12 Ağustos 2011 Cuma

Ay

Bir tarafı kırık bir sokak lambası gibi duruyordu ay; el ayak çekilince, kokularını tatlı bir esintiyle açık pencerelerden içeri salan çiçeklerin bezediği sokağın baş köşesinde. Rüzgâr, dışarda kimsenin kalıp kalmadığını kontrol eder gibi esip geçiyordu o sıra, ıssız sokaklardan kalabalık ana caddelere. Evsiz yurtsuz çocuklarla karşılaştığında belki, ne yapacağını bilemediğinden, bir fırtınaya dönüşüyordu birdenbire.
Elimde değil, ne zaman rüzgârın öyle deli gibi estiğini görsem ben, aklıma çaresizlik geliyor her seferinde. Açık bıraktığım pencerelerden utanıyorum. O pencerelerin hiç susuz kalmamış renk renk sardunyalarla bezeli mermerlerinden. Hep bir yanı eksik cümlelerimden utanıyorum sonra. Ve ay, annesinden gizli sevdiğiyle konuşan genç kızlar gibi, rüzgârla titreşen sardunyaları aydınlatıyorken, ben yine konuşup duruyorum kendi kendime.
Çocukluğumu hep bir şeyleri kırmama telâşıyla geçirdiğimden belki, ayın kırık yanına bakıyorum durmadan. Kimbilir diyorum, bu akşam bütün çocuklar, kendilerinin yaptığı anlaşılmasın diye daha erken çekilmişlerdir yataklarına. Uyumamış olsalar bile uyumuş numarası yapmışlardır hatta. Belki de bu yüzden bir suçlu gibi uzanmıştır o çocuklar da, kir pas içindeki yüzleriyle, kaldırım taşlarına.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Mendil

Mevsim yazdı. Gülümseyerek vedalaşan insanlar gibi, usulcacık ayrılmıştı göz hizamızdan güneş. Masamızın hemen kıyısında duran denizse, çok sevdiği birinin gidişini unutturmaya çalıştığı çocuklarmışız gibi, daha bir hevesle çırpınıp duruyordu; karşı tepenin ardına saklanan güneş, sadece kızıllığını bırakırken ardında. Ve biz, uzun zamandır görüşülmemiş bir dostmuş da, gözümüzü alamıyormuşuz gibi, nereden esiyorsa rüzgâr, o tarafa çeviriyorduk yüzümüzü.
Birdenbire çalmaya başlayan sevdiğimiz bir şarkıya eşlik eder gibi de, iki çay söylüyorduk kollarımızı kavuşturduktan sonra. Hiç konuşmuyorduk. Giderek bir uğultu hâline bürünen insanların konuşmalarını dinlemeye gelmiş gibiydik daha çok. Çünkü bilirsin, insan çoğu zaman kendi kelimeleriyle anlamlandıramaz hayatı. Yüzünü kavradığı sevgilinin yanaklarına dokunur gibi açtığı kitaplarda arar bilmediklerini. Ve güzel bir şeyler söylemesini ister gibi, denize bakar sürekli.
İşte o an, gözleri sonbahar yeşili bir çocuk, bir denizkızı gibi beliriverir; adını hiç duymadığın ıslak mendil paketini uzatarak. Gözleri, denizden yeni çıktığının kanıtıymış gibi ıslak. Çünkü insanın en çok gözleri ıslanır denizde. Ve bir deniz kızının gözleri hiç kurumaz, yaşlarını elindeki mendillere silmiş olsa bile.

