Birini etkilemek istediğinde başarıya ulaşmış olma ihtimalin, kendi sıradan hayatını yaşar, günlük rutin işlerine boğulurken, farkında olmadığın bir hayata etki etmiş olma ihtimalinden fazla olmuş mudur hiç?
Öyle olmasını istemediğin, aslında duygularına müdahale etme ihtimalin olsa, daha baştan bir tehlikeyi haber verir gibi uyarıda bulunacağın durumlar için, şimdi ne yapabilirsin? Biliyorum, hayat çok acımasız diyorsun. Neden böyle olduğunu anlamadığın, hayatın acı tadlarından haberdar olduğun için, kimsede acı tadlar bırakmak istemediğin halde, sana inat oluyormuş gibi çok yakınına düşen, anlatılmamış ama anladığın şeylerin suçluluk duygusu, sızlatır yüreğini. Ve bu sızı yaman olur, yalnızlığını serin rüzgarlar gibi ürpermeyle hissettiğinde.
Kimsenin üzülmemesini istemekle, üzüntüleri silebilmeye bir yol bulunmadığını daha kaç kere öğrenmen gerekecek bilmiyorsun ama bu vicdan azabı misali yakıcı halinden, oldun olası hiç haz etmediğini iyi biliyorsun.
Sen hep, “yakan yanar” diye düşündün. Belki yaşadıklarında doğruladı düşündüğünü. Hasar vermek istemedin hiç, adım atarken gördüklerine. Gücün yetmediğinde “niye böyle oluyor?” demekten fazlası gelmedi elinden.
Yanan olmak kolay, bir şekilde altından kalkıyor insan ama, yakan olmanın acısı hiçbiryere sığmıyor galiba. Bu, sevdiğin hiçbir insanın ölümüne tanık olmak istemeyişin gibi biraz bencillik taşıyor sanki.
“Yüreğime basa basa, içimden yar gidiyor.” deyişi, kulağımda şarkının.
Demem o ki, daha fazla dikkat et sende, bastığın yerlere…
Ekim/2007
19 Ekim 2007 Cuma
18 Ekim 2007 Perşembe
Dengenin koordinatları
“Aşk bir dengesizlik işi
Dengeye dönüşendir sevgi”
Dün akşam Haluk Bilginer’in Vahide Gördüm ile sahnelediği oyuna gitmiştim. En bencil söylemlerden olan “Ya benimsin, ya toprağın.” cümlesinin modern bir anlatımıydı sanki oyun.
Öyle bir sevgi ki kadının ki, ne 15 yıllık evliliğini ve eşini bırakıp gidebiliyor, ne de yakalandığı paranoyakça kıskançlık halinden kurtulabiliyor. Bu durumda ömrünün kalan kısmında çekeceği acıyı azaltmak için, öldürmeyi deniyor adamı.
Adamın sevgisi ise daha vahim. Delice sevdiği ama bunu söylemeyi unuttuğu, çapkınlık yapmadığı ama bunu utanılacak birşey olarak gördüğü ve aldatıyormuş hissi uyandıracak tavırlar takındığı için, kaybedecek hale geliyor sevgilisini ve hatta hayatını. Bir evlilik içinde sıkışmış, konuşmayan, yanyana ama uzak, birlikte yaşayan iki yabancı. Yani evliliğin olağan kederi.
Oyunun etkileyici cümlelerinden biri, kadının öldürme teşebbüsünün nedenini anlatırken söylediğiydi. Bir gece eşini beklerken, bir şişe içki açıyor. Kadın bekledikçe, adam gelmiyor. “Şişeyi açtığımda beni aldatıyor olman bir ihtimaldi, ama şişe bittiğinde, artık bu kesindi.” diyor kadın. İnsan yeter ki kendini birşeye inandırmak istesin. O kadar çok neden ve ipucu bulur ki doğruluğuna kanaat getirmek için. Böylesi hisler, çok hayal kuran insanlarda da olur. Olmasını istediği veya sürekli düşündüğü bazı şeyleri, hayal mi, yoksa gerçek mi kestiremez kimi zaman.
Aşk, sevgi, kadın-erkek ilişkileri, karanlık kör kuyular gibi. Ne bekliyoruz sevgiden ya da sevgiliden? Ve ne kadarını istemeye hakkımız var? Ya da tam tersi, o çabalarımızın ne kadarını hakediyor?
Ve kadın, adamın kafasına bir heykelle vurur. Adam aslında hafızasını kaybetmemiştir. Ama kadının bunu yapma nedenini öğrenmek istediği için, hiçbirşeyi hatırlamıyormuş gibi davranır. Kadına sorar:
- “Ben neyim bu evlilikte? Alışkanlık mı, mecburiyet mi, sevgi mi?” Bu soru, bu kadar temkinli, ancak bir hafıza kaybının ardına sığınarak sorulurdu. Bu gibi soruları genelde kadınlar sorar ve erkeklerin genel düşüncesi, en ufak olayda ilişki sorgulamasına gidildiğidir. Zaten ortak bir düşüncede oldukları zamanlar nadirdir ve bu nadir durumların hatırı da olmasa, neler olur kimbilir?
Birbirinin üstüne kabus gibi çökmemek, ama aynı zamanda kişiliğini ezmesine, seni yok saymasına fırsat vermemek. Yani dengeye dönüştürülebilendir sevgi. Galiba dönüştürebilen de, ermiş…
Ekim/2007
Dengeye dönüşendir sevgi”
Dün akşam Haluk Bilginer’in Vahide Gördüm ile sahnelediği oyuna gitmiştim. En bencil söylemlerden olan “Ya benimsin, ya toprağın.” cümlesinin modern bir anlatımıydı sanki oyun.
Öyle bir sevgi ki kadının ki, ne 15 yıllık evliliğini ve eşini bırakıp gidebiliyor, ne de yakalandığı paranoyakça kıskançlık halinden kurtulabiliyor. Bu durumda ömrünün kalan kısmında çekeceği acıyı azaltmak için, öldürmeyi deniyor adamı.
Adamın sevgisi ise daha vahim. Delice sevdiği ama bunu söylemeyi unuttuğu, çapkınlık yapmadığı ama bunu utanılacak birşey olarak gördüğü ve aldatıyormuş hissi uyandıracak tavırlar takındığı için, kaybedecek hale geliyor sevgilisini ve hatta hayatını. Bir evlilik içinde sıkışmış, konuşmayan, yanyana ama uzak, birlikte yaşayan iki yabancı. Yani evliliğin olağan kederi.
Oyunun etkileyici cümlelerinden biri, kadının öldürme teşebbüsünün nedenini anlatırken söylediğiydi. Bir gece eşini beklerken, bir şişe içki açıyor. Kadın bekledikçe, adam gelmiyor. “Şişeyi açtığımda beni aldatıyor olman bir ihtimaldi, ama şişe bittiğinde, artık bu kesindi.” diyor kadın. İnsan yeter ki kendini birşeye inandırmak istesin. O kadar çok neden ve ipucu bulur ki doğruluğuna kanaat getirmek için. Böylesi hisler, çok hayal kuran insanlarda da olur. Olmasını istediği veya sürekli düşündüğü bazı şeyleri, hayal mi, yoksa gerçek mi kestiremez kimi zaman.
Aşk, sevgi, kadın-erkek ilişkileri, karanlık kör kuyular gibi. Ne bekliyoruz sevgiden ya da sevgiliden? Ve ne kadarını istemeye hakkımız var? Ya da tam tersi, o çabalarımızın ne kadarını hakediyor?
Ve kadın, adamın kafasına bir heykelle vurur. Adam aslında hafızasını kaybetmemiştir. Ama kadının bunu yapma nedenini öğrenmek istediği için, hiçbirşeyi hatırlamıyormuş gibi davranır. Kadına sorar:
- “Ben neyim bu evlilikte? Alışkanlık mı, mecburiyet mi, sevgi mi?” Bu soru, bu kadar temkinli, ancak bir hafıza kaybının ardına sığınarak sorulurdu. Bu gibi soruları genelde kadınlar sorar ve erkeklerin genel düşüncesi, en ufak olayda ilişki sorgulamasına gidildiğidir. Zaten ortak bir düşüncede oldukları zamanlar nadirdir ve bu nadir durumların hatırı da olmasa, neler olur kimbilir?
Birbirinin üstüne kabus gibi çökmemek, ama aynı zamanda kişiliğini ezmesine, seni yok saymasına fırsat vermemek. Yani dengeye dönüştürülebilendir sevgi. Galiba dönüştürebilen de, ermiş…
Ekim/2007
Hafıza doğrulama...
Masada birikmiş evraklar, bilgisayarda çalan bir şarkı. Bir arkadaşım, bu şarkıyı duyduğunda hatırladığı, hafızasına kazınan bir anı anlatmıştı bir keresinde.
