16 Ekim 2007 Salı

Küçük mutluluklar...

Ansızın yanıbaşımda bitiveren, sebepsiz hüzünlerim gibi, bazen öylesine, bazen ise mercimek tanesi kadar bir anıya dair, yanağıma gelip yerleşiveren bir ufak gülümseme.
Kimi zaman, yıllardır görmediğim bir arkadaşın merhabasına, bir dostla atışmışken, hatamın farkına varıp özür dilediğimde, kaldığı yerden devam eden konuşmalara; kimi zamansa, yeni aldığım kitaplara, dinlediğim müziklere, dirhem dirhem uzayan, yine de inatla uzatmaya çalıştığım saçıma bürünerek buluyor beni.
Çokta eski olmayan birzamanlar, kendi mutsuzluklarımdan kırptığım parçaları ufak sürprizlere çevirir, sevdiğim insanların yüzlerindeki o mutlu gülümsemeyle avunur, bende mutlu olurdum. En azından birinin mutluluğuna sebep olmanın huzuruyla, bir dinginliğe kavuşurdum. Artık buna bile gücüm yok.
Geçenlerde, artık herhangibir kıyafeti bile beğenerek değil, gerektiği için aldığımı söylediğimde, bir “ukalasın” cümlesi daha işitmiştim. “Hiçbirşeyi beğenmez, burnu yere düşse almaz.” bir profilim olduğunu iyi biliyorum artık. Onların bilmediğiyse hiçbirşeyin göründüğü gibi ve kolay anlaşılır olmadığı.
Küçük mutluluklarım var hala, evet. Ama içinden kopup giden mutluluklarını, zamanla yadırgamaz oluyor işte insan. “Hergün birşey daha biter, giderek acı vermez biten şeyler.” demiyor mu şarkı. Öyle işte. Ne acı aslında.
-”Onlar benim yaşama sevincim, onlar olmasa ayakta duramam.” demişti biri.
Benim yaşama sevincim olacak birşeyim yoktu halbuki. Amacına ulaşmak için erteleyebileceği şeyleri hevesle sıralarken, bunu düşünüyordum.
-”Ben erteleyemem.” dedim. Çünkü bir amacım yok benim, seninki gibi. Sadece daha iyi şartlara kavuşmak ve kendini geliştirmek için mücadele etmek var. Gerçek var. Katıksız, öylece karşımda duran. Gözlerimi kapatamam, yokmuş gibi davranamam.
Ama hepsine rağmen, bir gülümseyiş konuverdiğinde yüzüme ansızın, hala umut var diyorum işte. Tıpkı şiirde dediği gibi;

“Sana açılan kapılar
Sana kapıyı açanlar
Hoş gelenler
Hoş buldukların
Yalnız kalabilmek dilediğinde
Kavuşabilmek özlediğinde
.
.
.
(Gerisini ve milyonlarca satırı boş bırakıyorum;
kendi küçük mutluluklarını yazman,
bundan da küçücük bir mutluluk duyman dileğiyle…).”

Ekim/2007

11 Ekim 2007 Perşembe

Nostalji...

