15 Temmuz 2009 Çarşamba

Bulmaca

Gökyüzünün griliği ve delicesine yağan yağmurun sesi eşlik ediyor bugünüme. Sen neredesin şimdi, ne yapıyorsun acaba? Benim gibi cam kenarında sessizce oturup, yağmurla akıp gitmek istiyor olabilr misin? Seviyor musun yağmuru acaba?
Yanımda olsan, bir bulmaca alsan eline yine, ardı ardına sıralayıversen soruları. Bilmediklerime şaşırsan, bildiklerimden anlamlar çıkarsan, başka sorular sorsan sonra. Seninle eksik kalan ya da tamamlanan her neyse onu bulmaya çalışsam ben de, sen sorular sorarken. Kalbimi koysam tartıya, aklımı da yanına. Ölçsem, tartsam... Yüzüne baksam, gülümseyişini de eklesem sonuca. Böyle çözülür mü bu bulmaca?

Temmuz/2009

Arayış

Kalabalıktan yükselen kahkahalar arasında, yolunu kaybetmiş bir dertli bakış, gelip yerleşiverdi gözlerime. Bağlamanın sesinde bir yol buldum kendime. Geçtiği yolları kaybetmesin diye ekmek kırıntıları bırakan, o masal kahramanının yolundan yürüdüm. Yürüdükçe uzaklaştım tüm kalabalıktan, derin bir sessizliğin içine düştüm. Elimde bir bardak, kafamda onlarca düşünce... Her yudumda tükenirken hayat, tıpkı elimdeki o bardaktan eksilenler gibi; hiç unutulmasın diye aklıma kazınmış, onlarca anı gelip geçti gözlerimin önünden. Üzgün oldum, kızgın oldum, yorgun oldum. Âşık oldum, mutlu oldum. İşte bütün gece, hayatın neresinden tutunup yürümeye başlayacağımı arayıp durdum.

26 Haziran 2009 Cuma

Acaba nedir, nedir?

Tıkış tıkış dolu, hatta sığmayan eşyaların sağından solundan sarktığı bir çekmece gibi hissediyorum kendimi. Aklım da, hayatım da aynı durumda. Yanımdan yöremden hızla akıp geçiyor her şey. Plân yapmanın birçok konuda bir işe yaramadığını biliyorum bilmesine ama, benim gibi organizasyon ruhlu birine, bu durum pek uymuyor. Aslında hep istediğim, "hadi gidelim" dediğinde biri, acaba şöyle mi olur, böyle mi olur, ama şu işi halletmem gerekti, filan demeden yola düşebilmek. Ama kişiliğim buna uygun değil işte.
Bu aralar iç sesim de çok geveze. Zaten kendime hiç zaman ayıramıyorum. Bu yoğunluktan, yorgunluktan bu kadar bunalmışken üstelik, bir de onun dırdırı hiç çekilmiyor. Sanırım bu durumun da etkisiyle, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Kitap bile okumak gelmiyor içimden. Hani belki bir öneriniz olur diye, derdimi anlatayım dedim. İyi bir dinleyiciyimdir hep. Önerileri can kulağıyla dinlerim.

25 Haziran 2009 Perşembe

Özlüyoruz




Her 25 Haziran'da "seni unutmadık" demek neden acaba? Çernobil'in etkilerini ve yöneticilerin vurdum duymazlıklarını insanlara anlatmaya çalışırken, kansere yakalanışın kadar, kendi kültürünün türkülerini, melodilerini, üstünlük derdin olmadan aktarışın ya da o kültürün yok olmaması için mücadele verişin de unutulmasın diye mi? Yoksa sesini duyduğumuzda içimizde yanan o kıvılcımı herkes bilsin diye mi?

4 sene oldu sen gideli. Geçen zamanı şekle büründürebildiğimiz gibi, özlemi ya da boşluğu da sayılarla ifade edebilseydik keşke...
Zaman geçiyor ve biz sana söylenecek cümleleri tüketiyoruz.
Seni çok özlüyoruz.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Hadi...