Sanki bende yaşamışçasına, şimdi bu şarkıyı her duyduğumda, aynı anı hatırlıyorum. Ne garip insanoğlu. Bazen kendimi çok yorgun hissediyorum, aklımda biriktirdiklerimi muhafaza ederken. Belki bu ırsi bir özelliktir, kimbilir? Köyde geçirdiğim yaz tatillerinde, dedemin anlattıklarını dinleyerek büyüdüm ben. Bir konu konuşulurken, o konuyla ilgili eskiye dair bir olay anlatır, “onun gibi” der ve konuya bağlardı. Ve ben öyle bir hevesle dinlerdim ki anlattıklarını. Belki de içime işlemiştir, duyduğum, gördüğüm gibi yaşamak.
Şirketimizin çok konuşan mali müşaviri de bir gün müdahale etmişti, aklımın not defterine. O “Şunu yapalım” der, tamam derim. Not almak angarya gelir, bazen de üşenirim. Çoğunlukla tutarım aklımda, güvenirim hafızama. Ama bazen öyle zamanlarda tekler ki, hayretler içerisinde bırakır beni de.
Benim not almayışım dikkatini çekmiş. Birgün, “Aklına bu kadar eziyet etme.” dedi. Ben anlamsız bir yüz ifadesiyle bakınca; “Söylediklerimi not al. Bu akıl sana daha uzun yıllar lazım olacak, daha çok gençsin.” dedi. Bu konuşmadaki en güzel kelime “gençsin” di tabiki.:) Genç olduğum dışarıdan belli oluyor demek ki. İçimde yıllanmış bir ihtiyar var çünkü. Konuşmadığı sürece kendini saklıyor işte.
Diğer söylediklerini de yabana atmamak gerek tabi. Ne de olsa yılların tecrübesi konuşuyor. Ama öyle nalet bir huyum var ki. Herkesi dinler, yine bildiğimi okurum. En azından kendime açtığım alan içinde, kendi doğrularımla yaşama şansım olsun artık.
Bu bazen kırıcı ve anlaşılmaz olmamı gerektirse de, benliğimi kaybetmekten iyidir herhalde. Ne doğru, ne değil münazarası yapamayacağım şimdi.
Ayrıca doğru dediğimiz neydi? Ya da kime ve neye göreydi???
Ekim/2007
Sanki bende yaşamışçasına, şimdi bu şarkıyı her duyduğumda, aynı anı hatırlıyorum. Ne garip insanoğlu. Bazen kendimi çok yorgun hissediyorum, aklımda biriktirdiklerimi muhafaza ederken. Belki bu ırsi bir özelliktir, kimbilir? Köyde geçirdiğim yaz tatillerinde, dedemin anlattıklarını dinleyerek büyüdüm ben. Bir konu konuşulurken, o konuyla ilgili eskiye dair bir olay anlatır, “onun gibi” der ve konuya bağlardı. Ve ben öyle bir hevesle dinlerdim ki anlattıklarını. Belki de içime işlemiştir, duyduğum, gördüğüm gibi yaşamak.
Şirketimizin çok konuşan mali müşaviri de bir gün müdahale etmişti, aklımın not defterine. O “Şunu yapalım” der, tamam derim. Not almak angarya gelir, bazen de üşenirim. Çoğunlukla tutarım aklımda, güvenirim hafızama. Ama bazen öyle zamanlarda tekler ki, hayretler içerisinde bırakır beni de.
Benim not almayışım dikkatini çekmiş. Birgün, “Aklına bu kadar eziyet etme.” dedi. Ben anlamsız bir yüz ifadesiyle bakınca; “Söylediklerimi not al. Bu akıl sana daha uzun yıllar lazım olacak, daha çok gençsin.” dedi. Bu konuşmadaki en güzel kelime “gençsin” di tabiki.:) Genç olduğum dışarıdan belli oluyor demek ki. İçimde yıllanmış bir ihtiyar var çünkü. Konuşmadığı sürece kendini saklıyor işte.
Diğer söylediklerini de yabana atmamak gerek tabi. Ne de olsa yılların tecrübesi konuşuyor. Ama öyle nalet bir huyum var ki. Herkesi dinler, yine bildiğimi okurum. En azından kendime açtığım alan içinde, kendi doğrularımla yaşama şansım olsun artık.
Bu bazen kırıcı ve anlaşılmaz olmamı gerektirse de, benliğimi kaybetmekten iyidir herhalde. Ne doğru, ne değil münazarası yapamayacağım şimdi.
Ayrıca doğru dediğimiz neydi? Ya da kime ve neye göreydi???
Ekim/2007
17 Ekim 2007 Çarşamba
Hayat okulu
Doksanlı yılların sonlarıydı. Henüz hiçbir yolculuğa çıkmadığım, hayattaki en zor şeyin okula gidip, derslerle boğuşmak olduğunu sandığım yıllardı. Yeni işe başlamıştım, stajyerdim.
Tanımadığım biryer, tanımadığım insanlar, sevimsiz bir ortam, çekingenlik…Hele ilk zamanlar, saatleri dakikalara, dakikaları saniyelere çevirir, başlardım geriye saymaya. Asıl muhasebeyi, işte bu sayma nöbetlerinde öğrenmiştim belki de. İşlere alışmaya başlayıp, herşeyi rayına oturttuğumu düşündüğüm zamanlarda; bir çift göz görmüştüm, düzenimi altüst eden. Kafamı çevirdiğim heryerde onun yüzünü görürdüm. Sonra tanıştık. Onunda katıldığı, arkadaşlarla yenilen öğle yemekleri, çok eğlenceli olurdu. Artık ne zaman ona baksam, bakışlarımız karşılaşır olmuştu. Birgün farkettim ki, eskisi kadar görmediğimde, gözlerim kıyı köşe onu arar olmuştu.
Şirketin mutfağı, bizim bölümün hemen yanındaydı. Sesini duyduğumda, bardağımı alıp, çaktırmadan mutfağa koşar olmuştum. Arkadaştık işte, diğer herkes gibi…
Bir gün, şirketin girişinde karşılaştık, bir öğle vakti. Elinin yandığını söyledi, “diş macunu var mı?” diye sordu. (Siz, siz olun, yanığa diş macunu bulunur demeyin. Yanık arkadaşın derecesini öğrenmeden müdahale etmek, sizde hüsrana sebep olabilir çünkü.)
- “Bende yok ama arkadaşımda vardı, gel.” dedim.
Beraber bizim bölüme doğru yürümeye başladık. Ben kendimi kaptırıp, içeri tek başıma girmişim. Arkadaşıma diş macunu sordum.
- “Ne oldu ki?” dedi.
- “…. elini yakmışta.” diyerek arkamı döndüğümde, yalnız olduğumu görmüştüm. Macunu alıp bölümün girişine çıktım.
- “Neden gelmedin?” dedim.
- “Aslında ben …” dedi. “Ben aslında elimi yakmadım. Sadece seninle yalnız konuşmaya çalışıyordum. Sana sormam gereken birşey var, ama burada soramam. Bana dahili telefonunu söyler misin? dedi.
Söyledim. Masama döndüğümde, üstümde saçma sapan bir şaşkınlık ve yüzümde salak bir gülümse vardı sanırım. “Ne oldu?” dedi arkadaşım. “Birşey yok” diyebildim sadece, macunu masaya bırakırken. Daha kendimi toparlayamamışken telefon çaldı. Cılız ve gizleyemediğim heyecanımı yansıtan bir sesle “efendim” dedim.
- “Ben seni etrafımdaki arkadaşlarım gibi görmüyorum. Farklısın, özelsin benim için. Peki ya sen, sen ne diyorsun?” dedi.
- “Benim içinde.” diyebildim. Biryere kadar ortak olan yolumuzu, beraber gittik o akşam.
Yalan, sahte, yapmacık hatta nerdeyse kıskançlık bile bilmediğim zamanlarımdı. Güven, adını bildiğim bir duygu değil, herkeste varolduğunu düşündüğüm bir özellikti.
2 ay sonra birgün, “Başımda çok problem var. Halledince seni ararım.” dedi ve gitti. Hayatımda ilk ve son kez, “ben ondan önce terketmeliydim.” diye düşündüm. Ve, o andan sonra hiç, önce davrananın kazandığı bir oyun olarak görmedim bunu. Herşey üstüme üstüme geldi. Geçmeyecek sanırdım, geçti…
4-5 ay sonra hiçbirşey olmamış gibi bana ulaşmaya çalıştığında, ardıma bakmayacağımı anlamıştı ama, iş iştende geçmişti.
Herşeyi istediği gibi parmağında oynatabileceğini sanan insanlarla, hayatımın bazı dönemlerinde karşılaşabileceğimi anladım o zaman. Ve ben, kendi sınırlarımı çizmezsem, bırak karşımdaki insanın bana saygısının olmasını, kendime bile saygımın kalmayacağını anladım.
