31 Mart 2010 Çarşamba

Kara kutu

Öyle çok şey birikti ki içimde. İyileri tutamıyorum zaten, sessiz sedasız duramıyorum ben öyle. Sokakta yürüyen insanları çevirip "böyle oldu biliyor musunuz?" demek istiyorum hep. Mutluluktan şaşkınlaşan film karakterleri gibi, evet. Yüzümü yağmura dönüp, kollarımı açarak dönüp durmak istiyorum, tökezleyene kadar. Ve dalga seslerinin melodisine şarkılar katmak. Öyle mutlu olunuyor çünkü, aslında bizim olanı zamandan çalarak.
Ve bir dağ başına çıkıp haykırmak istiyorum suskun kaldıklarımı. Haykırmak, içimdeki kara kutuyu güneşe çıkarıp, aman üzülmesin, aman kırılmasın diye diye yutkunduklarımı. Her seferinde yaşasam da aynı şeyleri, yine de almıyor aklım, bazıları için hiçbir şeyin anlamının olmadığını.

30 Mart 2010 Salı

Şikâyet



Ellerimi birbirine kenetlemiş duruyordum öylece. Uzun zamandır görmediğim birine bakar gibi bakıyordum. Sen de böyle ellerini kavuşturur, baş parmaklarını birbirinin etrafında çevirirdin bazen, konuşurken. O ellerin çorabına, eşarbına da takılırdı hep. Nasırlı ellerini, yüzünü, kızım deyişini özledim. Sen de bizi özledin mi anneanne?
"Sen gittiğinden beri değişen bir şey yok buralarda" diyor ya hani şiirde. Değişmiyor dediği gibi bu ülkede hiçbir şey, seneler geçse de. Yine adam öldürüyorlar. Usul usul hem de.

HES'leri, Nükleer ve Termik Santralleri Durdurmak İçin Kadıköy'deyiz!

29 Mart 2010 Pazartesi

Ve hafif uçuktur rengi...

Yağmurun sesi karışıyor dinlediğim şarkılara. Islanıyor ritimleri. Ve daha da ağırlaşıyor hüzünleri, içime batıyor. Ses etmiyorum kimseye. Gözyaşlarım akıyor bana inat. Gözüme toz kaçtı diyorum. Ya da oldu olacak, "bir yağmura tutuldum". Kaçmıyorum artık yağmurlardan, teslim ediyorum kendimi. Belki diyorum, bu yağmurlar yardımcı olur, içime çöreklenmiş duygulardan arınmama. Sonrası... Sonrası güneş nasıl olsa. Islana kuruya rengi solmuş olsa da, biliyorum tutamayacak sözünü, ıslanacak yine. Ve yine kuruyacak. Her seferinde bir şekilde inanıp, gelen mevsimden medet umacak. Denizlere sığınıp, rüzgârlarla savrulacak. Aklına gelen şiirleri fısıldayacak gökyüzüne. Korkarım, şiirleri de benzetecek kendine...

Koşturmaca

Otobüsün camında, güzel havada kendini dışarıya atan insanların yüzleri görünüp kayboluyordu. İki tarafa sıralanmış ağaçların altında gülüşerek, konuşarak, kalabalıktan yol bulmaya çalışarak yürüyorlardı. Yolun karşı tarafında, birinin elinden tutmuş 5-6 yaşlarında bir çocukla, iki genç koştururcasına adımlıyorlardı kaldırımı. Sanki kızgın oldukları bir şey vardı da, yürüyerek alıyorlardı hınçlarını. Ama o çocuk...
Onların adımlarına ayak uyduramayan o çocuk, koşturup duruyordu kendini çeken elin peşi sıra. Farkında değillerdi, nasıl bir gayretle onlara yetişmeye çabaladığının. Ah biraz yavaş diyebilseydi. Ah o cümleyi kurması gerektiğinin bir farkına varabilseydi...
O cocuğa benziyoruz biz de çoğu zaman, hayatın karşısında. Ayak uyduracağız derken, düşe kalka, yara bere içinde ilerliyoruz. Ve hep nefessiz, hep soluk soluğa...