Neden hep eksik kalıyor söylediklerimiz? Neden dilimizin ucuna kadar gelmişken yutkunuyoruz biz ve içimizde parça parça bir yerlere gizliyor kelimeler de kendini? Neden bir gülümseyişin, bir dudak büküşün ya da bir baş çevirişin ardında saklıyoruz, içimizde dönenip duran kaçak kelimeleri? Halbuki tam yeri, tam da zamanı değil mi?
Öfkeliyken değil, çaresizken de değil belki. Ya da sarhoşken... Söyleyeceklerinin güvenilir olmadığını bildiğin tüm zamanları çıkar aklından. Ama ya diğer zamanlar? Geçip gitmesine izin verdiğin onca an, tam da hakedilmişken her harf, kaçırılmış değil mi?
Öyleyse sus yine... Derin bir of çek hadi. Elin çenene yanaşırken gözlerin saklanacak kuytu bir köşe aransın. Değil yeni bir soruyla, soran bakışlarla bile karşılaşmayasın. Hadi yutkun bir kez daha ve unuttum san yine. Aldanmayı marifet sayanlardan ol hadi sen de...

9 Haziran 2009 Salı

Umut çiçeği

Kasvetli bir sıcağın ortasında bile yüzü güneşe dönük çiçekler var. Kendini sakınmak istese de, yüzünü çeviremeyişine tepkisi belki bükük boynu. Hafif bir esintide yaprakları titreşen o renk cümbüşünün, bir damla suyla neşeye boğulduğunu biliyorum. Umudun çiçeğinden yüz çevirmeye gelmediğini bildiğim gibi.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Hayat

Tatlı bir uykuya davet etmenin telaşına kapılmış gibi, gecenin laciverdini giyindiğinde şehir, evlerin parıldayan ışıkları altında akıp gidiyordu hayat. Hep son anı yaşanıyordu sanki. Taze demlenmiş çay, ince belli bardak... Gündüzün sıcağından uzak, hafif esintili bir çardak... Eskiden, yeniden, umut edilen gelecekten bahseden ve o esintinin ardına katılmış kelimeler... Başka bir evin penceresinden süzülüp, kulağımıza belli belirsiz çalınan o müzik sesini kıskandıran gülücükler...
Toprağın, fidanın, ağacın, suyun; ve hatta çiçeklerin adının hakettiği için söylendiği bir bahçe içinde, adına huzur denilen o vakit. Geçiyor... Söylene söylene anlamını yitirmiş tanımlamalardan olsa da, durup düşündüğümüzde hâlâ hayretle bakakaldığımız o cümle geliyor aklıma. "Hayat su gibi akıp geçiyor." İşte böyle, biraz huzur, bir tutam mutluluk, hatta biraz gözyaşı. Daha başka nasıl tanımlamak isterdim ki hayatı?

Haziran/2009

22 Mayıs 2009 Cuma

Düğümleniyor her şey

Bir yolun kenarında, elbisesinin eteklerini etrafına yaymış oturuyor bir kadın. Elinde tuttuğu ipin düğümüne bakıyor. İki ayrı ip, bir düğümle bağlanıvermiş birbirine. O düğüm nasıl çözülür biliyor bilmesine kadın, ama çözüm kendi kararı olamayacak kadar karmaşık duruyor. Birileri sürekli konuşup akıl veriyor ona. “O ipi ne kadar zor birleştirdin!” diyor biri. “Öyle hemen çözülüverir mi?” “O düğümü atmadan evvel düşünecektin bunu!” diyor bir başkası. Bense bir köşeden izliyorum sadece. Elimi uzatamıyorum o düğüme.
Akşam serinliği, geçmiş günlerin sıcaklığına kananları çemberine almışken, sadece rüzgarın etkisi sanıyorum içimdeki titremeyi. Oysa bir buzdolabının kapağını açmış, önünde öylece duruyorum sanki. O anlatıyor, ben dinliyorum. Uzun zamandır saklanmış sözcükleri sıralayıveriyor ardı ardına. Tüm cümlelerini dinledikten sonra, birkaç cümleyi toparlayıp söylüyorum. Ama hiçbiri şaşkınlığımı anlatmaktan öteye geçemiyor. Hem ne söylersem söyleyeyim, o düğümü çözebilecek yalnızca kendisi. Ve senelerimizi birlikte geçirmiş olmamıza rağmen, şimdi ikimiz de başka noktalardan bakıyoruz hayata. Geçen 3-4 yılda çok yol katettik. Ne benim bulduğum çözüm onu mutlu edebilir artık, ne de ben onun mecburiyetini anlayabilirim. İşte en çok bu üşütüyor beni.