Yaşarken öğrenmek, tecrübe filan, böyle şeyler işte. Meraklısına…
Ekim/2007
Tanımadığım biryer, tanımadığım insanlar, sevimsiz bir ortam, çekingenlik…Hele ilk zamanlar, saatleri dakikalara, dakikaları saniyelere çevirir, başlardım geriye saymaya. Asıl muhasebeyi, işte bu sayma nöbetlerinde öğrenmiştim belki de. İşlere alışmaya başlayıp, herşeyi rayına oturttuğumu düşündüğüm zamanlarda; bir çift göz görmüştüm, düzenimi altüst eden. Kafamı çevirdiğim heryerde onun yüzünü görürdüm. Sonra tanıştık. Onunda katıldığı, arkadaşlarla yenilen öğle yemekleri, çok eğlenceli olurdu. Artık ne zaman ona baksam, bakışlarımız karşılaşır olmuştu. Birgün farkettim ki, eskisi kadar görmediğimde, gözlerim kıyı köşe onu arar olmuştu.
Şirketin mutfağı, bizim bölümün hemen yanındaydı. Sesini duyduğumda, bardağımı alıp, çaktırmadan mutfağa koşar olmuştum. Arkadaştık işte, diğer herkes gibi…
Bir gün, şirketin girişinde karşılaştık, bir öğle vakti. Elinin yandığını söyledi, “diş macunu var mı?” diye sordu. (Siz, siz olun, yanığa diş macunu bulunur demeyin. Yanık arkadaşın derecesini öğrenmeden müdahale etmek, sizde hüsrana sebep olabilir çünkü.)
- “Bende yok ama arkadaşımda vardı, gel.” dedim.
Beraber bizim bölüme doğru yürümeye başladık. Ben kendimi kaptırıp, içeri tek başıma girmişim. Arkadaşıma diş macunu sordum.
- “Ne oldu ki?” dedi.
- “…. elini yakmışta.” diyerek arkamı döndüğümde, yalnız olduğumu görmüştüm. Macunu alıp bölümün girişine çıktım.
- “Neden gelmedin?” dedim.
- “Aslında ben …” dedi. “Ben aslında elimi yakmadım. Sadece seninle yalnız konuşmaya çalışıyordum. Sana sormam gereken birşey var, ama burada soramam. Bana dahili telefonunu söyler misin? dedi.
Söyledim. Masama döndüğümde, üstümde saçma sapan bir şaşkınlık ve yüzümde salak bir gülümse vardı sanırım. “Ne oldu?” dedi arkadaşım. “Birşey yok” diyebildim sadece, macunu masaya bırakırken. Daha kendimi toparlayamamışken telefon çaldı. Cılız ve gizleyemediğim heyecanımı yansıtan bir sesle “efendim” dedim.
- “Ben seni etrafımdaki arkadaşlarım gibi görmüyorum. Farklısın, özelsin benim için. Peki ya sen, sen ne diyorsun?” dedi.
- “Benim içinde.” diyebildim. Biryere kadar ortak olan yolumuzu, beraber gittik o akşam.
Yalan, sahte, yapmacık hatta nerdeyse kıskançlık bile bilmediğim zamanlarımdı. Güven, adını bildiğim bir duygu değil, herkeste varolduğunu düşündüğüm bir özellikti.
2 ay sonra birgün, “Başımda çok problem var. Halledince seni ararım.” dedi ve gitti. Hayatımda ilk ve son kez, “ben ondan önce terketmeliydim.” diye düşündüm. Ve, o andan sonra hiç, önce davrananın kazandığı bir oyun olarak görmedim bunu. Herşey üstüme üstüme geldi. Geçmeyecek sanırdım, geçti…
4-5 ay sonra hiçbirşey olmamış gibi bana ulaşmaya çalıştığında, ardıma bakmayacağımı anlamıştı ama, iş iştende geçmişti.
Herşeyi istediği gibi parmağında oynatabileceğini sanan insanlarla, hayatımın bazı dönemlerinde karşılaşabileceğimi anladım o zaman. Ve ben, kendi sınırlarımı çizmezsem, bırak karşımdaki insanın bana saygısının olmasını, kendime bile saygımın kalmayacağını anladım.
Yaşarken öğrenmek, tecrübe filan, böyle şeyler işte. Meraklısına…
Ekim/2007
16 Ekim 2007 Salı
Küçük mutluluklar...
Ansızın yanıbaşımda bitiveren, sebepsiz hüzünlerim gibi, bazen öylesine, bazen ise mercimek tanesi kadar bir anıya dair, yanağıma gelip yerleşiveren bir ufak gülümseme.
Kimi zaman, yıllardır görmediğim bir arkadaşın merhabasına, bir dostla atışmışken, hatamın farkına varıp özür dilediğimde, kaldığı yerden devam eden konuşmalara; kimi zamansa, yeni aldığım kitaplara, dinlediğim müziklere, dirhem dirhem uzayan, yine de inatla uzatmaya çalıştığım saçıma bürünerek buluyor beni.
Çokta eski olmayan birzamanlar, kendi mutsuzluklarımdan kırptığım parçaları ufak sürprizlere çevirir, sevdiğim insanların yüzlerindeki o mutlu gülümsemeyle avunur, bende mutlu olurdum. En azından birinin mutluluğuna sebep olmanın huzuruyla, bir dinginliğe kavuşurdum. Artık buna bile gücüm yok.
Geçenlerde, artık herhangibir kıyafeti bile beğenerek değil, gerektiği için aldığımı söylediğimde, bir “ukalasın” cümlesi daha işitmiştim. “Hiçbirşeyi beğenmez, burnu yere düşse almaz.” bir profilim olduğunu iyi biliyorum artık. Onların bilmediğiyse hiçbirşeyin göründüğü gibi ve kolay anlaşılır olmadığı.
Küçük mutluluklarım var hala, evet. Ama içinden kopup giden mutluluklarını, zamanla yadırgamaz oluyor işte insan. “Hergün birşey daha biter, giderek acı vermez biten şeyler.” demiyor mu şarkı. Öyle işte. Ne acı aslında.
-”Onlar benim yaşama sevincim, onlar olmasa ayakta duramam.” demişti biri.
Benim yaşama sevincim olacak birşeyim yoktu halbuki. Amacına ulaşmak için erteleyebileceği şeyleri hevesle sıralarken, bunu düşünüyordum.
-”Ben erteleyemem.” dedim. Çünkü bir amacım yok benim, seninki gibi. Sadece daha iyi şartlara kavuşmak ve kendini geliştirmek için mücadele etmek var. Gerçek var. Katıksız, öylece karşımda duran. Gözlerimi kapatamam, yokmuş gibi davranamam.
Ama hepsine rağmen, bir gülümseyiş konuverdiğinde yüzüme ansızın, hala umut var diyorum işte. Tıpkı şiirde dediği gibi;
“Sana açılan kapılar
Sana kapıyı açanlar
Hoş gelenler
Hoş buldukların
Yalnız kalabilmek dilediğinde
Kavuşabilmek özlediğinde
.
.
.
(Gerisini ve milyonlarca satırı boş bırakıyorum;
kendi küçük mutluluklarını yazman,
bundan da küçücük bir mutluluk duyman dileğiyle…).”
Ekim/2007
Kimi zaman, yıllardır görmediğim bir arkadaşın merhabasına, bir dostla atışmışken, hatamın farkına varıp özür dilediğimde, kaldığı yerden devam eden konuşmalara; kimi zamansa, yeni aldığım kitaplara, dinlediğim müziklere, dirhem dirhem uzayan, yine de inatla uzatmaya çalıştığım saçıma bürünerek buluyor beni.
Çokta eski olmayan birzamanlar, kendi mutsuzluklarımdan kırptığım parçaları ufak sürprizlere çevirir, sevdiğim insanların yüzlerindeki o mutlu gülümsemeyle avunur, bende mutlu olurdum. En azından birinin mutluluğuna sebep olmanın huzuruyla, bir dinginliğe kavuşurdum. Artık buna bile gücüm yok.
Geçenlerde, artık herhangibir kıyafeti bile beğenerek değil, gerektiği için aldığımı söylediğimde, bir “ukalasın” cümlesi daha işitmiştim. “Hiçbirşeyi beğenmez, burnu yere düşse almaz.” bir profilim olduğunu iyi biliyorum artık. Onların bilmediğiyse hiçbirşeyin göründüğü gibi ve kolay anlaşılır olmadığı.
Küçük mutluluklarım var hala, evet. Ama içinden kopup giden mutluluklarını, zamanla yadırgamaz oluyor işte insan. “Hergün birşey daha biter, giderek acı vermez biten şeyler.” demiyor mu şarkı. Öyle işte. Ne acı aslında.
-”Onlar benim yaşama sevincim, onlar olmasa ayakta duramam.” demişti biri.
Benim yaşama sevincim olacak birşeyim yoktu halbuki. Amacına ulaşmak için erteleyebileceği şeyleri hevesle sıralarken, bunu düşünüyordum.