Sene 1997. (Bakmayın bu kadar kesin tarihler attığıma. Düştüğüm notlar olmasa, zor biraz bu iş )
Lisedeyim. Bir edebiyat hocamız vardı. Aynı zamanda sınıf öğretmenimiz. Edebiyatı sevme nedenim sanırım Tezer hanımdı, Tezer Öz. Ders çalışmamızla, okula gelişimizle ilgili, annelik ve öğretmenlik hisleriyle harmanlayıp anlattıkları, hala aklımda. Tekti ama yok değildi böyle biri de hayatımda. Ortaokuldaki türkçe hocalarımızdan nefret ettiğim düşünülürse, bu bir mucizeydi. Gerçi zor hocaların derslerinden gayet yüksek notlar alıp, bütün okulun topyekün kopya çektiği hocalardan düşük notlar almış biri olarak belki de problem bendeydi. Kopya çekmeyi hiç becerememiş, okul hayatı boyunca hiç okuldan kaçmamış (Ders yoksa okula gitmezdim.Kaçmamı, saklanmamı gerektirecek bir durum olduğuna inanmazdım.:) ) biri olarak, gayet renksiz bir okul hayatım olmuş galiba.
Bir ingilizce hocamız vardı, evlere şenlikti. Berbat bir aksanı olmasına aldırmayıp, öğretmenlik yapmasının üstüne bir de, “telaffuzuma dikkat edin, benim kadar olmasa da yapmaya çalışın” deyince, bu cümleyi şu şekilde değiştirmek gereklilik olurdu. “Telaffuzuma dikkat edin, benim kadar olmasa da içine edin.”
Bir de kimya hocası eşi vardı ki, biz o adamcağıza ailesinin doğuştan garezi olduğunu düşünürdük. Adamın adı baysal, soyadı ise AK’tı. Öğrencilerin, koridorlara saklanarak, arkasından “Bay Salak” diye seslenmelerine engel olamazdı.
Konumuz bunlar değildi, ben başka birşeyi anlatıyordum.
Tezer hanım, istanbul’da, okullar arası yapılan bir şiir yarışması olduğunu duyurdu birgün. Konu da sivil savunma. E haliyle kimse gönüllü olmadı bu işe. O da kendi seçti katılacakları, piyango bana da vurmuştu.
Mecburiyetten yazdığım şiirimsi yazı, birinci olmuştu. Demek ki yarışmaya gelen şiirler bu kadar içler acısıydı İşte dün akşam bu yazıyı buldum. Biri okuduğunda, “bence sen, düz yazı yazmaya çalış” demişti. Şimdi, ne demek istediğini daha iyi anlıyorum.

Düşün Sen
yıkılmış bir yuva düşün,
ağlayan bir ses düşün,
gözü yaşlı ananın yanan kalbini düşün.
Bir deprem ortasında yalnız kalmış kız düşün.
Bir ana, bir bacı, bir kardeş değil,
Yanan bir Türk bağrının yaslı kalbini düşün.
Hep didinmiş avunmuş, buna rağmen yaşamış
Dertleri hiç bitmemiş, evsiz bir insan düşün.
Sıcak yatak bekleyen,
acıları dinmeyen
sevgi, hasret, özlemden uzak bir yaşam düşün.
Bir savaş, bir deprem, bir yangın düşün.
Ağlayan analar, bacılar düşün.
Yoksul kalmış çocuğun çektiği ızdırabı,
Anlayan, yardım eden güçlü bir nefes düşün.
Çektiği ızdırabı dindiren bir el düşün,
Ağlayan anaları susturan bir ses düşün.
Düşün ki,
Güçlü nefesi,
acılarla yaşayanlara huzur versin.

Aslında bunu ulaşılması zor bir yere saklardım önceden olsa. Ama yüzleşmek daha bir keyifli geldi nedense

Ekim/2007

3 Ekim 2007 Çarşamba

Mal varlığı beyanı...

Bankada para, kapıda araba, üstüme kayıtlı gayrimenkul de olsun isterdim aralarında ama, bu bir çekmece dolusu anı beyanıdır aslında.
Okurken, yaz tatillerimi geçirmek için gittiğim Giresunda, köy evimizde yalnız kaldığımda, dolabın çekmecelerini karıştırmak en büyük zevklerimden biriydi. Eski resimler, annemin yazdığı mektuplar, kartpostallar, tebrik kartları. Her yaz aynı şeyleri ilk kez görüyormuşçasına tekrar karıştırırdım.
Dün akşam böyle bir ruh haliyle kendi çekmeceme el attım. Neler biriktirmişim meğer.
Başlayıp devam ettirmekten sıkıldığım günlüğüm, (En son 17.12.2003′te yazmışım.)
Dergilerden koparıp biriktirdiğim, siyah-beyaz istanbul resimleri,
Beğendiğim fıkraların, yazıların dökümleri,
Hediye edilmiş bir dergi,
Kazım’ın hastalığı ve vefatı üzerine yapılan, bir arşiv olarak toplanmayı bekleyen onlarca gazete kupürü,
Eski tarihli sinema, tiyatro, konser biletleri,
İstanbul’u gece ışıklara teslim olmuş haliyle gördüğümde, bir kere daha hayran olmamı sağlayan, kadıköydeki balona biniş biletim,
Aldığım mektuplar,
Eski resimler (Çünkü artık yenileri digital makinalarla çekiliyor ve bilgisayara kayıt ediliyor),
Özenle açtığım hediyelerin paket kağıtları, aynı özenle katlanmış olarak,
Kalemlerim,
Hazır bulunan kağıtlarım ve mektup zarflarım,
Yakın arkadaşlarımın düğün ve nişan davetiyeleri,
Kitaplarım,
En değerlisi Kazım’ın imzaladığı albüm olmak üzere, cdlerim,
Bir zamanlar hevesle koleksiyon yapmaya karar verdiğim, mesajı içinde mevcut truffy kartlarım,
Tatlı tarifleri ve diyet listeleri :),
“Güvensizliğim beni diken üstünde yaşamaya zorluyor. Rahat olmuyorum. Konuşmuyor, susuyorum” deyip yarım bıraktığım, Ağustos/2003 tarihli bir yazı, (O günden bugüne pek birşey değişmemiş)
Arkadaşlarımdan alıp okuduğum, beni etkileyen kitaplara ilişkin tuttuğum notlar…