1 Mayıs 2009 Cuma

Fiyat ve değer

Ağır aksak adımladığı sokakta kimsecikler yoktu. Hissettiği acı, sokağın kimsesizliğinde rahatça yayılmıştı yüzüne. Her adımında ayağının altına iğneler batıyordu sanki. Apartmanlardan çıkan biri olursa, tozu alınmış ahşap bir zemin gibi, kaskatı kesilmiş bedeninde saklayacaktı, yüzündeki acıyı. Sokak bitipte, büyük mağazaların bulunduğu ana caddeye çıktığında, derin bir nefes aldı. Ana caddenin kaldırımları ile ara sokağın kaldırımları, ülkenin doğusu ile batısı kadar farklıydı. Artık daha az acı çekecekti yürürken.
Karşı kaldırıma geçmeyi düşündü. Bir süre gelip geçen arabalara çekingen bir şekilde baktı. Bulunduğu yer yaya geçidiydi ama ne gelip geçen arabaların bunu önemsedikleri vardı, ne de kendilerini onların önlerine atan insanların. Birkaç dakika sonra, yavaşlayan bir arabadaki bey, yol verdi kadına. Ağır aksak geçti yolun karşı tarafına.
Bir mağazanın vitrinine yanaştı. Günlerdir gelip geçerken baktığı o elbiseye daha dikkatli bakıyordu şimdi. Alamadığı için dertlenmişti. Belli etmemeye çalışsa da, kızı da üzülüyordu elbiseyi alamadığına. O da kızının üzgün haline daha fazla dayanamış, kıyıda köşede kötü günler için sakladığı altınlarını gözden çıkarmıştı. Bir süre vitrini seyretti öylece. Cama yansıyan yorgun suretini, acılı yüzünü farketmemişti bile.
Elindeki gazeteyi masanın üzerine bırakan tezgahtar, sigarasının dumanı ile çıktı mağazanın kapısına. Cama konmuş sineği kovalar gibiydi bakışları. Kadın, adımlarıyla artan ayağının acısına aldırmadan, mağazanın kapısına yönelirken, tezgahtara gülümsedi. Tezgahtar, donuk yüzüyle bir set çekmişti sanki kapıya. Kadın, gözleri vitrinde yavaş yavaş yaklaştı mağazaya. Israrla kapıda dikilen tezgahtara yöneltti sonra bakışlarını. Dudaklarından dökülmese de, bakışları, “nereye?” der gibiydi tezgahtarın. “Vitrindeki elbiseye bakacaktım.” dedi kadın. “O elbise 300 lira” dedi tezgahtar. Yüzünde acıma dolu bir gülümseyişle, “o elbiseye bakacağım” diye yineledi kadın. “Fiyatını sormak istesem sorardım. Derdimi en az sizin kadar anlatabiliyorum” diye de ekledi ardından. Memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle mağazaya girdi tezgahtar. Askıdaki elbiseyi aldı eline, “az evvel de söyledim. 300 lira!” Kadının daldığı hayalde ne tezgahtar vardı, ne de onun iğneleyen sözleri. “Hediye paketi yapar mısınız lütfen” dedi kadın. Duyduğuna anlam veremeyen tezgahtar, soru dolu bakışlarını yöneltti kadına. Çantasını açıp parayı saymaya başlayınca, tezgahtarın yüzündeki soru dolu ifade, abartılı bir şaşkınlığa dönüştü. Parayı denkleştirdiğinde, gözlerini kaldırıp, tezgahtarın yüzündeki ifadeyi yokladı kadın. Biraz olsun mahcubiyet aradı o bakışlarda. Bulamadı…
Yokluğu imâ etmenin, yüzüne vurmanın ayıp olduğunu öğrenerek büyümüştü o. Hatta yokluğu ulu orta söylemenin bile ayıp olduğunu öğretmişlerdi. Şimdi nasıl olmuştu da değişivermişti her şey. Yoksunluk, nasıl olmuştu da insanları hor görme hakkı tanımıştı birilerine? Umursamazca etiketledikleri değer kaybediyordu. Asıl yoksun olan onlardı aslında. Her şeyin fiyatını bilenler, değerini bilemeyeceklerdi asla!