-”Ben erteleyemem.” dedim. Çünkü bir amacım yok benim, seninki gibi. Sadece daha iyi şartlara kavuşmak ve kendini geliştirmek için mücadele etmek var. Gerçek var. Katıksız, öylece karşımda duran. Gözlerimi kapatamam, yokmuş gibi davranamam.
Ama hepsine rağmen, bir gülümseyiş konuverdiğinde yüzüme ansızın, hala umut var diyorum işte. Tıpkı şiirde dediği gibi;
“Sana açılan kapılar
Sana kapıyı açanlar
Hoş gelenler
Hoş buldukların
Yalnız kalabilmek dilediğinde
Kavuşabilmek özlediğinde
.
.
.
(Gerisini ve milyonlarca satırı boş bırakıyorum;
kendi küçük mutluluklarını yazman,
bundan da küçücük bir mutluluk duyman dileğiyle…).”
Ekim/2007
11 Ekim 2007 Perşembe
Nostalji...
Sene 1997. (Bakmayın bu kadar kesin tarihler attığıma. Düştüğüm notlar olmasa, zor biraz bu iş )
Lisedeyim. Bir edebiyat hocamız vardı. Aynı zamanda sınıf öğretmenimiz. Edebiyatı sevme nedenim sanırım Tezer hanımdı, Tezer Öz. Ders çalışmamızla, okula gelişimizle ilgili, annelik ve öğretmenlik hisleriyle harmanlayıp anlattıkları, hala aklımda. Tekti ama yok değildi böyle biri de hayatımda. Ortaokuldaki türkçe hocalarımızdan nefret ettiğim düşünülürse, bu bir mucizeydi. Gerçi zor hocaların derslerinden gayet yüksek notlar alıp, bütün okulun topyekün kopya çektiği hocalardan düşük notlar almış biri olarak belki de problem bendeydi. Kopya çekmeyi hiç becerememiş, okul hayatı boyunca hiç okuldan kaçmamış (Ders yoksa okula gitmezdim.Kaçmamı, saklanmamı gerektirecek bir durum olduğuna inanmazdım.:) ) biri olarak, gayet renksiz bir okul hayatım olmuş galiba.
Bir ingilizce hocamız vardı, evlere şenlikti. Berbat bir aksanı olmasına aldırmayıp, öğretmenlik yapmasının üstüne bir de, “telaffuzuma dikkat edin, benim kadar olmasa da yapmaya çalışın” deyince, bu cümleyi şu şekilde değiştirmek gereklilik olurdu. “Telaffuzuma dikkat edin, benim kadar olmasa da içine edin.”
Bir de kimya hocası eşi vardı ki, biz o adamcağıza ailesinin doğuştan garezi olduğunu düşünürdük. Adamın adı baysal, soyadı ise AK’tı. Öğrencilerin, koridorlara saklanarak, arkasından “Bay Salak” diye seslenmelerine engel olamazdı.
Konumuz bunlar değildi, ben başka birşeyi anlatıyordum.
Tezer hanım, istanbul’da, okullar arası yapılan bir şiir yarışması olduğunu duyurdu birgün. Konu da sivil savunma. E haliyle kimse gönüllü olmadı bu işe. O da kendi seçti katılacakları, piyango bana da vurmuştu.
Mecburiyetten yazdığım şiirimsi yazı, birinci olmuştu. Demek ki yarışmaya gelen şiirler bu kadar içler acısıydı İşte dün akşam bu yazıyı buldum. Biri okuduğunda, “bence sen, düz yazı yazmaya çalış” demişti. Şimdi, ne demek istediğini daha iyi anlıyorum.
Düşün Sen
yıkılmış bir yuva düşün,
ağlayan bir ses düşün,
gözü yaşlı ananın yanan kalbini düşün.
Bir deprem ortasında yalnız kalmış kız düşün.
Bir ana, bir bacı, bir kardeş değil,
Yanan bir Türk bağrının yaslı kalbini düşün.
Hep didinmiş avunmuş, buna rağmen yaşamış
Dertleri hiç bitmemiş, evsiz bir insan düşün.
Sıcak yatak bekleyen,
acıları dinmeyen
sevgi, hasret, özlemden uzak bir yaşam düşün.
Bir savaş, bir deprem, bir yangın düşün.
Ağlayan analar, bacılar düşün.
Yoksul kalmış çocuğun çektiği ızdırabı,
Anlayan, yardım eden güçlü bir nefes düşün.
Çektiği ızdırabı dindiren bir el düşün,
Ağlayan anaları susturan bir ses düşün.
Düşün ki,
Güçlü nefesi,
acılarla yaşayanlara huzur versin.
Aslında bunu ulaşılması zor bir yere saklardım önceden olsa. Ama yüzleşmek daha bir keyifli geldi nedense
Ekim/2007
Lisedeyim. Bir edebiyat hocamız vardı. Aynı zamanda sınıf öğretmenimiz. Edebiyatı sevme nedenim sanırım Tezer hanımdı, Tezer Öz. Ders çalışmamızla, okula gelişimizle ilgili, annelik ve öğretmenlik hisleriyle harmanlayıp anlattıkları, hala aklımda. Tekti ama yok değildi böyle biri de hayatımda. Ortaokuldaki türkçe hocalarımızdan nefret ettiğim düşünülürse, bu bir mucizeydi. Gerçi zor hocaların derslerinden gayet yüksek notlar alıp, bütün okulun topyekün kopya çektiği hocalardan düşük notlar almış biri olarak belki de problem bendeydi. Kopya çekmeyi hiç becerememiş, okul hayatı boyunca hiç okuldan kaçmamış (Ders yoksa okula gitmezdim.Kaçmamı, saklanmamı gerektirecek bir durum olduğuna inanmazdım.:) ) biri olarak, gayet renksiz bir okul hayatım olmuş galiba.
Bir ingilizce hocamız vardı, evlere şenlikti. Berbat bir aksanı olmasına aldırmayıp, öğretmenlik yapmasının üstüne bir de, “telaffuzuma dikkat edin, benim kadar olmasa da yapmaya çalışın” deyince, bu cümleyi şu şekilde değiştirmek gereklilik olurdu. “Telaffuzuma dikkat edin, benim kadar olmasa da içine edin.”
Bir de kimya hocası eşi vardı ki, biz o adamcağıza ailesinin doğuştan garezi olduğunu düşünürdük. Adamın adı baysal, soyadı ise AK’tı. Öğrencilerin, koridorlara saklanarak, arkasından “Bay Salak” diye seslenmelerine engel olamazdı.
Konumuz bunlar değildi, ben başka birşeyi anlatıyordum.
Tezer hanım, istanbul’da, okullar arası yapılan bir şiir yarışması olduğunu duyurdu birgün. Konu da sivil savunma. E haliyle kimse gönüllü olmadı bu işe. O da kendi seçti katılacakları, piyango bana da vurmuştu.
Mecburiyetten yazdığım şiirimsi yazı, birinci olmuştu. Demek ki yarışmaya gelen şiirler bu kadar içler acısıydı İşte dün akşam bu yazıyı buldum. Biri okuduğunda, “bence sen, düz yazı yazmaya çalış” demişti. Şimdi, ne demek istediğini daha iyi anlıyorum.
Düşün Sen
yıkılmış bir yuva düşün,
ağlayan bir ses düşün,
gözü yaşlı ananın yanan kalbini düşün.
Bir deprem ortasında yalnız kalmış kız düşün.
Bir ana, bir bacı, bir kardeş değil,
Yanan bir Türk bağrının yaslı kalbini düşün.
Hep didinmiş avunmuş, buna rağmen yaşamış
Dertleri hiç bitmemiş, evsiz bir insan düşün.
Sıcak yatak bekleyen,
acıları dinmeyen
sevgi, hasret, özlemden uzak bir yaşam düşün.
Bir savaş, bir deprem, bir yangın düşün.
Ağlayan analar, bacılar düşün.
Yoksul kalmış çocuğun çektiği ızdırabı,
Anlayan, yardım eden güçlü bir nefes düşün.
Çektiği ızdırabı dindiren bir el düşün,
Ağlayan anaları susturan bir ses düşün.
Düşün ki,
Güçlü nefesi,
acılarla yaşayanlara huzur versin.
Aslında bunu ulaşılması zor bir yere saklardım önceden olsa. Ama yüzleşmek daha bir keyifli geldi nedense
Ekim/2007
3 Ekim 2007 Çarşamba
Mal varlığı beyanı...
Bankada para, kapıda araba, üstüme kayıtlı gayrimenkul de olsun isterdim aralarında ama, bu bir çekmece dolusu anı beyanıdır aslında.
Okurken, yaz tatillerimi geçirmek için gittiğim Giresunda, köy evimizde yalnız kaldığımda, dolabın çekmecelerini karıştırmak en büyük zevklerimden biriydi. Eski resimler, annemin yazdığı mektuplar, kartpostallar, tebrik kartları. Her yaz aynı şeyleri ilk kez görüyormuşçasına tekrar karıştırırdım.
