğunda takındıkları o umursamaz ama umutlu tavır vardı yüzünde. Belli ki artık o da inanmak istiyordu söylenenlere.
Baktığımı görünce, şemsiyesinin kırık kanadını ardına çevirerek, içindeki kırgınlıkları da gizlemeye çalıştı sanki. Benden anlayış beklediğini söylemek istercesine, gözünü kırpmadan baktı bir süre. Sonra gelen ilk otobüse atlayıp, sokak lambalarını çoktan yakmış şehrin gürültüsüne karıştı. Öyle bir binişi vardı ki otobüse, sanki biraz daha kalsa, bütün hayatını anlatmaya başlayacaktı.
Onun kaçar gibi gidişine bakarken, ahmak ıslatan bir yağmurun altında ıslanıyordum ben hâlâ. Söylemeye fırsatım olmadı ama, olsaydı eğer, derdim ki; yağmurda yürüyebilen insanlardan korkma. Çünkü yağmur da zaten, gözyaşıdır bir bakıma.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Çekingen

İçinde filizlenip gözlerinde belirginleşen sevinci, yüzünü ilk kez gördüğü bir çocuğa, bayram şekeri ikram ediyormuş gibi uzattığı elleriyle pekiştiriyordu. Uzun uzun sarıldılar. Gözleri tekrar buluştuğunda ne söylemesi gerekeceğini bilemiyormuş gibi, ayrılmaya cesaret edemedi bir süre. İçinden geçenlerin özenli sessizliğini farkederse, her şeyin daha kolay olabileceğini umarak, öylece durup sarıldı. Nice zaman sonra, "Ben de yeni çay demlemiştim, kaynanan seviyormuş." dedi gülümseyerek. "Kaynanam seviyormuş" diye tekrar etti öteki. Öteden beri bu şans tanımını duyduğunda şaşırırdı. Ama o an, asıl şaşırtıcı olan, böyle kadınsal bir deyime dört elle sarılmışken, "seni özledim" demeyi bir türlü beceremeyen ve belki de bu yüzden, türlü çeşitli bahanelerle, sildikçe parlayan bir madenmiş gibi, parmaklarının koruyuculuğuna emanet ettiği gözlerini, bir türlü kadının gözlerine değdiremeyen o adamdı. Kadın, şaşkınlığını da alıp yanına, bir bardak çay içti. Adam, o bir bardak çayı içtiğinde, kadının gözlerine çekinmeden bakabildi...

22 Şubat 2011 Salı

Kıskanmak

Kıskandırılmadan yemek bile yiyemeyen çocuklardık biz. "Bak yemezsen Ayşe'ye veriririm!" Onca zaman geçmişken üzerinden, neden hatırlar ki insan bunu? Ne güzel gözleri vardı kadının. Acaba dönüp o gözlere bakmış mıydı? Beni unutmasına ya da tanımamasının pişmanlığını silip atmasına yetecek kadar dikkatle bakmış mıydı o güzel gözlere? Kelimeleri hiç bitmeyecekmiş gibi başlayan bir sohbeti koyultmuşlar mıydı acaba, bir masada? Sever mi dersin benim gibi? Sever belki... "Hayattan hakkını almış kadınlar daha güzel severler" diyordu bir adam. Oysa insan severken güzelleşmez miydi? Kuruntuları ve düş kırıklıklarını, yüzünün çevresine siper etmemeyi de öğrenebilseydi tabii...

20 Şubat 2011 Pazar

Dere

Onca gülen yüzün arasında, bütün sevinçlerini yitirmiş bir gülümseyişle duruyordum öylece. Anlıyorlar mıydı beni dersin? Anlatamıyordum ki. Neresinden başlayacağımı bir türlü bilemediğim bir hikâyenin kıyısında kalmış, bir dere olmuş akıyordum usul usul. Akıp giden bir derenin derinliğinden kim kuşkuya düşerdi ki? Oysa azalmıştı suyum. Küçük bir çocuğun ayak bileklerinde dolanır dururdum en fazla. Ya da çakıl taşından hallice bir parça taşın etrafında. Ben, kimse görmeden akan küçük bir dereydim yalnızca. Daha fazlası nasıl olunur bilmiyordum ki...

17 Şubat 2011 Perşembe

Kuşlar

Metronun Osmanbey durağı civarında rastlıyorum onlara. Gökyüzünde yüzlerce kuş. Bir ressam edasıyla oradan oraya fırça savuruyorlar sanki. Sonra yine o laciverdimsi gökyüzü açıkta kalıyor. Onca kanat çırpınışına tanık olduğu kuşları hiç barındırmamışçasına, öyle, apaçık. İşte o an kuş olmak istiyorum... ne ilk, ne de son defa.

13 Şubat 2011 Pazar

Telâş

Eve yaramaz bir çocuğun geleceğini öğrenen ev sahibi telâşıyla kaldırmıştım, içimde kırılacak ne varsa. Karşında öyle tehlikesiz, öyle korkusuz duruşum bundandı işte, sana anlatamasam da. Suskunluğum, durgunluğum bir alışkanlıktı ve ben, hiçbir alışkanlığımı kaldıramamıştım bir köşeye, ne kadar uğraşsam da. Bir gün, her şeyi yerli yerinde bulursan eğer gözlerime geldiğinde, işte o gün, yanımda olmaktan hiç korkma...