Mayıs/2009

6 Nisan 2009 Pazartesi

Ah çocuk

Kapalı göz kapaklarının ardında kıpır kıpır gözleri. Bense yüzümü öyle yaklaştırmışım ki ona, büyüdükçe kaybettiğimiz herneyse onu arıyorum sanki. Alnı biraz nemlenmiş, yüzündeyse gördüğü rüyayı yansıtan tatlı bir tebessüm. Ah çocuk, dünyayı senin gözlerinden görmeyi ne kadar özledim bir bilsen. Küçücük parmaklarıyla, yüzüne yaklaşan bir yüzü kavramaya çalışan bir çocuk olmak yeniden, bir zafer sevinci içinde; ne güzel olurdu.
Biliyor musun çocuk, ben senin kadarken, daha küçük yaşlarıma ait fotoğraflarıma, başka birine bakıyormuşum gibi bakardım. “Gelsede oynasak beraber” derdim hatta. Şimdi bunu söylediğim yaşıtlarım gülüyorlar sözlerime ya, sana söylesem, “gerçekten gelir mi?” diye sorarsın ilk olarak, eminim. Büyüdükçe, gerçeklerle yüzleştikçe kaybettiğimiz şeylerden biri de bu galiba. Düşündüklerimizin, düşlediklerimizin olabilirliğine inancımızı kaybediyoruz. Ne kadar uzak kalmaya çabalasak da, o mantık çemberiyle sarıp sarmalıyor bizi hayat. Ah çocuk, isterdim ki sen uzak kalabilesin bu tuzaklardan. Ama ne mümkün. Büyümek, çocukluğun sonunun, kaçınılmaz başlangıcı. Umarım o başlangıçta, sen ipotek ettirmezsin mutluluklarını.

Nisan/2009

1 Nisan 2009 Çarşamba

Tek kelime

Sokak, karanlık ve sessizdi. Lambaların solgun ışığı teslim almıştı kaldırımları. Sabah ezanı sokağın sessizliğinin üzerine yayılırken, sadece kedilerdi adımlayan kaldırım taşlarını. Cama yaslanmış, boş sokağı izliyordum öylece. Yüzümde, az önce sonlandırdığımız sessiz sinema oyunundan kalma bir tebessümle. Konuşurken bir nefeste söyleyiverdiğimiz kelimeleri, sessizce anlatabilmek için, nasıl da uğraşıp durmuştuk.
Kimi zaman derdini anlatmanın, konuşmadan tarif etmeye çalışmaktan da zor olduğunu gördüğümüz de olmuştu şu hayatta. Gözümüzde büyüdükçe büyüyen kelimeler... Söyleyebilmek için uzun süre kendimizle kavga edip durduğumuz, kısacık cümleler. "Yok" derdik, "olmayacak!" Ama akla düşmüştü ya bir kere, silinip gitmeyecekti. Ne yaparsak yapalım, taptaze duracaktı belleğimizde, dalından yeni koparılmış bir meyve gibi.
Nefes alıp-verişlerimle silik bir bulut gibi inceden buğulanan camda, evin dört bir yanına dağılmış dalgın yüzleri görüyordum. İşte o an, "hadi bir şeyler yap!" dercesine, yanı başımda duran, çalıştığından bile emin olmadığım o radyoya dokundu elim. Oysa odaya dolan müzik, daha da durgunlaştırmıştı bakışları. Sanki o müzikle beraber, herkes başka diyârlara yolculuğa çıkmıştı. Yan yana oturmamıza rağmen, bizi yolcu eden o şarkının ritminde, git gide birbirimizden uzaklaşmaya başlamıştık. Biliyordum, yine tek kelimeydi yalnızlık. Ama bölerek bile anlatılamıyordu artık.