Dün akşam böyle bir ruh haliyle kendi çekmeceme el attım. Neler biriktirmişim meğer.
Başlayıp devam ettirmekten sıkıldığım günlüğüm, (En son 17.12.2003′te yazmışım.)
Dergilerden koparıp biriktirdiğim, siyah-beyaz istanbul resimleri,
Beğendiğim fıkraların, yazıların dökümleri,
Hediye edilmiş bir dergi,
Kazım’ın hastalığı ve vefatı üzerine yapılan, bir arşiv olarak toplanmayı bekleyen onlarca gazete kupürü,
Eski tarihli sinema, tiyatro, konser biletleri,
İstanbul’u gece ışıklara teslim olmuş haliyle gördüğümde, bir kere daha hayran olmamı sağlayan, kadıköydeki balona biniş biletim,
Aldığım mektuplar,
Eski resimler (Çünkü artık yenileri digital makinalarla çekiliyor ve bilgisayara kayıt ediliyor),
Özenle açtığım hediyelerin paket kağıtları, aynı özenle katlanmış olarak,
Kalemlerim,
Hazır bulunan kağıtlarım ve mektup zarflarım,
Yakın arkadaşlarımın düğün ve nişan davetiyeleri,
Kitaplarım,
En değerlisi Kazım’ın imzaladığı albüm olmak üzere, cdlerim,
Bir zamanlar hevesle koleksiyon yapmaya karar verdiğim, mesajı içinde mevcut truffy kartlarım,
Tatlı tarifleri ve diyet listeleri :),
“Güvensizliğim beni diken üstünde yaşamaya zorluyor. Rahat olmuyorum. Konuşmuyor, susuyorum” deyip yarım bıraktığım, Ağustos/2003 tarihli bir yazı, (O günden bugüne pek birşey değişmemiş)
Arkadaşlarımdan alıp okuduğum, beni etkileyen kitaplara ilişkin tuttuğum notlar…
Geçen gün İclal Aydın’ın köşesinde, bir arkadaşıyla arasında geçen, taşınırken ne çok eşya oluyor konulu, konuşmayı okumuştum. Ben yaşlanmadım diyen İclal’e arkadaşı şöyle demişti.
“Seni kastetmedim. Evin içi eşya dolmuş, hayat birikmiş.”
Okuyunca etkilenmiştim. Evet hayat birikiyor ve bunlar biriken bir ömürden somut kanıtlar, ancak sahibine anlam ifade edebilecek…
Ekim/2007
Okurken, yaz tatillerimi geçirmek için gittiğim Giresunda, köy evimizde yalnız kaldığımda, dolabın çekmecelerini karıştırmak en büyük zevklerimden biriydi. Eski resimler, annemin yazdığı mektuplar, kartpostallar, tebrik kartları. Her yaz aynı şeyleri ilk kez görüyormuşçasına tekrar karıştırırdım.
Dün akşam böyle bir ruh haliyle kendi çekmeceme el attım. Neler biriktirmişim meğer.
Başlayıp devam ettirmekten sıkıldığım günlüğüm, (En son 17.12.2003′te yazmışım.)
Dergilerden koparıp biriktirdiğim, siyah-beyaz istanbul resimleri,
Beğendiğim fıkraların, yazıların dökümleri,
Hediye edilmiş bir dergi,
Kazım’ın hastalığı ve vefatı üzerine yapılan, bir arşiv olarak toplanmayı bekleyen onlarca gazete kupürü,
Eski tarihli sinema, tiyatro, konser biletleri,
İstanbul’u gece ışıklara teslim olmuş haliyle gördüğümde, bir kere daha hayran olmamı sağlayan, kadıköydeki balona biniş biletim,
Aldığım mektuplar,
Eski resimler (Çünkü artık yenileri digital makinalarla çekiliyor ve bilgisayara kayıt ediliyor),
Özenle açtığım hediyelerin paket kağıtları, aynı özenle katlanmış olarak,
Kalemlerim,
Hazır bulunan kağıtlarım ve mektup zarflarım,
Yakın arkadaşlarımın düğün ve nişan davetiyeleri,
Kitaplarım,
En değerlisi Kazım’ın imzaladığı albüm olmak üzere, cdlerim,
Bir zamanlar hevesle koleksiyon yapmaya karar verdiğim, mesajı içinde mevcut truffy kartlarım,
Tatlı tarifleri ve diyet listeleri :),
“Güvensizliğim beni diken üstünde yaşamaya zorluyor. Rahat olmuyorum. Konuşmuyor, susuyorum” deyip yarım bıraktığım, Ağustos/2003 tarihli bir yazı, (O günden bugüne pek birşey değişmemiş)
Arkadaşlarımdan alıp okuduğum, beni etkileyen kitaplara ilişkin tuttuğum notlar…
Geçen gün İclal Aydın’ın köşesinde, bir arkadaşıyla arasında geçen, taşınırken ne çok eşya oluyor konulu, konuşmayı okumuştum. Ben yaşlanmadım diyen İclal’e arkadaşı şöyle demişti.
“Seni kastetmedim. Evin içi eşya dolmuş, hayat birikmiş.”
Okuyunca etkilenmiştim. Evet hayat birikiyor ve bunlar biriken bir ömürden somut kanıtlar, ancak sahibine anlam ifade edebilecek…
Ekim/2007
Ne eksik biliyor musun?
Çocukluğumun ortaokul dönemlerine isabet eden kısmı, bahçeli bir evde geçmişti.
Hemen alt yanımızda ev sahibimizin marangoz atölyesi vardı. Topladığım talaşlarla bir zamanların modası çim adam yaptığım, bahçeye açılan kocaman demir kapısından girip, caddeye açılan kapısından çıkarak, okula kestirmeden gittiğim marangozhane.
Sol tarafımızda da, tarihi eser sayıldığı için dokunulamayan, eskiliğinden dolayı da oturulamayan ahşap bir ev vardı. Günlerden bir gün, rantı yüksek nice yerler gibi yakıldı orası da. Hayatımdaki ilk yangınla o zaman yüzyüze gelmiştim.
Bazı zamanlar, insanın içindeki yangınların, ondan daha ürkütücü ve yıkıcı olabileceğini bilmezdim.
O ahşap ev, yandıktan sonra daha cazip hale gelmişti bizim için. Arkadaşlarımla içeri girer, her tarafı kömür karası olmuş evin içinde, hasarlı merdivenlerden aşağı kata zar zor iner, güya yangının nedenini öğrenmek için araştırma yapardık. Hatta bunun için kurulmuş bir grubumuz vardı ama yaşlanıyorum galiba hatırlamıyorum ismini
Annemin, yanan evin karasından kurtarıp, çiçekler dikerek güzelleştirmeye çalıştığı bahçemiz, bizim için araştırma mekanımızın giriş biletiydi. Ne güzeldi…Çocuk aklımızla, heyecan duyardık yaptıklarımız için.
Evde bulduğum alüminyum folyoları, kalın kare şekiller haline getirir, kart yapardım arkadaşlarıma. Üzerlerine notlar yazardım. Aslen ne işe yaradığını bile bilmediğim şey, benim için arkadaşlarıma hediye götürme fırsatı veren, bir heyecan kaynağıydı.
Bayramda biz çocukların, gündüzden harçlık için zaten gitmiş olduğumuz akrabalardan birine, annemler akşam ziyarete gittiklerinde; küpüne girmeyelim diye saklanan çikolata hazinesini arama çalışmalarının, heyecanı başlardı evde. Ve bu arama, sonuca ulaşılmadan asla bitmezdi Hele de birşeyler aranır ya da kurcalanırken kırılan, hasar verilen birşey ortaya çıktığında, haberi olmayan uslu çocuğu oynamak, nasıl önemli bir kurtuluş yoluydu bizim için. Annem inanmazdı gerçi ya, olsun
Götürülmediğimiz düğünlerin acısını unutturan, çocukluğumun Ortaköy’ünün pastanesi hacıbabanın yaptığı alman pastalarının, o tazeliğini ve tadını hala hatırlarım mesela.
Ne eksik biliyor musun?
Yaşamak için heyecanımız ve hevesimiz eksik. Geçmişten feyzalayım diye, didikleyip duruyorum ama nafile. Büyü bozulmuş.
Efkan Şeşen söylüyor, tüm aynı duyguları paylaşanlar için;
“Adressiz yolculuklar matarasında
Sırt çantasında yalnızlığı
Naftalin kokuyor türküleri, unutulmuş zamanlardan
Gözleri hala çocuk
Geleceği anılarında arayan
Dağ gibi yaralı, nehirler gibi durgun
Düşbaz türküler taşıyor, gün bitimi şafaklarda
Gözleri Hala Çocuk
…”
Ekim/2007
Hemen alt yanımızda ev sahibimizin marangoz atölyesi vardı. Topladığım talaşlarla bir zamanların modası çim adam yaptığım, bahçeye açılan kocaman demir kapısından girip, caddeye açılan kapısından çıkarak, okula kestirmeden gittiğim marangozhane.