Geçen gün İclal Aydın’ın köşesinde, bir arkadaşıyla arasında geçen, taşınırken ne çok eşya oluyor konulu, konuşmayı okumuştum. Ben yaşlanmadım diyen İclal’e arkadaşı şöyle demişti.
“Seni kastetmedim. Evin içi eşya dolmuş, hayat birikmiş.”
Okuyunca etkilenmiştim. Evet hayat birikiyor ve bunlar biriken bir ömürden somut kanıtlar, ancak sahibine anlam ifade edebilecek…

Ekim/2007

Ne eksik biliyor musun?

Çocukluğumun ortaokul dönemlerine isabet eden kısmı, bahçeli bir evde geçmişti.
Hemen alt yanımızda ev sahibimizin marangoz atölyesi vardı. Topladığım talaşlarla bir zamanların modası çim adam yaptığım, bahçeye açılan kocaman demir kapısından girip, caddeye açılan kapısından çıkarak, okula kestirmeden gittiğim marangozhane.
Sol tarafımızda da, tarihi eser sayıldığı için dokunulamayan, eskiliğinden dolayı da oturulamayan ahşap bir ev vardı. Günlerden bir gün, rantı yüksek nice yerler gibi yakıldı orası da. Hayatımdaki ilk yangınla o zaman yüzyüze gelmiştim.
Bazı zamanlar, insanın içindeki yangınların, ondan daha ürkütücü ve yıkıcı olabileceğini bilmezdim.
O ahşap ev, yandıktan sonra daha cazip hale gelmişti bizim için. Arkadaşlarımla içeri girer, her tarafı kömür karası olmuş evin içinde, hasarlı merdivenlerden aşağı kata zar zor iner, güya yangının nedenini öğrenmek için araştırma yapardık. Hatta bunun için kurulmuş bir grubumuz vardı ama yaşlanıyorum galiba hatırlamıyorum ismini
Annemin, yanan evin karasından kurtarıp, çiçekler dikerek güzelleştirmeye çalıştığı bahçemiz, bizim için araştırma mekanımızın giriş biletiydi. Ne güzeldi…Çocuk aklımızla, heyecan duyardık yaptıklarımız için.
Evde bulduğum alüminyum folyoları, kalın kare şekiller haline getirir, kart yapardım arkadaşlarıma. Üzerlerine notlar yazardım. Aslen ne işe yaradığını bile bilmediğim şey, benim için arkadaşlarıma hediye götürme fırsatı veren, bir heyecan kaynağıydı.
Bayramda biz çocukların, gündüzden harçlık için zaten gitmiş olduğumuz akrabalardan birine, annemler akşam ziyarete gittiklerinde; küpüne girmeyelim diye saklanan çikolata hazinesini arama çalışmalarının, heyecanı başlardı evde. Ve bu arama, sonuca ulaşılmadan asla bitmezdi Hele de birşeyler aranır ya da kurcalanırken kırılan, hasar verilen birşey ortaya çıktığında, haberi olmayan uslu çocuğu oynamak, nasıl önemli bir kurtuluş yoluydu bizim için. Annem inanmazdı gerçi ya, olsun
Götürülmediğimiz düğünlerin acısını unutturan, çocukluğumun Ortaköy’ünün pastanesi hacıbabanın yaptığı alman pastalarının, o tazeliğini ve tadını hala hatırlarım mesela.
Ne eksik biliyor musun?
Yaşamak için heyecanımız ve hevesimiz eksik. Geçmişten feyzalayım diye, didikleyip duruyorum ama nafile. Büyü bozulmuş.

