13 Şubat 2011 Pazar

Telâş

Eve yaramaz bir çocuğun geleceğini öğrenen ev sahibi telâşıyla kaldırmıştım, içimde kırılacak ne varsa. Karşında öyle tehlikesiz, öyle korkusuz duruşum bundandı işte, sana anlatamasam da. Suskunluğum, durgunluğum bir alışkanlıktı ve ben, hiçbir alışkanlığımı kaldıramamıştım bir köşeye, ne kadar uğraşsam da. Bir gün, her şeyi yerli yerinde bulursan eğer gözlerime geldiğinde, işte o gün, yanımda olmaktan hiç korkma...

11 Şubat 2011 Cuma

Gülümseme

Güneş, elbiseleri uçuş uçuş bir kadın gibi sevinçle dolanırken caddelerde, otobüsün camına başımı yaslamakta tereddüt ediyordum ben. Öyle bir hâlsizlik vardı ki üzerimde... sadece bir tek gülümsemeye yetecek gücüm kalmıştı sanki. Kırmızı ışıklara takılmış onca arabanın içinde kaybolmuş, ama yine de, o kaybolmuşluğun içinde tatlı bir tartışma tutturmuş adamla kadını, o sıra farkettim. Kadın allık sürüyordu alışkın hareketlerle. Adam da muhtemelen, "ne oluyor şimdi onu sürünce" tarzı bir şeyler söylüyordu. Gülüyordu ikisi de. Kadın, "aman bunların hepsi böyle" der gibi bir bakış attı bana da, göz göze geldiğimizde. Ben de güldüm. Birini güldürebilmiş olmanın mutluluğu yayıldı kadının yüzüne. Sonra ışıklar yandı, oyun tekrar başladı. Oysa yüzümdeki gülümseme hâlâ duruyordu, aynı güneşin ışıldattığı gökyüzüne açılan, başka bir pencerenin önünde de...

8 Şubat 2011 Salı

Uğurlama

Otobüsün bütün hüzünleri görünür kılan ışıkları söndüğünde, cama yansıyan belli-belirsiz gölgenle başbaşa kalırsın. Bembeyaz, upuzun bir çizgi devam eder yol boyu ve sen, o çizginin ardında kaybetmeye çalışırsın, üzerine çöken yorgunlukları.
Giderek koyulan gökyüzünün yanında, ışıklardan mahrum yolları da katarsın gözlerinin derinine. Göz kapakların onca koyu rengi tartamıyormuş gibi kapanırken yavaş yavaş, başını cama yaslarsın. Koridordaki uğultu azalıp, herkes kendi rüyalarına dağıldığında, arkanda bıraktığın şehri de kaldırırsın bavuluna. Mola yerine yaklaşırken açılan ışıkların altında aranırsın, sağa sola sinmiş küçük mutlulukları. Alelacele üzerine geçirdiğin montun açık yakasından ürperten bir soğuk dolanır tenine. Her anonsta merakla karışık bir heyecana kapılırsın.
Molayı tüketip otobüse giderken farkedersin ki, yürüdüğün yol bu kez ıslaktır. Seni yolcu edenlerin getirdiği suyla yıkanmıştır otobüsün camları, kurşun döker gibi bir edayla. Ve bilirsin ki artık hiçbir şey olmaz, yolculuğu uğurlamayla başlayanlara.