Sol tarafımızda da, tarihi eser sayıldığı için dokunulamayan, eskiliğinden dolayı da oturulamayan ahşap bir ev vardı. Günlerden bir gün, rantı yüksek nice yerler gibi yakıldı orası da. Hayatımdaki ilk yangınla o zaman yüzyüze gelmiştim.
Bazı zamanlar, insanın içindeki yangınların, ondan daha ürkütücü ve yıkıcı olabileceğini bilmezdim.
O ahşap ev, yandıktan sonra daha cazip hale gelmişti bizim için. Arkadaşlarımla içeri girer, her tarafı kömür karası olmuş evin içinde, hasarlı merdivenlerden aşağı kata zar zor iner, güya yangının nedenini öğrenmek için araştırma yapardık. Hatta bunun için kurulmuş bir grubumuz vardı ama yaşlanıyorum galiba hatırlamıyorum ismini
Annemin, yanan evin karasından kurtarıp, çiçekler dikerek güzelleştirmeye çalıştığı bahçemiz, bizim için araştırma mekanımızın giriş biletiydi. Ne güzeldi…Çocuk aklımızla, heyecan duyardık yaptıklarımız için.
Evde bulduğum alüminyum folyoları, kalın kare şekiller haline getirir, kart yapardım arkadaşlarıma. Üzerlerine notlar yazardım. Aslen ne işe yaradığını bile bilmediğim şey, benim için arkadaşlarıma hediye götürme fırsatı veren, bir heyecan kaynağıydı.
Bayramda biz çocukların, gündüzden harçlık için zaten gitmiş olduğumuz akrabalardan birine, annemler akşam ziyarete gittiklerinde; küpüne girmeyelim diye saklanan çikolata hazinesini arama çalışmalarının, heyecanı başlardı evde. Ve bu arama, sonuca ulaşılmadan asla bitmezdi Hele de birşeyler aranır ya da kurcalanırken kırılan, hasar verilen birşey ortaya çıktığında, haberi olmayan uslu çocuğu oynamak, nasıl önemli bir kurtuluş yoluydu bizim için. Annem inanmazdı gerçi ya, olsun
Götürülmediğimiz düğünlerin acısını unutturan, çocukluğumun Ortaköy’ünün pastanesi hacıbabanın yaptığı alman pastalarının, o tazeliğini ve tadını hala hatırlarım mesela.
Ne eksik biliyor musun?
Yaşamak için heyecanımız ve hevesimiz eksik. Geçmişten feyzalayım diye, didikleyip duruyorum ama nafile. Büyü bozulmuş.
Efkan Şeşen söylüyor, tüm aynı duyguları paylaşanlar için;
“Adressiz yolculuklar matarasında
Sırt çantasında yalnızlığı
Naftalin kokuyor türküleri, unutulmuş zamanlardan
Gözleri hala çocuk
Geleceği anılarında arayan
Dağ gibi yaralı, nehirler gibi durgun
Düşbaz türküler taşıyor, gün bitimi şafaklarda
Gözleri Hala Çocuk
…”
Ekim/2007
1 Ekim 2007 Pazartesi
Ne olmayacağını bilmek!
Farklı olmayı istemedim diyemem ama hiçbirşeyi farklı olmak için yapayım diye de düşünmedim. Hayatı ile ilgili herşeyi el yordamıyla bulmuş, öğrenmeye çabalamış biri olarak, bilinenden ayrı bir yol seçtim kendime. Böyle birçok tali yol var aslında, yalnız değilim.
Çocuk kitaplarını, okunması gereken zamanda okuyamadığı için, yirmili yaşlarında merakla okuyan; okul döneminde herhangi bir yönlendirme ve bilgilendirme olmadığı için, hayat rüzgarının yeteneklerinin uzağına savurduğu bir kalabalık içindeyim. Aklının, şansının ve seçimlerinin dengesini kurup, yürümeye çalışan, isteklerini sıraya koymayı öğrenenler arasında.
Geçen gün otobüste, arka koltuğumda oturan yirmili yaşlarda iki genç kız telefon muhabbeti yapıyorlardı. Şu markanın en son modeli, bu markanın yeni modeli.
İnsanları tek bir kalıba sokmaya çalışmanın yanılgısının farkında biri olarak, kendi tavrı dışındaki hiçbirşeyi önemsemeyen bir halim yok tabi ki ama önemsiz şeylerden, bütün hayatlarını etkileyecek bir olaymış gibi hevesle bahsetmelerine şaşırıyor insan ister istemez.
Son model telefonlarla marka kıyafetler arasına sıkışmış, düşündükleri tek şey nasıl göründükleri olmasına karşın, hepsinin görünüşü birbirinin aynı olan insanları almıyor aklım.
Kızlar telefonun fiyatlarından bahsederken söyledikleri rakamlara “yok artk” dedim içimden. Demin demiştim ya isteklerini sıraya koymasını öğrenmiş diye. Mesela telaffuz ettikleri rakamlarla ben, görmek istediğim yerlerden birine doğru yolculuğa çıkar ya da yapmak istediğim başka şeyler için girişimde bulunurdum. Elinde olanları hoyratça, gösteriş için kullanan yaşayış biçimi benim çok dışımda ve çok yabancı bana.
Hayallerimin çoğunun takıldığı engel, maddi imkansızlık olsa da, hayatın sadece büyük meblağlarla alınabilecek bir marka olduğuna inanmıyorum. Asıl marka, kendi benliğimiz ve kişiliğimizdir. Hayat ise onu geliştirebileceğimiz alan.
Ne olmayacağımı biliyorum. Ne olacağımı ise hala öğreniyorum.
Ve
“Yaşamak istiyorum sadece,
kendi savaşlarım uğrunda
Ben sadece ben olmak istiyorum.”
Ekim/2007
Çocuk kitaplarını, okunması gereken zamanda okuyamadığı için, yirmili yaşlarında merakla okuyan; okul döneminde herhangi bir yönlendirme ve bilgilendirme olmadığı için, hayat rüzgarının yeteneklerinin uzağına savurduğu bir kalabalık içindeyim. Aklının, şansının ve seçimlerinin dengesini kurup, yürümeye çalışan, isteklerini sıraya koymayı öğrenenler arasında.
Geçen gün otobüste, arka koltuğumda oturan yirmili yaşlarda iki genç kız telefon muhabbeti yapıyorlardı. Şu markanın en son modeli, bu markanın yeni modeli.
İnsanları tek bir kalıba sokmaya çalışmanın yanılgısının farkında biri olarak, kendi tavrı dışındaki hiçbirşeyi önemsemeyen bir halim yok tabi ki ama önemsiz şeylerden, bütün hayatlarını etkileyecek bir olaymış gibi hevesle bahsetmelerine şaşırıyor insan ister istemez.
Son model telefonlarla marka kıyafetler arasına sıkışmış, düşündükleri tek şey nasıl göründükleri olmasına karşın, hepsinin görünüşü birbirinin aynı olan insanları almıyor aklım.
Kızlar telefonun fiyatlarından bahsederken söyledikleri rakamlara “yok artk” dedim içimden. Demin demiştim ya isteklerini sıraya koymasını öğrenmiş diye. Mesela telaffuz ettikleri rakamlarla ben, görmek istediğim yerlerden birine doğru yolculuğa çıkar ya da yapmak istediğim başka şeyler için girişimde bulunurdum. Elinde olanları hoyratça, gösteriş için kullanan yaşayış biçimi benim çok dışımda ve çok yabancı bana.
Hayallerimin çoğunun takıldığı engel, maddi imkansızlık olsa da, hayatın sadece büyük meblağlarla alınabilecek bir marka olduğuna inanmıyorum. Asıl marka, kendi benliğimiz ve kişiliğimizdir. Hayat ise onu geliştirebileceğimiz alan.
Ne olmayacağımı biliyorum. Ne olacağımı ise hala öğreniyorum.
Ve
“Yaşamak istiyorum sadece,
kendi savaşlarım uğrunda
Ben sadece ben olmak istiyorum.”
Ekim/2007
28 Eylül 2007 Cuma
Doluymuş, evet (!)
Güzel bir eylül gecesi. Dolunay var. Lacivert gökyüzü, ışıl ışıl ay, hava ılık. Zaten bu sıcaklıkların son demleri artık. Kısa bir mesafeyi eve doğru yürüyorum. Köyde akşam gidilen gezmelerin, dönüş yolculuğunu anımsattı bana, ay ışığıyla aydınlanan yol. Tepede ay ışığı, elimizde fener, toprak araba yolunda konuşa konuşa eve dönmenin hissi uyandı birden.
Buralardan kaçıp gitmek istedim yine. Daha giderken nasıl bir hüzne boyandığımı, bir haftada bile ne kadar özlediğimi, tanıdık, bildik yerleri görmenin huzurunu hiçbirşeye değişemeyeceğimi bir anda unutarak hemde.