Efkan Şeşen söylüyor, tüm aynı duyguları paylaşanlar için;
“Adressiz yolculuklar matarasında
Sırt çantasında yalnızlığı
Naftalin kokuyor türküleri, unutulmuş zamanlardan
Gözleri hala çocuk
Geleceği anılarında arayan
Dağ gibi yaralı, nehirler gibi durgun
Düşbaz türküler taşıyor, gün bitimi şafaklarda
Gözleri Hala Çocuk
…”

Ekim/2007

1 Ekim 2007 Pazartesi

Ne olmayacağını bilmek!

Farklı olmayı istemedim diyemem ama hiçbirşeyi farklı olmak için yapayım diye de düşünmedim. Hayatı ile ilgili herşeyi el yordamıyla bulmuş, öğrenmeye çabalamış biri olarak, bilinenden ayrı bir yol seçtim kendime. Böyle birçok tali yol var aslında, yalnız değilim.
Çocuk kitaplarını, okunması gereken zamanda okuyamadığı için, yirmili yaşlarında merakla okuyan; okul döneminde herhangi bir yönlendirme ve bilgilendirme olmadığı için, hayat rüzgarının yeteneklerinin uzağına savurduğu bir kalabalık içindeyim. Aklının, şansının ve seçimlerinin dengesini kurup, yürümeye çalışan, isteklerini sıraya koymayı öğrenenler arasında.
Geçen gün otobüste, arka koltuğumda oturan yirmili yaşlarda iki genç kız telefon muhabbeti yapıyorlardı. Şu markanın en son modeli, bu markanın yeni modeli.
İnsanları tek bir kalıba sokmaya çalışmanın yanılgısının farkında biri olarak, kendi tavrı dışındaki hiçbirşeyi önemsemeyen bir halim yok tabi ki ama önemsiz şeylerden, bütün hayatlarını etkileyecek bir olaymış gibi hevesle bahsetmelerine şaşırıyor insan ister istemez.
Son model telefonlarla marka kıyafetler arasına sıkışmış, düşündükleri tek şey nasıl göründükleri olmasına karşın, hepsinin görünüşü birbirinin aynı olan insanları almıyor aklım.
Kızlar telefonun fiyatlarından bahsederken söyledikleri rakamlara “yok artk” dedim içimden. Demin demiştim ya isteklerini sıraya koymasını öğrenmiş diye. Mesela telaffuz ettikleri rakamlarla ben, görmek istediğim yerlerden birine doğru yolculuğa çıkar ya da yapmak istediğim başka şeyler için girişimde bulunurdum. Elinde olanları hoyratça, gösteriş için kullanan yaşayış biçimi benim çok dışımda ve çok yabancı bana.
Hayallerimin çoğunun takıldığı engel, maddi imkansızlık olsa da, hayatın sadece büyük meblağlarla alınabilecek bir marka olduğuna inanmıyorum. Asıl marka, kendi benliğimiz ve kişiliğimizdir. Hayat ise onu geliştirebileceğimiz alan.
Ne olmayacağımı biliyorum. Ne olacağımı ise hala öğreniyorum.
Ve

“Yaşamak istiyorum sadece,
kendi savaşlarım uğrunda
Ben sadece ben olmak istiyorum.”

Ekim/2007

28 Eylül 2007 Cuma

Doluymuş, evet (!)