Siz geniş zamanlar düşlemiştiniz

Alelacele söylenen cümleler duymuştum, duyguların yok olduğu yüksek binalar arasında. Daha söylenirken anlamlarını kaybediyorlardı sanki. Zaman kadar hızlı geçip gitmişlerdi kulaklarımdan. Tamamlanana kadar unutuvermiştim.
Sonra bir gün, uzak bir dağ köyüne çekildi gönlüm. Ben o dağ köyüne ait küçük bir çocuktum. Kayaların diplerinde, uçurum kenarlarında açan, şaşılası güzellikteki dağ çiçeklerini tanırdım. Tozu dumana katan rüzgarların uğultusunu duyar, kışın kapanan yollarla pekişen uzaklığı, anlayarak büyürdüm.
O küçük çocuğun eline tutuşturulan, kokulu ıslak mendil gibi ferahlatıcı ve yeniydi kelimelerin. İlk defa duyduğum o kokuyu, usulca kapadığım parmaklarımın arasında, korurum sanmıştım. Yanıldım...
Teyze diye seslenilen yaşıt genç kızların, mahçup, anlayışlı gülümseyişleri kadar içtendi anlattıkların. Keyifle dinlemiştim. Dinledikçe de artıyordu özlemim. Neyi özlediğimi tanımlayamıyordum ama, belli ki güzel şeylerdi.
Senden arta kalan kelimeler elimde, gözlerim uzaklarda şimdi. Yeni bir sayfanın başında, kararsız... bekliyorum. Bilmiyorum, ne yazarsam değişiverir gelecek günler? Ve bu kadar değiştirmek çabasındayken ben, neden sürekli başa sarıyor filmler?

Nisan/2009

Nerden başlasam, nasıl anlatsam

Kirpiklerinin gölgesi düşmüştü yüzüne. Bir damla yaş, gözünün kenarını yol bellemiş, iniyordu usul usul dudağının kenarına. “Ne oldu?” diye sordu, karşı koltuğunda oturan adam. Daldığı düşüncelerden uyanıp, soruyu sorana baktı uzun uzun; sanki bir anlam veremiyormuş gibi baktığına. “Hiç” dedi iç geçirerek. Ne olduğunu merak etse de, o “hiç” yetmişti soruyu sorana da. Sustu ve bakışlarını başka yöne çevirdi, o “hiç”te gizli hassasiyetin sınırlarından sakınırcasına. Dudağının kenarındaki damlayı silerken konuşmaya başladı kadın. Kendi kendine konuşur gibiydi daha çok. Belki de tüm söylediklerini içinden geçirdiğini sanıyordu, kimbilir?
Adam, gözleri bir noktaya kilitli, elinde tuttuğu mendili buruşturup duran kadına baktı. Onu ne kadar sevdiğini düşündü. Birlikte geçen zamanlarını, kavgalarını, barışmalarını, suskunluklarını… Ve sonra sevmediği bir koku yayıldı odaya. Ölümü düşündü. Onu kaybederse ne kadar üzüleceğini, bırakıp gitmenin nasıl zor geleceğini geçirdi aklından. Bıçak kesiği gibi ince bir sızı gelip geçti içinden.
Kadın, göz yaşlarının yol yol ettiği yüzünü kaldırıp, cevap bekleyen bakışlarını yöneltti adama. Adam endişeliydi, belli ki kaçırdığı bir şeyler vardı. İşte o an, deminki kötü kokuyu bile bastıran bir sıkıntı hissetti içinde. “Seni ne kadar sevdiğimi düşünüyordum” dese, inanmayacaktı kadın. “Sen beni dinlemiyorsun”a çıkacaktı bütün yollar. Üzgündü ama yetmezdi tabii. Nerden başlasa, nasıl anlatsa bilemedi bir türlü.
Bir cümle ile anlatılabilirken içimizden geçenler, dolanıp durur dilimize bazen. Ne susmak çare olur, ne de çıkmaz bir yola girdiğini bile bile anlatmaya çalışmak. Öyle bir an gelir ki, hiçbir yerde olmamayı diler insan. Ama o dilek, gerçekleşme ihtimali taşımaz hiçbir zaman.