5 Ağustos 2011 Cuma

Yol

İnsan kaçıyorsa eğer, arkasına bakma ihtiyacı hisseder mutlaka. Aklı, fikri ve dahi gözü arkadayken, kendine çarpar hep. Unutur bunu bazen.
Uzun ve elbisesinin eteği rüzgarda salınan bir kadın gibi, laciverdini koyulta koyulta gelen geceyi karşılarken penceremde; bir çocuğun bir oyun gibi tutturduğu kaçışıyla hatırlayıp dolanıyordum, asla o kadar hızlı koşamayacağımı bilsem de, anlaşılmaz bir hızla uzaklaştığım kelimelerin açtığı dehlizlerde. Çünkü bilirsin, duvara çarpar gibi karşılaşılır bazı kelimelerle. Ya da dipsiz bir kuyu misali, sonuna varamadan sadece düşersin içlerine. Hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmaz o andan sonra. Sanki kurduğun her cümlenin içinde o kelime varmışçasına ürkek ve fısıltı gibi konuşmaya başlarsın farketmeden. Sonra bir gün, sesini bile unutursun söyleyemediğin o kelimelerde.
Otobanların upuzun beyaz çizgilerinin, geri dönüşün olmadığını anlattığını düşünerek; çünkü bir yolculuğun, mutlaka içinde bir şeylerin yerini değiştireceğini bilerek çıkmışsan yollara; bildiğin bir yeri arıyormuşçasına hep tetikte olur gözlerin, başını cama yaslamadığın zamanlarda. Ve bazen, nasıl olduğunu bir türlü anlayamasan da, sırf sevdiğin insanları barındırıyor diye gözlerini bırakıp dönüverirsin, şehirlerin sana yabancı sokaklarında. Diyorum ya, gittiği gibi dönemez insan hiçbir yerden. Ama uzadıkça uzayan suskunluklarını ve yoksunluğundan utandığın bir şey gibi gözlerini yerden ayırmayışlarını nasıl açıklayabilirsin bilmiyorum, onca insan hiç böyle kendinden vazgeçmemişken.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Hüzün

Henüz kendini toparlayamamış bir sabahtı. Kalemle bir nehire benzetmeye çalıştığım gözlerim, kaybettiğim bir şeyi arıyormuş da, en olmadık yerlere bile bakmazsa bulamayacakmış gibi, bir dere olup çağlıyordu; sokağın, caddenin dört bir yanında. İşte böyle, göğü masmavi boyamış bir ağustos gününün başında, telâşlı insanların arasından usulca akıp geçerken, özlemlerimi düşünüyordum bir yandan. Ve ardı ardına sevdiğim insanların adlarını geçirmeye başlıyordum aklımdan. Hani hıçkırık tutar da, birinin seni konuştuğunu düşünerek, (belki de bunu deli gibi isteyerek) aklından geçirirsin ya sevdiklerinin adlarını; öyle işte. Belki de bu yüzden, otobüse bindiğimde, bir mektup gibi katlayıp kendimi, bırakmıştım cam kenarında bir koltuğa. Kısacık bir an da olsa, içinde denizi dalgalandıran cama yaslamıştım başımı. İşte o an farketmiştim, zarfsız bir mektuba bakar gibi üzerimde dolanan yumuşacık, masmavi bakışlarını. Merakla sarmalanmış bir çift göz, kimsenin görmeyeceği zamanlarda dolaşıyordu satırlarımda. Bilmediği kelimelerin altını çizerek okuyan bir havası vardı bakışlarının. Ve özenli, incitmekten ürker gibi bir uzanışı.
Bir mektup, okunmadığını hissedebilir mi diye düşündüm, bana öyle bakarken. İçlenir miydi kelimeler, ne söylediğine dikkat edilmeden okunup unutulmuşsa bir köşede? İnsan bu yüzden mi saklayıp hüzünlenirdi, en güzel kelimelerini, bir mektup gibi içinde?