Güzel bir eylül gecesi. Dolunay var. Lacivert gökyüzü, ışıl ışıl ay, hava ılık. Zaten bu sıcaklıkların son demleri artık. Kısa bir mesafeyi eve doğru yürüyorum. Köyde akşam gidilen gezmelerin, dönüş yolculuğunu anımsattı bana, ay ışığıyla aydınlanan yol. Tepede ay ışığı, elimizde fener, toprak araba yolunda konuşa konuşa eve dönmenin hissi uyandı birden.
Buralardan kaçıp gitmek istedim yine. Daha giderken nasıl bir hüzne boyandığımı, bir haftada bile ne kadar özlediğimi, tanıdık, bildik yerleri görmenin huzurunu hiçbirşeye değişemeyeceğimi bir anda unutarak hemde.
Bir zamanlar oyunlar oynadığım, köşelerinde oturduğum, uzun zamandır da yanına yöresine uğramadığım sokaklardan geçtim. O kadar küçük göründü ki gözüme, “buralar böyle miydi?” demekten kendimi alamadım. Sanki çocukluk tarihimin geçtiği yerlerin maketiydi gördüklerim.
Geçen zamanın farkına varmanın en kolay yolu, büyüdüğün yerleri ve senden küçüklerin şimdiki hallerini görmek galiba. Çünkü ağzım açık kalarak bakıyorum, bir zamanlar parkta oyun oynarken sevdiğimiz, doğru düzgün yürüyemeyen çocukların şimdiki hallerine.
Zaman acımasız demiş miydim hiç? Ve hayatın zehiri de, panzehiri de o.
Çocukluğumun ahşap evlerinden eser kalmamış, apartmanlar, lüks müstakil evler cenneti olmuş buralarda. Eskilerden tanıdık, kaçamak bakış attığım, bir ev var sadece. Hep aklımın bir köşesinde olan birini barındıran. Hani ne içine girip konuşabildiğim, ne de önemsemeden yanından geçip gidebildiğim. Öylece ne yapacağımı bilemeden kalakaldığım.
Keşke diyerek başladığım, sonucuna suçluluk duygusu eklediğim içimden geçenleri, yerlerinde bırakarak devam ettim yoluma. Özetleyen iki satır var yalnızca, içimdekileri. Sunay AKIN’dan;
“İki rayı gibiyiz bir tren yolunun,
yakın olması neyi değiştirir, son istasyonun?”
Başında da, sonunda da aynı mesafede durduğun bir yol gidiyorduk. Hiçbir olay yakınlaştırmadı seni bize. Ve sonra başka yollara devam ettik, ayrılmadık.
Zaten biz hep ayrıydık.
Ama yine de dolunay var, güzel bir gece.
Biri bardağın dolu tarafına mı bak demişti?
Buyrun işte…

Eylül/2007

26 Eylül 2007 Çarşamba

Sükut altın mıdır ki?

Kızardım sana ve kızınca konuşamazdım. Bildiğin halde, inatla beklerdin anlatmamı. Bazen kızdığım o kadar önemsiz bir şey olurdu ki, beni yıkıp geçen, esir düştüğüm sinir dalgasına sebep göstermeye utandığımdan konuşamazdım. Anlamazdın, anlatamazdım bende.
Değişmedim hâlâ. Ve hâlâ anlamıyor kimse bu halimi. Kafamda beni kıskaca alan, ikilemlerde bırakan onlarca düşünce oluyor hep. Yapmak istediklerime gem vuran sorumluluklarım ya da vicdanım gibi. Söze dökülmeye sıra gelince anlatmaya değer görmediğim, o yüzden “anlatacak bir şey yok” diye geçiştirdiğim, fındık kabuğunu doldurmayan çelişkilerim, sorunlarım, zamanla altında ezildiğim dağlar oluyorlar.
Her şeye yetmeye çalışıp, bir anda, aslında hiçbir şeye yetemediğinin ayırdına varmak gibi bir his, tarumar ediyor inşa etmeye çalıştığım güven duvarını. Ya da yapman gereken başka şeyler varken, bunu yapman ne kadar gerekli diye didikliyor aklımı, vicdanım.
Orta yollar bulmaya çalışırken, bataklıkta çırpınır gibi kayboluyorum. Başaramıyorum, ince ince düşündüklerimi, aynı incelikle anlatmayı. Büyütüyorum içimde. Ve susuyorum. O çok söylenen atasözlerinden biriyle parlatıyorum suskunluğumu. Ama anlatmaya yetmiyor hiçbir söz, onca duyguyu...

Eylül/2007

24 Eylül 2007 Pazartesi

Kıyasa muhalefet...