28 Mart 2010 Pazar

Ah bu şarkıların...

Dün o şarkı çalındı kulağıma, aylardan sonra ilk defa. Ve beni yine alıp götürdü, karşılıklı oturduğumuz o masaya. Tam da söylediklerimin üstüne çalmaya başlamıştı da, sen şaşkın, gergin gülümseyerek, kasıtlı mı yapıldığını sormuştun bana.
"Olmaz bir tanem, olmaz sevdiğim..."
Ben ne zaman "olmaz" desem yanında almıştım soluğu. Belki de bu yüzden daha başlamadan gelmişti bizim hikâyenin sonu. O şarkı, şimdi üzerinde çıkmayan bir lekesi olan, sevdiğim bir kıyafet gibi. Atsam içim el vermiyor, giyeyim desem, o leke gözüme batıyor. Söylesene, anıların lekesi, neden en çok şarkılara siniyor?

26 Mart 2010 Cuma

İnsanlar gibi

Beyaz bir güvercin duruyordu elinde adamın. Öyle gururlu, öyle kendinden emindi ki o duruş, bakmaya doyamıyordum. Bir parça ekmeği didikleyip yiyordu adamın ağzından, arada bir dönüp etrafına bakınarak. "Ben burdayım" diyordu sanki, "bak, ben sevildiğim yerdeyim". Elinden tutup, dudaklarındaki ekmeğe uzanabilecek kadar inanabilirim birine. O cümleler aklıma gelmemiş olsaydı, yemin bile ederdim o görüntünün böyle söylediğine.

"Güvercinlerin varsa, bütün işin başkalarının güvercinlerini aldatıp, kendi güvercinlerine katmaktır. Güvercinleri gönderirsin, onlar başka çatılardan güvercinleri çağırır, aldatır sana getirirler.
Nasıl aldatıyorlar ki?
İnsanlar gibi." (Muz Sesleri/Ece Temelkuran)

Seni seviyorum, bazen bu yetiyor*

Kötü demlenmiş acı bir çayın dumanında buğulanan gözler, kadehlerin dışında tomurcuklanan damlalarla ağladığında, köpüksüz kahvelerin dışından taşan da kederdi mutlaka. Yollar var denilecekti ya, sen aldırma. Belki de kederi yollarda tüketme dileğiydi, bir fincanın dışına taşırılan. Ve dönüp dolaşıp her gün başka bir umutla beyaz kağıtlara karalanan. Aslında çoğu zaman bir kalemin karasındaydı bütün beyazlıklar. Ve bir yerlerde vardı hâlâ, kimi zaman yok olduğunu sansam da, sakınıp saklayıp onları temiz tutmaya çalışan insanlar.
İşte bu yüzden, hiç tanımadığım insanların ardı sıra yürürken akşamın geç bir vakti, her şeyi neden bu kadar önemsediğimi düşündüm. Ne önemi vardı kızgınlıkların, ne önemi vardı kanayan yaraların? Önemli olan yalnızca kendin gibi olabilmek değil miydi şu koca kalabalıkta? Ve seni anlayan birkaç kişiyle karşılaşabilmek. Bir şarkıya, bir cümleye, bir gülümsemeye ortak olabilmek. Unutabilmek belki, içindeki denize gizlediklerin, zamanla hafifleyip çıktığında su yüzüne. Ve sevmek, olacakları ya da insanları değiştiremese de, yettiğine inanman gerekse de her seferinde...