4 Şubat 2011 Cuma

Soğuk

"Nereye gideceksiniz peki?" diye soruyor. "Amasra" diyorum, sağ elimin parmaklarını sol avucuma gizlerken. Henüz ellerimi ısıtacak bir sıcaklığa kavuşmamış oda. Sevgilisinin ellerini sarıp sarmalayan o adam geliyor aklıma. Aslında adamdan çok, yüzüne yayılan o gülümseme.
"Güzeldir Amasya" diye başlayıp, karşı binanın duvarına diktiği gözlerini ayırmadan, hatıralarını anlatmaya başlıyor. Belli belirsiz bir boşvermişlikle dinliyorum onu. Her geçen saniye biraz daha uzaklaşıyorum doğrudan. "Amasra demiştim" diyemiyorum nedense. "Ellerim üşüyor" diye mırıldanıyorum kendime. Sanki üzerine hatıralar anlatılacak bir şey söylemişim gibi, durup düşünüyor bir süre.
O kadın da böyle mi söylemişti acaba diye düşünüyorum; adam, az sonra toprağa kavuşacak bir fidan gibi ellerini tutmadan önce? Sonra diyorum ki içimden, insanın sadece kendine kuracağı cümlelerinin olması ne garip değil mi? Ve yine dönüp dolaşıp cümlelere sarılması, elleri üşürken bile...

1 Şubat 2011 Salı

İs

İplik inceliğinde akan suyun doldurduğu demlik kadar acelesizdi koyulaşırken akşam. Yollara yayılan is kokusu üzerime siniyordu. Birbirleriyle şakalaşarak yürüyen birkaç çocuğun gülüşünü ezip geçiyordu arabaların gürültüsü. Aslında onlardan hızlı yürüyordum ama, bir türlü geçip gidemiyordum yanlarından. Adımlarımı yavaşlatıp, frekansı bir türlü tutmayan bir radyo istasyonunu dinlemeye çalışır gibi, dikkatimi yöneltmiştim onlara.
Büyüdükçe ne kadar çok kelime öğrendik biz. Hem çoğunu sadece kelime olarak da değil, bütün anlamlarıyla öğrendik. Onlar iki üç kelimeyle anlatırken bütün dertlerini, bunu düşünüyordum ben. Daha az kelimemiz varken, daha çok is kokardı bu sokaklarda. Kelimeler hayatımızın isini alıp götürdü diyebilmek isterdim. Oysa geçirdiğimiz onca yıl boyunca, giderek daha az güzel koku duyar olduk biz. Belki zamanla kanıksadık da kötü kokuları. O yüzden mi artık eskisi kadar alamıyoruz dersin, her tarafa sinmiş o is kokusunu?

31 Ocak 2011 Pazartesi

Anı

Fındığı toplanıp tüketilmiş bahçelere, kıyıda köşede tek tük kalmış bir şeyler var mıdır diye aramaya çıkılır, sonbahar başlangıcında. Soğlama edilir yani. Ben hep sevdim o zamanlarda bahçelerde dolaşmayı. Kimseler yokken, el ayak çekilmişken. Belki de o yüzden sevdim anıları. Her şey olup bittikten sonra, bir başkasının tarihine bakıyormuşum gibi, yaşananların içinde dolaşmayı...

29 Ocak 2011 Cumartesi

Hazırlık

Kenarları işlemeli aynaya yansıyan suretleri bile, benzer bir gülümsemeyle aydınlanıyordu sanki. "Bir örnek giyinmekten kurtuldukları için mi bu kadar mutlular" diye düşünmüştüm bir an. Benimle birlikte sıra bekleyen diğer kadın da alamıyordu gözlerini onlardan. Bu yüzden bir ara aynada karşılaşınca bakışlarımız, kızlarınkine özenen bir gülümseyiş yayılmıştı yüzümüze. Bir anlaşmaya varmış gibi bakışlarımızı başka yönlere çevirmiştik ardından.
-Siz ikiz misiniz?
Kadının sorusuyla herkesin odak noktası olmuşlardı yine. İş olsun diye sorulmuş bu soruya alışkın olduklarından, aralarında bir sözcü bile seçmiş olabilirlerdi. Daha sakin bakışlı olanı cevap verdi kibar bir gülümseyişle;
-Evet.
Beklediği cevabı alan bütün gözler başka yerlere yönelmekteydi ki, sahnesini tamamlayamamış bir oyuncu telâşıyla atıldı tekrar kadın;
-Ama çok benziyorsunuz!
Kızlar birbirine bakıyordu, kadın kızlara. Cümleyse ortada bir yerde sallanıp duruyor, kızların gülümsemelerine yayılıyordu. Geri kalan herkes kalakalmıştı, gülümsemekle, önemsememenin arasında.
İnsan kafasında dolanan şeylerle haddinden fazla meşgul olurken, cevapları kaçırır bazen. Ah o kaçırılmış cevaplar... Nasıl da hazırlıksız yakalayıp dolanırlar insanın boynuna.