Hangisi daha kolay anlatılır? Sevinç mi, hüzün mü?
İki tane yazı okudum az önce. Biri aşkı, biri yalnızlığı anlatıyordu. Yazan arkadaşım, hangisini daha çok beğendiğimi sordu. Yalnızlığı anlatımını daha çok beğenmiştim.
Aklıma mutlu olduğum anları nasıl anlattığım takıldı. “O kadar güzeldi ki, anlatamam.” “İnanılmazdı.” gibi hepimizin kullandığı kelimelerle, eksik bir anlatım mutluluğa ait olan.
Özlemi, boşluğu, kederi en küçük hücresine kadar anlatma çabamıza karşılık, sevinci anlatmaktan çok, dillendirmeden hayalgücüne bırakmak, ya bir korunma çabasının ya da insanoğlunun bu konudaki yetersizliğinin belirtisi. Acıyla o kadar yoğrulmuşuz ki, bunları anlatabilmenin bilgi ve kelime dağarcığına sahibiz. Ama mutluluk için böyle bir birikimimiz yok. Bu bireyin mi, toplumun mu yoksa ait olduğumuz kültürün mü bilinmezi acaba? Ya da hepsinin toplamına mı eşit eksiklikler.
“Kara gün dostu” diye bir sıfat var mesela. Bir yerde, bir insanın sevincini paylaşmanın, kötü gününde yanında olmaktan daha zor olduğunu okumuştum. Başka birinin sevinciyle sevinmek, üzüntüsüne ortak olmaktan daha yüce bir duygu ve insanlık ister bence de. Haset gibi, insanı özünden uzaklaştıran bütün olumsuz duygulardan arınıp, yanında olmak değerli olan. Kötü gününde yanında olmakta önemli tabiki.
Büyürken aklımıza yer eden herşey içinde var bu. “Çok güldük başımıza birşey gelecek.” var mesela. Öyle kabullenir, zamanla da öyle inanırız ki, bize aitlermiş gibi davranırız.
Öğretilmişliklere ekleye ekleye bulunduğumuz noktaya geldik işte. Bundan gayrı heybemize birazda mutluluk tasviri koyalım. Anlatabileceklerimizi kısıtlamak yakışmıyor bize.

Eylül/2007

21 Eylül 2007 Cuma

Şimdi ne olsa?

İçeri ışık sızmayan bir odada, gecenin sessizliğinde, seçtiğim müzikler olsa.
Tatlı tatlı esen rüzgarlı bir balkonda elimde kitabım olsa.
Ilık bir akşamüstü, sessiz sahilde, karşımda uçsuz bucaksız deniz olsa.
Kalabalıklarla uyum içinde oynanan halay-horon olsa.
Hayalini kurduğum yolculuklardan birinin başlangıcı olsa.
Güzel demlenmiş bir çayı, dostlarımla keyifle içebileceğim sakin bir yer olsa.
Havasını içime doyasıya dolduracağım, geceleri yıldızların ışıl ışıl görüntüsü altında uzanacağım karadeniz yaylası olsa.
İşte budur demeyi geçtim, galiba bu diyebileceğim bir sevgi olsa…

Eylül/2007

19 Eylül 2007 Çarşamba

Dansöz dünya

“Hiç kavga bilmez gülle yaprak
Hiç kıyar mı ağaca toprak”
…

Çok karmaşıksın, çok…
İçime hapsettiklerimi, haykıramayıp dertop ettiğim hüzünleri, çığlıkları, o karmaşanda, içinde öğütüp yok ediyorsun.
Sevip sevilmeyişlerin, sevilip sevmeyişlerin sonucunda, avucumuza koca bir yalnızlık bırakarak yoluna devam ediyor, ardına bakmıyorsun. Düzenine kurban ediyorsun iyi niyetleri, temiz duyguları. Sakınacak duygu, saklanacak yer koymuyorsun ki huzurla sığınalım. Kötülüğe bulanmışsın, kara katmanların var. Kirlendikçe güçleniyor, güçlendikçe sana riayet edecek yeni üyelere kavuşuyorsun.
Bir avuç azınlık hala yaşanabilir bir yer olman için savaşıyor, yel değirmenlerine karşı. Ve hala iyi kalabilmek, cesaret, direniş istiyor.
Yalansın dünya.

Eylül/2007

1 Eylül 2007 Cumartesi

Geldi sonbahar...

Sıcaklığı en son haddinde hissettikten sonra, önce sadece akşamları, giderek bütün gün esen rüzgarla yazdan uzaklaştık artık. Sonbaharı hırkalarla aldık omuzlarımıza.
Tertemiz, masmavi gökyüzünü, yazın o kendine has kokusunu, geç inen akşamları özleyeceğim yine.Her ne kadar gereği gibi davranmıyor olsa da mevsimler, sonbaharın, kışın değişmezleri var hala. Önce yapraklar düşecek mesela, yalnız kalacak ağaçlar. Güneş gözükmek için nazlacak, daha sert esecek rüzgarlar.
Kış doğumlu biri olarak, hiç sevmedim karanlık, kasvetli havaları. Ruhuma arabesk bir melodi gibi dokunur böyle havalar. Ve sanırım ki, hiç bitmeyecek bu mevsim. Güneş o kadar cıvıl cıvıl olmayacak, akşam üzerleri o tatlı duyguları uyandırmayacak birdaha.
Birkaç ay sonraysa ben bir yaşımı, dünya ise bir yılını geride bırakacak. Dünya için küçük ama benim için büyük bir adım bu
Umutlardan, iyi dileklerden bir şal yapıp almalıyım omuzuma. Bu sonbahar, ihtiyacım olacak zira.