*Küçük İskender

25 Mart 2010 Perşembe

İçinde yaramın kabuğu var

Gözünün içine bakarken kıymetini bilemediklerinin, keyfini, sağlığını, gün gelecek başkalarından soracaksın. Bir yabancı gibi geçip giderken yanından; suçun dilinde takılı olacak, konuşamayacaksın. Hoş, ne söyleyeceksin konuşsan da. Kimi zaman özür dilemenin bile bir işe yaramadığını anlayacaksın. Bile bile yapılan hatalar özür tutmayacak çünkü.
Kaçamak bakışların ulaşmadığında gözlerine, bu kadar yakınında dururken, o kadar uzağında olmanın çaresizliğini duyacaksın. Uzun, anlamsız bakışlarla karşılık verecek ulaştığında da; için acıyacak. Sevgisini yitirmiş o gözler, yabancı olacak artık sana. Bilmediğin bir memlekette, dilini bilmediğin insanlar arasındaymışsın gibi bir yalnızlık çökecek belki yüreğine. Belki de yalnızlık hiç uğramayacak senin şehrine.
Ama geçecek bütün zamanlar, geçecek bütün yalanlar. Ve izi kalacak yaraların. Sen bütün geçenlerden sonra, sadece o izlerle anılacaksın. Ve ne yazık, bir yara izi olup acıyla anılmayı, iz bırakmak sanacaksın.

24 Mart 2010 Çarşamba

Ya da yazma ne bileyim hani, tutarsa tersi


Özür

Uzun cümleler kurabilir, güzel kelimelerle süslü onlarca yalan söyleyebilirdim sana, evet. Yıldızlardan bahsedip, hayaller kurdurabilirdim. Unuturdun bütün dertlerini ben konuştukça. Susmaktan bu kadar mutluluk duyduğun başka bir yer olmadığını düşünürdün. Ama olmazdı, yapamazdım. Eksik kalmıştı bir şeyler işte. Anlat desen anlatamazdım belki. Senin de sormaya cesaretin yoktu belli ki. İnan bana, sadece gözlerini kamaştırmak yetmezdi mutlu olmana. Ve sadece senin mutlu olman yetmezdi bir yakınlık kurmaya. Özür dilerim... Ama dilim varmadı seni kandırmaya.
Fotoğraf : Barış Özoğul

Gelmiş bahar



Düşbaz - Bahar

İçinde bahar geçen, her seferinde içimde bahar havası estiren şarkılar dinliyorum şimdilerde. Açılıyor sandıklar. Naftalin kokusu sinmiş, eski yolculuklardan kurtarılan ne varsa kaldırılmış sandıklar açılıyor. Gönül, içinde biriktirdiklerine hayretle bakıyor. Modası geçmiş dantellere bakar gibi bakıyor, ortaya çıkardıklarına. Hava aldırıyor bütün hücrelerine. İçine siniyor bahar havası, güneşin sarısı. İçine siniyor söylediği her cümle. Her şeye rağmen gerçeği söyleyebildiği için rahat bir nefes alıyor. En zoru kendine itiraf etmekse bazen, dönüp "sevmiştim" diyebildiği için mutlu. Çünkü inkâr ettikçe gecikiyor bütün hikâyelerin sonu.

23 Mart 2010 Salı

Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum?

Gözlerimin bir noktaya dalıp gitmesinden daha keyifliydi, bardağın üzerine çıkmış çay çöpünde misafir beklemek. Kimi uzun, kimi kısa boylu olurdu ve çay kaşığıyla toplanırdı biraz uğraşarak. Masanın üzerinde yerini alırdı sonra, kimliğini hiçbir zaman açıklamayarak.
Bu sabah kaşık yoktu fincanımın yanında. Hele çay çöpü... Hiç. Çaresiz daldı gözüm, balkonun kapalı panjurlarına. Yudum yudum içtim evin sessizliğini. Ellerim birbirine sığındı. Dünden kalan bir şarkı mırıldandım yalnızlığıma.
Alışkın adımlarla yürüdüm sokakları. Durakta beklerken güneş gülüyordu gözümün ta bebeğine. Ben gözümü açamadım. Oysa o eğlenir gibiydi bu halimle. Dalıp gitmemek için herhangi bir noktaya, başımı kaldırıp bakmaya çalıştım yüzüne. Gözlerimi kırpıştırdım sevinerek. Güne böyle başlayabilirdim her sabah; işte böyle güneşe yenilerek.