Bir zamanlar oyunlar oynadığım, köşelerinde oturduğum, uzun zamandır da yanına yöresine uğramadığım sokaklardan geçtim. O kadar küçük göründü ki gözüme, “buralar böyle miydi?” demekten kendimi alamadım. Sanki çocukluk tarihimin geçtiği yerlerin maketiydi gördüklerim.
Geçen zamanın farkına varmanın en kolay yolu, büyüdüğün yerleri ve senden küçüklerin şimdiki hallerini görmek galiba. Çünkü ağzım açık kalarak bakıyorum, bir zamanlar parkta oyun oynarken sevdiğimiz, doğru düzgün yürüyemeyen çocukların şimdiki hallerine.
Zaman acımasız demiş miydim hiç? Ve hayatın zehiri de, panzehiri de o.
Çocukluğumun ahşap evlerinden eser kalmamış, apartmanlar, lüks müstakil evler cenneti olmuş buralarda. Eskilerden tanıdık, kaçamak bakış attığım, bir ev var sadece. Hep aklımın bir köşesinde olan birini barındıran. Hani ne içine girip konuşabildiğim, ne de önemsemeden yanından geçip gidebildiğim. Öylece ne yapacağımı bilemeden kalakaldığım.
Keşke diyerek başladığım, sonucuna suçluluk duygusu eklediğim içimden geçenleri, yerlerinde bırakarak devam ettim yoluma. Özetleyen iki satır var yalnızca, içimdekileri. Sunay AKIN’dan;
“İki rayı gibiyiz bir tren yolunun,
yakın olması neyi değiştirir, son istasyonun?”
Başında da, sonunda da aynı mesafede durduğun bir yol gidiyorduk. Hiçbir olay yakınlaştırmadı seni bize. Ve sonra başka yollara devam ettik, ayrılmadık.
Zaten biz hep ayrıydık.
Ama yine de dolunay var, güzel bir gece.
Biri bardağın dolu tarafına mı bak demişti?
Buyrun işte…
Eylül/2007
Buralardan kaçıp gitmek istedim yine. Daha giderken nasıl bir hüzne boyandığımı, bir haftada bile ne kadar özlediğimi, tanıdık, bildik yerleri görmenin huzurunu hiçbirşeye değişemeyeceğimi bir anda unutarak hemde.
Bir zamanlar oyunlar oynadığım, köşelerinde oturduğum, uzun zamandır da yanına yöresine uğramadığım sokaklardan geçtim. O kadar küçük göründü ki gözüme, “buralar böyle miydi?” demekten kendimi alamadım. Sanki çocukluk tarihimin geçtiği yerlerin maketiydi gördüklerim.
Geçen zamanın farkına varmanın en kolay yolu, büyüdüğün yerleri ve senden küçüklerin şimdiki hallerini görmek galiba. Çünkü ağzım açık kalarak bakıyorum, bir zamanlar parkta oyun oynarken sevdiğimiz, doğru düzgün yürüyemeyen çocukların şimdiki hallerine.
Zaman acımasız demiş miydim hiç? Ve hayatın zehiri de, panzehiri de o.
Çocukluğumun ahşap evlerinden eser kalmamış, apartmanlar, lüks müstakil evler cenneti olmuş buralarda. Eskilerden tanıdık, kaçamak bakış attığım, bir ev var sadece. Hep aklımın bir köşesinde olan birini barındıran. Hani ne içine girip konuşabildiğim, ne de önemsemeden yanından geçip gidebildiğim. Öylece ne yapacağımı bilemeden kalakaldığım.
Keşke diyerek başladığım, sonucuna suçluluk duygusu eklediğim içimden geçenleri, yerlerinde bırakarak devam ettim yoluma. Özetleyen iki satır var yalnızca, içimdekileri. Sunay AKIN’dan;
“İki rayı gibiyiz bir tren yolunun,
yakın olması neyi değiştirir, son istasyonun?”
Başında da, sonunda da aynı mesafede durduğun bir yol gidiyorduk. Hiçbir olay yakınlaştırmadı seni bize. Ve sonra başka yollara devam ettik, ayrılmadık.
Zaten biz hep ayrıydık.
Ama yine de dolunay var, güzel bir gece.
Biri bardağın dolu tarafına mı bak demişti?
Buyrun işte…
Eylül/2007
26 Eylül 2007 Çarşamba
Sükut altın mıdır ki?
Kızardım sana ve kızınca konuşamazdım. Bildiğin halde, inatla beklerdin anlatmamı. Bazen kızdığım o kadar önemsiz bir şey olurdu ki, beni yıkıp geçen, esir düştüğüm sinir dalgasına sebep göstermeye utandığımdan konuşamazdım. Anlamazdın, anlatamazdım bende.
Değişmedim hâlâ. Ve hâlâ anlamıyor kimse bu halimi. Kafamda beni kıskaca alan, ikilemlerde bırakan onlarca düşünce oluyor hep. Yapmak istediklerime gem vuran sorumluluklarım ya da vicdanım gibi. Söze dökülmeye sıra gelince anlatmaya değer görmediğim, o yüzden “anlatacak bir şey yok” diye geçiştirdiğim, fındık kabuğunu doldurmayan çelişkilerim, sorunlarım, zamanla altında ezildiğim dağlar oluyorlar.
Her şeye yetmeye çalışıp, bir anda, aslında hiçbir şeye yetemediğinin ayırdına varmak gibi bir his, tarumar ediyor inşa etmeye çalıştığım güven duvarını. Ya da yapman gereken başka şeyler varken, bunu yapman ne kadar gerekli diye didikliyor aklımı, vicdanım.
Orta yollar bulmaya çalışırken, bataklıkta çırpınır gibi kayboluyorum. Başaramıyorum, ince ince düşündüklerimi, aynı incelikle anlatmayı. Büyütüyorum içimde. Ve susuyorum. O çok söylenen atasözlerinden biriyle parlatıyorum suskunluğumu. Ama anlatmaya yetmiyor hiçbir söz, onca duyguyu...
Eylül/2007
Değişmedim hâlâ. Ve hâlâ anlamıyor kimse bu halimi. Kafamda beni kıskaca alan, ikilemlerde bırakan onlarca düşünce oluyor hep. Yapmak istediklerime gem vuran sorumluluklarım ya da vicdanım gibi. Söze dökülmeye sıra gelince anlatmaya değer görmediğim, o yüzden “anlatacak bir şey yok” diye geçiştirdiğim, fındık kabuğunu doldurmayan çelişkilerim, sorunlarım, zamanla altında ezildiğim dağlar oluyorlar.
Her şeye yetmeye çalışıp, bir anda, aslında hiçbir şeye yetemediğinin ayırdına varmak gibi bir his, tarumar ediyor inşa etmeye çalıştığım güven duvarını. Ya da yapman gereken başka şeyler varken, bunu yapman ne kadar gerekli diye didikliyor aklımı, vicdanım.
Orta yollar bulmaya çalışırken, bataklıkta çırpınır gibi kayboluyorum. Başaramıyorum, ince ince düşündüklerimi, aynı incelikle anlatmayı. Büyütüyorum içimde. Ve susuyorum. O çok söylenen atasözlerinden biriyle parlatıyorum suskunluğumu. Ama anlatmaya yetmiyor hiçbir söz, onca duyguyu...
Eylül/2007
24 Eylül 2007 Pazartesi
Kıyasa muhalefet...
Hangisi daha kolay anlatılır? Sevinç mi, hüzün mü?
İki tane yazı okudum az önce. Biri aşkı, biri yalnızlığı anlatıyordu. Yazan arkadaşım, hangisini daha çok beğendiğimi sordu. Yalnızlığı anlatımını daha çok beğenmiştim.
Aklıma mutlu olduğum anları nasıl anlattığım takıldı. “O kadar güzeldi ki, anlatamam.” “İnanılmazdı.” gibi hepimizin kullandığı kelimelerle, eksik bir anlatım mutluluğa ait olan.
Özlemi, boşluğu, kederi en küçük hücresine kadar anlatma çabamıza karşılık, sevinci anlatmaktan çok, dillendirmeden hayalgücüne bırakmak, ya bir korunma çabasının ya da insanoğlunun bu konudaki yetersizliğinin belirtisi. Acıyla o kadar yoğrulmuşuz ki, bunları anlatabilmenin bilgi ve kelime dağarcığına sahibiz. Ama mutluluk için böyle bir birikimimiz yok. Bu bireyin mi, toplumun mu yoksa ait olduğumuz kültürün mü bilinmezi acaba? Ya da hepsinin toplamına mı eşit eksiklikler.
“Kara gün dostu” diye bir sıfat var mesela. Bir yerde, bir insanın sevincini paylaşmanın, kötü gününde yanında olmaktan daha zor olduğunu okumuştum. Başka birinin sevinciyle sevinmek, üzüntüsüne ortak olmaktan daha yüce bir duygu ve insanlık ister bence de. Haset gibi, insanı özünden uzaklaştıran bütün olumsuz duygulardan arınıp, yanında olmak değerli olan. Kötü gününde yanında olmakta önemli tabiki.