Eylül/2007

31 Ağustos 2007 Cuma

Sözler, söylenişler...

Hasret nasıl güzel bir kelimedir diye düşünmüştüm birgün. Nasıl yürekten bir kelime. “Özlem”‘e tercih ederim mesela ben. Bir yanda “seni özledim”, bir yanda “sana hasretim” olsa, tereddüt etmeden hasrete yönelirim. Belki manalı-manasız ve yersiz nice kereler kullanılışına tanık oluşumdan bilmiyorum. Keza “senin için ölürüm” ne kadar lakayt geliyorsa, “senin için terk ederim büsbütün bu dünyayı” o kadar ciddi ve hisli geliyor. Bu örnekleri çoğaltabilirim. Nihayetinde hepsi şarkı, türkü sözleri.
Hangisi yanlış, hangisi doğru ayırdına varamadığım büyük bir değişim söz konusu yaşayışımızda, kendimizi ifade edişimizde. Sanırım artık duygularımızı ne yaşamayı, ne de anlatmayı beceremez olduk. Hayat yalın, basit olsun istiyoruz. Ama basitlikle ucuzluğu karıştırıyor ve zamanla herşeyi daha karmaşık yapıyoruz. Ya da defalarca tekrarlanınca anlamını yitiren kelimeler gibi, içlerinde kayboluyoruz.
Şükür hala güzel cümleler kuran insanlar var. Dinlerken, okurken bu nasıl bir dile getiriştir diye iç geçirdiğim oluyor hala, şükür.
Eskiye özlemimi bu kadar net ifade ederken sezen, bana dinlemek ve eşlik etmek düşüyor sadece.

Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Kimse bize ihanet etmemiş
Biz kimseyi aldatmamışken
Hani biz kimseye küsmemiş
Hani hiç kimse ölmemişken
Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, çok eskiden.

Ağustos/2007

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Bizi, bize anlatan gün...

Bugün 29.08.2007.
3 sene önce bugün, deli cesareti ile hiç bilmediğim insanların arasına bir pikniğe katılmıştım. Şimdi geçen üç seneyi düşününce, o gün giderken hayal edemeyeceğim şeylerdi yaşadıklarım diyorum.
3 yıl az zaman değil ama o kadar çabuk ve art arda yaşandı ki herşey, sanki daha uzun seneler olmuş gibi. Sevinci, hüznü, ihaneti, yalnız bırakılmayı, birlik olmayı, sırasında ağlamayı, hatta hatta ölüm acısını bile yaşadım. Peki pişman mıyım?
O kadar garip ki, hiçbirşeyi unutmuş değilim ve yaşadıklarımdan da asla pişman değilim.
İnsanlar tanıdım. Neler yapabileceklerini, bazen ne kadar sahtekar olabileceklerini, savundukları düşüncelerini bile çıkarları doğrultusunda nasıl ezip geçebileceklerini, iyi niyetlerin nasıl kötü emeller için kullanıldığını gördüm. Ama iyi insanlar da tanıdım. Beni çocuklarından ayırmayan ablamı, ne zaman ihtiyacım olsa yanımda olacağını bildiğim dostları, çok az görüşsemde her gördüğümde kaldığım yerden devam eden dostlukları. Başkalarından beklediklerimin, hiç ummadığım kişilerden gelmesiyle beklentilerimi gördüm, gözden geçirdim. Sevginin her türlüsüne bazen sevinçle, bazen acıyla tanık oldum.
Şimdi olduğum yerden yaşadıklarıma bakıyorum ve diyorum ki; iyi ki yaşamışım. İyi ya da kötü olan herşeye rağmen, iyi ki yaşamışım, yaşamışız. Bir virajdı aldığımız yol. Hani virajdan öncesini göremez ya insan, onun gibi, şu an öyle uzak geliyor yaşananlar. Biz mi yaşadık bunca şeyi diyorum.
Şimdi sen yoksun. İçim öyle acıyor ki bunu yazarken. Herşeyi kabullenmiş, sindirmişim de, bir tek yokluğun, bir yere oturtamadığım, kabullenemediğim. Aslında hep bizimlesin, sesinle, hatıranla, söylediklerinle. Ama bu hasret var ya, bir daha seni canlı dinleyememek var ya, çok fena.
Bir acı çöktü yine yüreğime. Böyle dertleneyim diye başlamadım aslında yazmaya. Senin gibi diyelim o zaman, hayde.

“Herşeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik.
Teşekkürler Dünya”

Teşekkürler Kazım KOYUNCU.

29 Ağustos 2007 10:45

Kırık dökük birşeyler...

Kime ne kadar içimizi açabileceğimizi, tecrübe etmeden bilemeyeceğimiz bir hikaye devam ettirdiğimiz. Tecrübe ise hayatta yediğimiz kazıkların bileşkesi.
Herşeyi kuşku duymadan anlatabileceğimiz kaç kişi var hayatımızda? Kaç kişinin karşısına zırhımızı kuşanmadan çıkabilir, onunda samimiyetine içtenlikle inanabiliriz? Yanılma payı hep vardır gerçi ve öngörülemez şeylerde muhtemeldir hayatta. Ama hepsinden öte bir güven duygusudur insana huzur veren. Bunu ararız deli gibi, köşe bucak. Bulduğumuzda dört elle sarılışımız bundandır.
İnsan kendini anlatmaya ölesiye muhtaçtır aslında. Kime anlatacağına ise bu duygu, yön verir sadece. Gerisi bize kalmıştır. Hesapsız anlatırız içimizdekileri, çekinmeden gösteririz saklı yaralarımızı. Neyin bizi daha çok inciteceğini, neyin canımızı daha çok yakacağını anlatmışızdır. Risktir aslında, eğer yanılmışsak hırsıza anahtarı teslim etmek gibi birşeydir bu.
Herşeyi göze alarak yeniden başlamak gerekir her yenilişte. Bir ihtiyaçtır bu duygu çünkü. Sevgi gibi, nefes almak gibi. Başta kendimize, sonra illaki birilerine, birşeylere güvenmeden devam edemeyiz.

Ağustos/2007

25 Ağustos 2007 Cumartesi

Derinlerden bir yerden...

Ne çok dibe vururum kendimi. Belki bile isteye, belki herşeyden bihaber. Ya da nedenli-nedensiz.
Gelmesini beklediği, yaşamak istediği günlerin, zamanların bile elbet sona ereceğini düşünür ve herşeyi manasızlaştırır mı insan? Diyelim ki yapıyordur, nedir onu bu noktaya getiren? Gördüğü, düşündüğü, yürek burkan hayat hikayelerine ya da yaşam mecburiyetlerine yardım edebilmek isteyip, yüzüne çarpan, sırasında kendi muhtemel gidişatına bile ne kadar etkisiz kaldığı gerçeği ile herşeyden vazgeçmeyipte ne yapsın bu bünye? Aklına üşüşen soruları nasıl bertaraf etsin, hep aynı yerlerde tıkanan muhtelif sorunları nereye saklasın?
Vicdanının ve aklının terazisi hassas oldu mu, içinden çıkılmaz olur hayat. Nefes alamaz olup, duvarlar arasına sıkıştığını hissettiğinde, bir dağın tepesinde, gücünün yettiğince haykırırken düşler insan kendini.
Öyle anlar olur ki, iki uç noktada gidip gelirsin. Bir an herşeyi yapabilecek kadar güçlü, cesur; bir an sonra hiçbirşey yapamayacak kadar yorgun, ürkek.
Bazen de “herşeyin üstesinden gelirim, gelmeliyim” ‘in geri dönüşleridir bunlar. İçinde sakladıklarınla öyle dolmuşsundur ki, yer bulamazsın yeni birşeylere. İçinde zar zor yer açtıklarınada büyük sorumluluklar yüklersin. İstersin ki diplerden çekip çıkarsın seni, engeller koysun derinlere inen yollara da. Ya da seninle gelebilsin, anlayabilsin seni. Oradayken de sevebilsin.
Derinden geliyor sesim, cılız ve etkisiz olabilir. Ama söylüyorum ben yine de. Şöyle diyor şarkı, en hissiyatlı haliyle;

“Bir yer bul otur önce.
ama yaralarıma dikkat et.
Gülüşlerim vardır elbet,
önce gözyaşlarımı silmen gerekecek.
Budur, zordur sevmek.”

Ağustos/2007