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Siyah

Defalarca yıkanmış siyah bir kıyafetin solmuş rengine benziyordu gözleri. Sadece rengi de değil; duruşu, biçimi. Konuşmaya nasıl başlayacağını bilemiyormuş da, etrafından yardım dileniyormuş gibi, hep köşelere çektiği gözleri; korkak, ürkek, çekingen dolanıyordu kirpiklerinin arasında.
Uzun bir cümlenin noktalı virgülüne denk düşecek kısacık anlarda baktığında yüzüme, unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi çeviriyordu bakışlarını; şehrin ışığa kesmiş kalabalık caddelerine. İşte o an, bu gürültüden ölesiye mutlu olduğunu düşünüyordum nedense. Sanki birileri sürekli böyle konuşursa, sıra ona bir türlü gelmeyecekti. Oysa o hep geniş zamanlar düşleyecekti, şairin dediği gibi, düşünüp de söylemeye cesaret edemediklerine. Ve akşamları yatağına uzandığında, bu durumu kendine haklı gösterecek bir bahane bulacaktı hep, açık penceresinden içeri dolan sessizliğin içinde.
Karanlığın içine yayılan ışıl ışıl hayallerini, yüzüne yerleşen gülücükle tamamladıktan sonra da, bir kez daha yıkayıp, biraz daha solduracaktı gözlerinin rengini, şampanya rengi duvarlarında. Ve akşam sefalarının kenar süsleri gibi iki yanına dağıldığı sokağa, her sabah, eskiyip sökülse de giymekten vazgeçemediği bir kıyafet gibi, aynı gözlerle çıkacaktı hep. Ta ki bir gün biri, içindeki kuytulukları açıp, yenisini hediye eder gibi rengine kavuşturana kadar gözlerini.

2 Ağustos 2011 Salı

Bulut

Babası geldiğinde eve çağırılan çocuklar gibi göğün yüzünden çekilmişti güneş. Dilime dolanan şarkı kadar ferahlatıcı olmasa da, hafif bir rüzgârın peşi sıra geliyordu ardımızdan; gidilecek yer artık her neresiyse, oyalanmadan gidip gelebilmek için, evde oturmaya iknâ edilmeye çalışılan inatçı bir çocuğa benzeyen martılar. Denizse, şahit gösterilecek güler yüzlü bir komşu teyze oluyordu o sıralar. "Bak" diyordu usulcacık çırpınışlarıyla, üzerinde gezinen kuşları göstererek; "gelmiyor benim çocuklarım da".
Yüzüme sıçrayan bir kaç damlayla gülümsüyordum iskeleden ayrılırken. Kıyıdan uzaklaştığımız her kulaç boyunda ardımızda kalan köpükler, mis kokulu bir silgi gibi siliyordu unutulmak istenen her şeyi. Ama şansına güvenen insanlara özendiğimizden midir bilmem, o beyaz köpüklerin altına bakıyorduk biz sürekli. Kaybediyorduk. Bazen yılları, çoğu zaman kendimizi.
Demirlere tutunup göğe kaldırıyordum başımı sonra. Ansızın bir yağmur başlıyordu incecik, gözlerim bulutlara dokunduğunda. Zaten biliyordum, bütün yağmurlar böyle başlıyordu işte; bulutlar böyle göz göze gelerek çarpıştığında.

Sakıncasız / Metin Eloğlu

Bir kuş tüyüne değip de
berelenmeden
Bir güz yelinde örselenmeden hiç
Çayırın acı yeşillerine uğramaksızın
Hırpalanmadan günışığında
Papatya kokularıyla ırgalanmadan
Sen yine orda mısın demeden
Sen hâlâ
Sen hâlâ gel demeden
Geliyorum ben sana