28 Ocak 2011 Cuma

Islak

Sen beni arasan kolay bulursun aslında. Yürüdüğün cadde boyunca göreceğin tek ıslak sokaktır benimkisi. Kışın soğuğunda kurumayan çamaşırlar gibi yapışkan bir ıslaklık yayılmıştır, çukurlarla bezeli yamalı yollarına.
Yağmurun herkesten habersiz usulca yağdığı geceler; gidenin ardından dökeceği bir kap suyu, apartmanın son basamağından inmeden savuran insanların bezediği gündüzler yaşanır o sokakta.
O basamaktan inse, kendini tutamayıp ardından koşacağını bilirmiş gibi orada durup, savurduğu suyun arnavut kaldırım taşlarına yayılışını izlerken başlar ayrılık. Eğri büğrü yollara dağılır, su birikintilerine karışır. Geri dönmez bir daha. Kuşlar bile, kendilerine en çok yakışan şey deniz olmasına rağmen, uğramazlar o sokağın ıslaklığına. Çocuklar pencere demirlerine ayaklarını uzatıp oturmaz, her eve çağrılışlarında yalvara yalvara beş dakika daha koparmaya çalışmazlar. Kadınlarsa mahallenin bakkalına giderken bile, hep bir şeylerden çekinircesine temkinli adımlarla yürürler kurumayan kaldırım taşlarında.
Aslında içten içe bütün bunlar için olmasını dilerken, biliyordum kendimi, razı olabilirdim yine de, bütün bunlara rağmen de olsa, o sokağı hiç unutmayacak olmana. Ve bütün rüzgârların uğultusuna fısıltımı bırakırdım, hatırlayasın diye her insanın boğulmaktan korkacağını, sokakları ıslaklıktan hiç kurtulmamış olsa da...

25 Ocak 2011 Salı

Bayramlık

Bayram çocukları gibi uyku tutmayan geceler geçiriyor nicedir, içimde bir yer. Sabahları uykuya hasret sarılırken yastıklara, bir anne şefkatiyle, "bak bayram geldi işte" diye fısıldıyorum kulağına. Nazlanarak kaldırıyor başını ve bakıyor, yatağının başucuna sıralanmış bayramlıklarına. Uyku bulutunun gölgelediği neşesine kavuşuyor tekrar, o kıyafetleri kendini bekler bulunca. Oysa ben, bayramlıkları çoktan kaldırmıştım hayatımdan. Sanıyordum ki, bir daha gelmez hiç bayram. Şimdi onun bu neşesine ayak uydurmaya çalışıyor, benim de bir bayramlığım olsun istiyorum, ertelenmiş mutluluklardan.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Anlayış

Bir çocuğun yanıtlayamadığım soruları gibiydi, yüzümde dolanan bakışların. Cevabı sorusuyla aynı kelimeye denk bir şey soruyordun sanki bana.
- Hayat ne demek?
- Hayat... hayat demek işte.
Onlarca kelime de dizsem ardı ardına, doğru yanıtı bulamayacağımı bilerek ve biraz seni, çokça kendimi kandırdığımı düşünerek, öylece bakıyordum sana; doğru cevabı biliyormuşçasına. Oysa ben, yorgundum sorulardan.
Teslim olmak istemediğin bir uykuyla savaşıyormuşsun gibi, gözlerini bir an kapayıp açarak, beni anladığını söylemeni istiyordum. Sahi anlıyor muydun beni? Anlar mıydın ya da, onca hayalin ortasında, bir gerçeğe dokunmak ister gibi, uzanıp tutsaydım elini?