21 Mart 2010 Pazar

Yürümek






Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!.. (Nazım Hikmet Ran)

Güneşli bir gündü. Sen de benim gibi güneşe mi uyandın bilmiyorum. Keyifle mi, yoksa baştan aşağı bir bıkkınlıkla mı kaplıydı gönlün uyandığında? Ben uzun zamandır ilk defa bedenen yorgundum, güneş "hadi kalksana" dediğinde. Ağrıyordu kollarım. Ama olsundu, geçerdi bedenin yorgunluğu. Biliyordum, geçiyordu.
Dışarı çıkıp usul usul yürüdüm. İnsanlar nasıl sokaklara üşüşmüşse, öyle denize üşüşmüştü martılar. Vapurların ardında, deniz kenarlarında, parçalara bölünmüş simitleri kovalıyorlardı. Deniz çok güzeldi yine. Öyle sakin, öyle tasasız. Ben burdayım diyor, vapurun ardında beyaz köpükler olup el sallıyordu. Martıların sesi, vapurun düdüğü, etraftaki insanların gürültüsü karışıyordu içime. Daha bir seviyordum İstanbul'u. Unutuyorum her şeyi, oyuna dalmış bir çocuk oluyordum.
Kalabalık yolları, bana bir şeyler anımsatan o otobüsün numarasını, sokak satıcılarını ardımda bırakarak yürüyordum. Geciktirilmeye çalışılan bir son gibi, uzadıkça uzasın istiyordum yol. Ve bir gökkuşağı olsun sonunda. Mutluluğun kapısı olacak bir gökkuşağı çıkmasını umuyorum, yağan yağmurların hatırına.


Fotoğraf : Gülay Aslantaş

19 Mart 2010 Cuma

İnadına


Kesilmiş bir ağacın geride kalan kurumuş kökünde, ben buradayım diye haykırıveren bir çiçek gibiyim. Ben buradayım diyor ya hani şimdilerde güneş, mavileşmeye çalışan bir gökyüzünde; ben buradayım diyor umutlu yanım, içimdeki hüzünlere. Yok, susmayacağım artık, sen bir köşeye çekilip duymak istemesen de.
Şiirler okuyup, şarkılar söyleyeceğim sana. Başka insanların hikâyelerini anlatacağım. Dinlerken bazen güzelliklere hayran kalacak, bazen yalnız olmadığına inanacaksın. İnanıp başka bir dünyanın olabilirliğine, birilerinin elinden tutacaksın. Yollara çıkacak, yolcu olacaksın yeniden. Gözlerinde korkularla, ellerin titriyor olsa da uzanırken, tutacaksın. Yüzmeyi bilmediğin halde, nasıl sırtüstü bırakmışsan kendini suya, işte tıpkı öyle bırakacaksın şimdi kendini, hayata.
Fotoğraf : Gülay Aslantaş

"İntiharın Genel Provası" oyunundan

"Kurt neden ot yemez?"
"Onun için bunu koyunlar yapar da ondan."

Serhat Mustafa Kılıç'ı bir kere daha sevdim, Bennu Yıldırımlar'ın dizilerde heba olduğunu farkettim. (Süperbaba hariç)
Çok eğlenceliydi. İzledim. İzlemelisiniz.

18 Mart 2010 Perşembe

Bulutları beklerken


Bulutları izledim bugün. Aynı bulutu hem sana, hem kendime benzettim farklı zamanlarda. İlk karşılaştığımda eli çenesinde biriydi, bana benziyordu. Sonra rüzgârla dağılıp umursamaz oldu, senin yüzündü. Savrula savrula uzaklaştı başucumdan. Parçalandı, yok oldu. Belki kara bulutlara karışıp yağmur oldu başka bir şehirde, belki de kocaman mavilikte küçük beyaz bir leke.
Bulut olup dağıldı içimdeki keder, bulutlar gibi dolanıp durdu gözlerimde küçük sevinçler. Ve başka insanların yüreğinde bambaşka ümitler olsun diye, gitti uzak diyarlara, bulutlara yüklenen düşler.
Fotoğraf : Gülay Aslantaş