Büyürken aklımıza yer eden herşey içinde var bu. “Çok güldük başımıza birşey gelecek.” var mesela. Öyle kabullenir, zamanla da öyle inanırız ki, bize aitlermiş gibi davranırız.
Öğretilmişliklere ekleye ekleye bulunduğumuz noktaya geldik işte. Bundan gayrı heybemize birazda mutluluk tasviri koyalım. Anlatabileceklerimizi kısıtlamak yakışmıyor bize.
Eylül/2007
İki tane yazı okudum az önce. Biri aşkı, biri yalnızlığı anlatıyordu. Yazan arkadaşım, hangisini daha çok beğendiğimi sordu. Yalnızlığı anlatımını daha çok beğenmiştim.
Aklıma mutlu olduğum anları nasıl anlattığım takıldı. “O kadar güzeldi ki, anlatamam.” “İnanılmazdı.” gibi hepimizin kullandığı kelimelerle, eksik bir anlatım mutluluğa ait olan.
Özlemi, boşluğu, kederi en küçük hücresine kadar anlatma çabamıza karşılık, sevinci anlatmaktan çok, dillendirmeden hayalgücüne bırakmak, ya bir korunma çabasının ya da insanoğlunun bu konudaki yetersizliğinin belirtisi. Acıyla o kadar yoğrulmuşuz ki, bunları anlatabilmenin bilgi ve kelime dağarcığına sahibiz. Ama mutluluk için böyle bir birikimimiz yok. Bu bireyin mi, toplumun mu yoksa ait olduğumuz kültürün mü bilinmezi acaba? Ya da hepsinin toplamına mı eşit eksiklikler.
“Kara gün dostu” diye bir sıfat var mesela. Bir yerde, bir insanın sevincini paylaşmanın, kötü gününde yanında olmaktan daha zor olduğunu okumuştum. Başka birinin sevinciyle sevinmek, üzüntüsüne ortak olmaktan daha yüce bir duygu ve insanlık ister bence de. Haset gibi, insanı özünden uzaklaştıran bütün olumsuz duygulardan arınıp, yanında olmak değerli olan. Kötü gününde yanında olmakta önemli tabiki.
Büyürken aklımıza yer eden herşey içinde var bu. “Çok güldük başımıza birşey gelecek.” var mesela. Öyle kabullenir, zamanla da öyle inanırız ki, bize aitlermiş gibi davranırız.
Öğretilmişliklere ekleye ekleye bulunduğumuz noktaya geldik işte. Bundan gayrı heybemize birazda mutluluk tasviri koyalım. Anlatabileceklerimizi kısıtlamak yakışmıyor bize.
Eylül/2007
21 Eylül 2007 Cuma
Şimdi ne olsa?
İçeri ışık sızmayan bir odada, gecenin sessizliğinde, seçtiğim müzikler olsa.
Tatlı tatlı esen rüzgarlı bir balkonda elimde kitabım olsa.
Ilık bir akşamüstü, sessiz sahilde, karşımda uçsuz bucaksız deniz olsa.
Kalabalıklarla uyum içinde oynanan halay-horon olsa.
Hayalini kurduğum yolculuklardan birinin başlangıcı olsa.
Güzel demlenmiş bir çayı, dostlarımla keyifle içebileceğim sakin bir yer olsa.
Havasını içime doyasıya dolduracağım, geceleri yıldızların ışıl ışıl görüntüsü altında uzanacağım karadeniz yaylası olsa.
İşte budur demeyi geçtim, galiba bu diyebileceğim bir sevgi olsa…
Eylül/2007
Tatlı tatlı esen rüzgarlı bir balkonda elimde kitabım olsa.
Ilık bir akşamüstü, sessiz sahilde, karşımda uçsuz bucaksız deniz olsa.
Kalabalıklarla uyum içinde oynanan halay-horon olsa.
Hayalini kurduğum yolculuklardan birinin başlangıcı olsa.
Güzel demlenmiş bir çayı, dostlarımla keyifle içebileceğim sakin bir yer olsa.
Havasını içime doyasıya dolduracağım, geceleri yıldızların ışıl ışıl görüntüsü altında uzanacağım karadeniz yaylası olsa.
İşte budur demeyi geçtim, galiba bu diyebileceğim bir sevgi olsa…
Eylül/2007
19 Eylül 2007 Çarşamba
Dansöz dünya
“Hiç kavga bilmez gülle yaprak
Hiç kıyar mı ağaca toprak”
…
Çok karmaşıksın, çok…
İçime hapsettiklerimi, haykıramayıp dertop ettiğim hüzünleri, çığlıkları, o karmaşanda, içinde öğütüp yok ediyorsun.
Sevip sevilmeyişlerin, sevilip sevmeyişlerin sonucunda, avucumuza koca bir yalnızlık bırakarak yoluna devam ediyor, ardına bakmıyorsun. Düzenine kurban ediyorsun iyi niyetleri, temiz duyguları. Sakınacak duygu, saklanacak yer koymuyorsun ki huzurla sığınalım. Kötülüğe bulanmışsın, kara katmanların var. Kirlendikçe güçleniyor, güçlendikçe sana riayet edecek yeni üyelere kavuşuyorsun.
Bir avuç azınlık hala yaşanabilir bir yer olman için savaşıyor, yel değirmenlerine karşı. Ve hala iyi kalabilmek, cesaret, direniş istiyor.
Yalansın dünya.
Eylül/2007
Hiç kıyar mı ağaca toprak”
…
Çok karmaşıksın, çok…
İçime hapsettiklerimi, haykıramayıp dertop ettiğim hüzünleri, çığlıkları, o karmaşanda, içinde öğütüp yok ediyorsun.
Sevip sevilmeyişlerin, sevilip sevmeyişlerin sonucunda, avucumuza koca bir yalnızlık bırakarak yoluna devam ediyor, ardına bakmıyorsun. Düzenine kurban ediyorsun iyi niyetleri, temiz duyguları. Sakınacak duygu, saklanacak yer koymuyorsun ki huzurla sığınalım. Kötülüğe bulanmışsın, kara katmanların var. Kirlendikçe güçleniyor, güçlendikçe sana riayet edecek yeni üyelere kavuşuyorsun.
Bir avuç azınlık hala yaşanabilir bir yer olman için savaşıyor, yel değirmenlerine karşı. Ve hala iyi kalabilmek, cesaret, direniş istiyor.
Yalansın dünya.
Eylül/2007
1 Eylül 2007 Cumartesi
Geldi sonbahar...
Sıcaklığı en son haddinde hissettikten sonra, önce sadece akşamları, giderek bütün gün esen rüzgarla yazdan uzaklaştık artık. Sonbaharı hırkalarla aldık omuzlarımıza.
Tertemiz, masmavi gökyüzünü, yazın o kendine has kokusunu, geç inen akşamları özleyeceğim yine.Her ne kadar gereği gibi davranmıyor olsa da mevsimler, sonbaharın, kışın değişmezleri var hala. Önce yapraklar düşecek mesela, yalnız kalacak ağaçlar. Güneş gözükmek için nazlacak, daha sert esecek rüzgarlar.
Kış doğumlu biri olarak, hiç sevmedim karanlık, kasvetli havaları. Ruhuma arabesk bir melodi gibi dokunur böyle havalar. Ve sanırım ki, hiç bitmeyecek bu mevsim. Güneş o kadar cıvıl cıvıl olmayacak, akşam üzerleri o tatlı duyguları uyandırmayacak birdaha.
Birkaç ay sonraysa ben bir yaşımı, dünya ise bir yılını geride bırakacak. Dünya için küçük ama benim için büyük bir adım bu
Umutlardan, iyi dileklerden bir şal yapıp almalıyım omuzuma. Bu sonbahar, ihtiyacım olacak zira.
Eylül/2007
Tertemiz, masmavi gökyüzünü, yazın o kendine has kokusunu, geç inen akşamları özleyeceğim yine.Her ne kadar gereği gibi davranmıyor olsa da mevsimler, sonbaharın, kışın değişmezleri var hala. Önce yapraklar düşecek mesela, yalnız kalacak ağaçlar. Güneş gözükmek için nazlacak, daha sert esecek rüzgarlar.
Kış doğumlu biri olarak, hiç sevmedim karanlık, kasvetli havaları. Ruhuma arabesk bir melodi gibi dokunur böyle havalar. Ve sanırım ki, hiç bitmeyecek bu mevsim. Güneş o kadar cıvıl cıvıl olmayacak, akşam üzerleri o tatlı duyguları uyandırmayacak birdaha.
Birkaç ay sonraysa ben bir yaşımı, dünya ise bir yılını geride bırakacak. Dünya için küçük ama benim için büyük bir adım bu
Umutlardan, iyi dileklerden bir şal yapıp almalıyım omuzuma. Bu sonbahar, ihtiyacım olacak zira.
Eylül/2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)