Metin Eloğlu

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Gül

Üstünde gül reçeli olan bir masanın başında konuşulan şeyler ne kadar hüzünlü olabilirdi bilmiyordum. Hele de çaylar, ince belli bardaklarla, okuduğumuz kitaplarda aynı cümlelerin altını çizdiğimiz insanların sıcaklığında getirilmişken masaya.
Ama işte, yüzümün bulutlu ikliminde gezinen o yağmur havası, deli bir rüzgârla savrulup dururken içimin kuytu köşelerinde, çaylar bile yağmur toplayan bulutlar gibi koyulaşmıştı yine; kenarında parmaklarımızın unutulduğu çiçek desenli çay tabaklarının üzerinde. Ki ben hiç sevmem soğumuş çayı, hava o günkü gibi mevsim normallerinin üzerinde seyretmiş olsa bile.
Gül reçelinin bir anda koyulttuğu hüzünlü sohbet, çay tazeleme merasimiyle bölünmesin diye, her an içecekmişim gibi bir türlü ayıramıyordum parmaklarımı bardağın üzerinden. Oysa susuyorduk çoğu zaman. Suskunluğun dilini çözmüş insanlarla soğuttuğum çaylar gibiydi belki hüznüm. Belki de bir buketle değil de, bir kase içinde hediye edilen rengârenk güller gibi. Ve kimbilir, sonbaharda soyunan bir ağaç gibi sadece yapraklarını katmış olduğu hâlde, yerken dilime batıyorsa diken, hiçbir gülün dikensiz olmayacağını öğrenerek büyüdüğümüzdendi.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Ezgi

Bir akdeniz ezgisi gibi esiyordu rüzgâr, o sıcak yaz akşamında. Ve deniz, o ezgiye keyifle uyum sağlayan bir kadın gibi kıvrılıp duruyordu, şehrin rengârenk ışıklarının altında. Motorun üst kısmına, gözlerimi denizin lacivertinde kaybetmeye çıkmışken ben, yine bütün gerçekler seriliyordu işte, ayaklarımın altına. Kulağımdaki kulaklık engel oluyordu etrafıma dizilmiş onlarca insanın konuşmalarını duymama ama, çok sevdikleri hâlde, sözlerini bir türlü öğrenemedikleri bir şarkıya eşlik etmeye çalışıyorlarmış gibi, anlayışla bakıyordum onlara. Hayatı da tıpkı böyle yaşıyoruz galiba, diyordum içimden.
Çünkü söylüyor söylüyor söylüyorduk biz, durmadan. Aynı ritimle göğe salınan kelimelerle, bazen gerçekten inanıyorduk o şarkının bir parçası olduğumuza. İnanmak kadar önemli başka bir şey oluyordu sonra... davetsiz bir rüzgârın getirdiği çiçek kokuları gibi, gelip yerleşiyordu içimize mutluluk. Farkında mısın bilmem, bazı kelimeleri biz, ne çok seviyorduk. Hele bazı isimleri... delicesine. Ama durup dinlenmeden yakınmamızın sebebi sevmediğimiz şeyler değil sadece. Çünkü biz sevdik aslında şarkılar kadar hayatı da. Sevdik sevmesine ya, yine de söylediğimiz sözler pek denk düşmedi işte, onun tutturduğu ritmin kelimelerine. Oysa bir düşse... Biliriz çünkü biz, kelimeler, onları inançla söyleyenlere ihanet etmezler hiç; bir şarkıda ya da sessiz sedasız bir kağıdın üzerinde dolanıyor olsalar bile.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Kurak

Kıskanç bir sevgili gibi güneşin önüne dikildiğinde, ağlayarak konuşan çocuklara benziyordu bulutlar. Ne dediği bir türlü anlaşılmıyordu. Kapı çaldığında, dantelli örtüler gibi bir yerlerde sakladığı misafir ses tonunu kuşanıp uyarıyordu rüzgâr; ağlamadan konuş. Ancak o zaman anlayabiliyorduk işte; sarıyı, beyazı, griyi bütün ihtişamıyla gördüğü hâlde, hep bir maviye hasret geçirdiği günlerine ağladığını, gökyüzünün. Ama nasıl anlatabilirdik bilmiyorduk, özlediği şeyin aslında bizzat kendi yansısı olduğunu. Susuyorduk o yüzden. Ve suskunluğumuz, bulutlara hiç ulaşamamış bir yağmur çağrısı oluyordu.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Erken Kaybedenler/ Emrah Serbes

Bazı insanlar var... Varlar yani... öyle...