21 Ocak 2011 Cuma

Fark

Bir soru soruyor sınıfa, sanki yürüdüğü taş zeminden okuyormuş gibi, başını hiç kaldırmadan. Cümlesini bitirdiğindeyse, soru işareti şekline bürünen gözlerini, havaya kalkan parmaklara yöneltiyor.
- Erkan, sen söyle.
- Serkan ben öğretmenim.
Serkan, artık bunu alışmış bir tavırla söylüyor. Zaten konuşmaya, hep bu cümleyle başlarmış gibi.
- Evet, Serkan... söyle.
İlerleyen günlerde, ikizleri birbirinden ayırt edebilmek için, önlüklerinin yakalarına, isimlerinin baş harflerini işletiyor öğretmen. Niye karıştırıyor birbirine, hiç anlamıyorum. Onlar aslında hiç de benzemiyorlar. İlk tanıştığımız zamanları düşünüyorum sonra. Hangisi Erkan'dı, hangisi Serkan bir türlü karar veremediğim için, isimleriyle hitap edemediğim zamanları.
Biliyor musun, aslında bütün insanlar, ikiz kadar benziyorlar birbirlerine. Tereddüt etmeden hitap edebilmek için, biraz zaman geçirmek gerekiyor sadece...

20 Ocak 2011 Perşembe

Hoşgeldin

Dinlemek öyle güzel ki...

Tuz

Bir kitabın sayfalarını çevirir gibi, yastığın bir ucundan diğer ucuna taşıyıp duruyorum, uyku tutmayan başımı. Aklımda dolanıp duruyorsun. Bir sarmaşık gibi dolanıyorsun yüreğime. Onca sıkıcı düşüncenin içinde, yeşerip gülümsüyorsun bana. Oysa ki ben seni, hiç öyle gülümserken görmedim.
Bir bilsen, içimdeki deniz nasıl da köpükleniyor adın geçtiğinde. Bembeyaz bir köpük olup seriliyorsun denizlerimin üzerine. Martılar salınıyor sanki dört bir yanımda. Ve ben, sana dair umutlarım bir vapur kadar güvende olsun istiyorum, o denizin tuzunda.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Hesap

Köy evinin güneşliğinde, ikindi vakitlerinin değişilmez çay sofralarından birinde oturuyorduk. Muhtemelen ortaokula gidiyordum o sıralar. Okullar kapandıktan ve günleri saatlere bölüp, hepsini güç bela ardımda bıraktıktan sonra gelmiştim memlekete. Dün gibi hatırlıyorum o günü; hem benim tatilimin, hem de ayın ilk günüydü. Bugün günlerden ne?, diye sormuştu dayım. Salı'ydı. Salıdan salı'ya 29, çarşamba 30, perşembe 31, diye bir hesap tutturdu. Dalga geçtiğini sandım önce. O yüzden üşenmeyip ay sonuna kadar bütün günleri saydım tek tek, onlar gülüşürken. Haklıydı. Ama tesadüftü kesinlikle. Bu sefer içeri gidip, elime takvimi aldım ve diğer aylarda da yaptım aynı hesabı. Tutuyordu. O günden beri aklıma mıh gibi kazılı bu hesap. Evet, hayatın bir matematiği vardı, şu okulda gördüğümüz dersten pek bir farkı olmayan. Ama bazen, bilinmeyenine ne kadar değer verirsen ver, hiçbir hesap tutmuyordu, eşitliğin diğer yanına kendini koymadığından.

18 Ocak 2011 Salı

Sessizlik

Bizi sağır eden hayatın gürültüsü değil çocuk. Bakma sen böyle bağır çağır yaşadığımıza, aslında iyi tanırız sessizliği. Savaşlar, ayrılıklar ve acılar görmüşüzdür ama, hiçbirini hatırlamaz da, yine bir kız çocuğundan biliriz, kulağımızdaki seslerin tükenişini. Sen öyle olma çocuk. Suskunluğundan beter olmasın konuşmalarının bahanesi.