Nisan/2009

Misafir

Bir ikindi vakti, Anadolu’da bir köy evinde yemek yiyormuş bir aile. Baş köşeye oturttukları bir de misafirleri varmış. Buyur etmişler onu da sofraya. “Tokum” demiş misafir, yerinde oturmaya devam etmiş. Sofraya gelen her yemekle misafire sunulan teklif de yineleniyormuş. Ortaya tatlı tepsisi konduğunda, ev ahalisi artık misafirin hiçbir şey yemek istemediğine kanaat getirdiğinden yeniden buyur etmemiş. Ama onlar tatlılarını yerken, öte yanda misafir kıpırdanmaya başlamış. Bunu farkeden ev sahibi dönmüş o tarafa. “Ağa…” demiş misafir, “bir daha çağırsana”
Hayatın tok misafirleri olduğumuzu düşündüğünüz oldu mu hiç? Yorgun bir günün ardından başımızı yastığa koyabiliyorken, her zaman güzel şeyler olmasa da karşılaştıklarımız, yine de görüp, duyabiliyorken ve birileri inatla anlamasa da söylediklerimizi, konuşabiliyorken; ağırlanması zor, tok bir misafir gibi mi davranıyoruz acaba?
Güneş, yeni sevdalı bir kız gibi bazen utanarak saklasa da yüzünü, gülümsemeye başladı yine. Bahar geldi. İşin en tatlı kısmı yani.

Nisan/2009

Tanımlama

En zor soru, insanın kendine sorduğudur her zaman. Başkasına sorduğunun cevabını didikler durur da insan, kendine sorduğu soruları geçiştirir kimi zaman. Bazen de kendine sormak istediklerini başkalarına sorar.
Şimdi biz, kan kardeşi olurken, kolunda bacağında kabuk tutmuş yaraları yeniden kanatan çocuklar kadar cesur, ve birinin düştüğünde kesilen, diğerinin bir cam parçasıyla çizdiği parmaklarında birleşen kan grupları gibi farklıyız. Bir çok ortak yanımız var, bir o kadar da zıtlaştığımız.
Şimdi biz, hata yapmamak uğruna müziğin ruhunu kaybetmiş şarkıcılar gibiyiz. Ritmimiz tam ama duyguyu yitirmişiz.
Şimdi biz, güneşle ay gibiyiz. Birimiz varken, diğerimiz olamasak da, birbirimizin varlığında ışıldayabiliriz. Ve ikimiz de mutluluğu çağırıştırabiliriz.
Şimdi biz, aynı odaya açılan kapı ve pencere gibiyiz. Birimizin perdelerin ardına gizlediğini, diğerimiz daha korunaklı hale getiririz. Bir gün perdelerin ardını görebilmek ne kadar mümkünse, kapıların ardını görmek, o derece imkansızdır, bir türlü öğrenemeyiz.

Nisan/2009