...
Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder.
...
Erken Kaybedenler/Emrah Serbes

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Pembe

Pamuk helvalara benziyordu gözleri. Rengi tutmasa da, insanı her yaşta kendine hayran bırakacak bir tatlılıkla ve pamukları andıran bir yumuşaklıkla süslediği bakışları, gözlerini ayırmadan bakma isteğiyle dolduruyordu insanın içini.
Annelerin pek de onay vermediği, yerine hep başka şeyler almakla kandırabileceklerini düşündükleri çocukları, bir türlü iknâ edemedikleri zamanlarda olduğu gibi, aslında o kadar da zararlı olmadığına inandırmaya çalışıyordum hâlâ; içimde bir anne edasıyla dolanıp duran, korkak ve evhamlı beni. Belki de bu yüzden, niye öyle baktığını sorduğumda, nasıl yapıldığını anlatan bir satıcı gibi, birkaç kelime eşliğinde kirpiklerini kırpıştırıp durduktan sonra, hazır hâle gelmiş bir pamuk şekeri uzatır gibi, hep bir sonbaharı çağrıştıran yüzüme çevirdiğinde gözlerini; içimdeki bulutlar da pembeye boyandılar. Renkleri nesnelerle sınırlandırılmamış çocuklara benzemiştim o an. Artık elmaları maviye boyayabilirdim, hiç açıklamasız. Kimbilir, belki ağaçlarım bile kırmızı olurdu, giymekten bıkmadığım o rugan pabuçlarım gibi.
Oysa hiç dokunmak istemezdim, gökyüzüne ve denize. Uzun zamanlardan sonra memleketine dönen insanların tedirginliğiyle, tanıdık bir şeyler kalsın isterdim, bir kelimenin bütün bir yaşamın anlamını değiştirebildiği o anlaşılmaz vakitlerden geriye. Çünkü bilirdim, aşk, insanı hep yabancı bir şehre sürüklerdi. Aslında sen, yerinden hiç kımıldamamış olsan bile...

10 Temmuz 2011 Pazar

Düşbaz / Dönme Artık

Bu da mı gol değil?


7 Temmuz 2011 Perşembe

Kızgın

Güneş, günebakan çiçekleri gibi dönmüş yüzünü mavi göğe. Sevildiğini bildiği için şımaran insanların tatlı tebessümlerini andırıyor, böyle erken saatlerde insanın gözünün içine girdiğinde. Ama o sevimliliğine rağmen, etrafı görebilmek için kıstığım gözlerim, kaşlarımın çatılmasına sebep oluyor, hiç de istemediğim hâlde. Onun gözleriyse hâlâ benim üzerimde. Böyle anlarda hep olduğu gibi, yine bir eksiklik aranıyorum kendimde. Birini, böyle gözlerini ayırmadan baktıracak kadar dikkat çekici bir gariplik olmalı diyorum içimden. Sonra düşünüyorum da, birilerinin söylediği gibi, kızınca gerçekten güzelleşiyorumdur belki. Artık kızgınlık insanı nasıl güzelleştirebilirse.
Elim kolum birbirine dolanıyor. Aslında normal olan bütün devinimlerim, yapay bir hâle bürünüyor, hareketlerim böyle dikkatle incelendiğinde. Dönüp bakamıyorum ona. Güneşse hâlâ gözümün içinde. Kimbilir, belki de çok uzun zaman önce, şımarma hakkımı tümüyle ona devrettim ben. Hep gözümü kısışlarım, yerli-yersiz kaş çatışlarım, belki de hep bu sebeple.

1 Temmuz 2011 Cuma

Nâzım Hikmet Ran

Biz ince bel, elâ göz, sütun bacak için sevmedik güzelim,
Gümbür gümbür bir yürek diledik kavgamızda.
Ateşin yanında barut, barutun yanında ateş olasın diye!
Rakı sofralarında söylenip, acı tütün çiğnercesine sevdik
ANLAYAMADILAR...

Nâzım Hikmet Ran