En zor soru, insanın kendine sorduğudur her zaman. Başkasına sorduğunun cevabını didikler durur da insan, kendine sorduğu soruları geçiştirir kimi zaman. Bazen de kendine sormak istediklerini başkalarına sorar.
Şimdi biz, kan kardeşi olurken, kolunda bacağında kabuk tutmuş yaraları yeniden kanatan çocuklar kadar cesur, ve birinin düştüğünde kesilen, diğerinin bir cam parçasıyla çizdiği parmaklarında birleşen kan grupları gibi farklıyız. Bir çok ortak yanımız var, bir o kadar da zıtlaştığımız.
Şimdi biz, hata yapmamak uğruna müziğin ruhunu kaybetmiş şarkıcılar gibiyiz. Ritmimiz tam ama duyguyu yitirmişiz.
Şimdi biz, güneşle ay gibiyiz. Birimiz varken, diğerimiz olamasak da, birbirimizin varlığında ışıldayabiliriz. Ve ikimiz de mutluluğu çağırıştırabiliriz.
Şimdi biz, aynı odaya açılan kapı ve pencere gibiyiz. Birimizin perdelerin ardına gizlediğini, diğerimiz daha korunaklı hale getiririz. Bir gün perdelerin ardını görebilmek ne kadar mümkünse, kapıların ardını görmek, o derece imkansızdır, bir türlü öğrenemeyiz.
Nisan/2009
1 Nisan 2009 Çarşamba
6 Mart 2009 Cuma
Doğum günün kutlu olsun dostum
Hoşgeldin dostum. Gel otur, dinlen biraz. Koca bir yıl geçti, yorgunsundur. Dur lütfen, hemen kalkma! Bilirsin sen de, bu kadar aceleye gelmez hayat. Ama akıl almaz bir hızla da geçip gider, kimseye aldırmadan. Bizeyse ardından koşturmak kalır. Ama şimdi değil, otur lütfen.
Bak yağmur yağıyor. Sen seversin yağmuru.
Yağmurun çamurlaştırdığı alanlarda çok vakit kaybetmişliğimiz olsa da, yeni yağmurlarla temizlenilir bilirsin. Baharda çiçek kokuları ve kuş cıvıltılarıyla yeniden bağlanılır hayata. Rüzgârda saçlarımız savrulur, güneşin parlaklığında gözlerimiz kısılır.
Kumdan kalelerimizi yıkıp geçse de dalgalar, ya da dalgalar kadar insaflı olmayan insanlar; vazgeçmeyiz…
Ellerimiz, ayaklarımız kum içinde, boş sahilde uğuldayan dalga seslerini dinleriz. Ve bir çocuğun neşe içindeki sesini.
“Hayat güzel” demek için bahaneler bulur, sebepler ararız.
Kenar süsleri kondururuz hayat defterinin köşelerine, boydan boya. Ve bir dostun ismi yeter bir sayfayı umutla doldurmaya.
Varlığından duyduğum mutluluğu anlatmaya yeter mi kelimelerim, bilmiyorum. İyi varsın dostum, iyi ki doğdun.
Mart/2009
Bak yağmur yağıyor. Sen seversin yağmuru.
Yağmurun çamurlaştırdığı alanlarda çok vakit kaybetmişliğimiz olsa da, yeni yağmurlarla temizlenilir bilirsin. Baharda çiçek kokuları ve kuş cıvıltılarıyla yeniden bağlanılır hayata. Rüzgârda saçlarımız savrulur, güneşin parlaklığında gözlerimiz kısılır.
Kumdan kalelerimizi yıkıp geçse de dalgalar, ya da dalgalar kadar insaflı olmayan insanlar; vazgeçmeyiz…
Ellerimiz, ayaklarımız kum içinde, boş sahilde uğuldayan dalga seslerini dinleriz. Ve bir çocuğun neşe içindeki sesini.
“Hayat güzel” demek için bahaneler bulur, sebepler ararız.
Kenar süsleri kondururuz hayat defterinin köşelerine, boydan boya. Ve bir dostun ismi yeter bir sayfayı umutla doldurmaya.
Varlığından duyduğum mutluluğu anlatmaya yeter mi kelimelerim, bilmiyorum. İyi varsın dostum, iyi ki doğdun.
Mart/2009
3 Mart 2009 Salı
Kendinden kaçabileceğini sanmak
Anlatacak çok şey vardı. Ama öylesine yorgunum ki, vazgeçtim. Kendimi son günlerde ne kadar sık yorgun hissettiğimi farkettim. Aklıma gelen cümleleri aynı anda silmeye çalıştığımı; kendimi tekrar ettiğimi düşündüğümü ve bundan rahatsız olduğumu; sürekli planlar yaptığımı ve rüyalarım da dahil olmak üzere o planlara yetişmeye çabalayıp durduğumu; uzaklaşmak isterken kendimi hep kalabalıkların ortasında bulduğumu; okuduğum haberlere, gördüğüm görüntülere, duyduğum cümlelere, kalbimin de, aklımın da artık dayanmadığını farkettim.
Kafamın içi o kadar uğultulu ki. Kocaman harflerle bağır çağır konuşup duruyor birileri. İçim birkaç parçaya bölünmüş sanki. Hepsi bir tarafa çekmeye çalışıyor beni. Oysa ben bilinmeyen bir yerde, kollarımı kavuşturup gökyüzünü izlemek istiyorum. Kavgadan, gürültüden, yarıştan uzak olup, iç sesimden ziyade doğanın sesiyle meşgul olmak istiyorum.
Mart/2009
Kafamın içi o kadar uğultulu ki. Kocaman harflerle bağır çağır konuşup duruyor birileri. İçim birkaç parçaya bölünmüş sanki. Hepsi bir tarafa çekmeye çalışıyor beni. Oysa ben bilinmeyen bir yerde, kollarımı kavuşturup gökyüzünü izlemek istiyorum. Kavgadan, gürültüden, yarıştan uzak olup, iç sesimden ziyade doğanın sesiyle meşgul olmak istiyorum.
Mart/2009
1 Mart 2009 Pazar
Pencere önü çiçeği
Sen gitmeden baharlar vardı, erik ağaçlarını bembeyaz elbiselere büründüren. Esen rüzgârda kimi zaman ürpermek pahasına, ince paltolarla açık alanlarda oturmak vardı. Henüz koyulaşmamış maviliklerin üzerine bulutlar çizilmiş, fakat sonra silinmeye çalışılmış gibi hafif beyazlıklar olurdu gökyüzünde. Etraf yeşillenir, çiçekler açar, kuşlar cıvıldaşırdı. Eskiden baharlar vardı.
Yolun başındaki fırından yayılan taze ekmek kokusunun doldurduğu sokakta adım adım uzaklaşmıştın benden. Bir bahar günüydü ve sen, saçlarının salınışıyla kıskandırıyordun çiçekleri. Sol yanımdaki yokuştan aşağı, koşarak inen bir çocuğun arkasından bağırıyordu annesi.
Hayaller kuruyordum ben. Evlenecektik, bir bebeğimiz olacaktı. Erkek olursa Oğul, kız olursa Duru olacaktı adı. Kızımız sana benzeyecekti, oğlumuz bana. Sen içimdeki tüm güzellikleri alıp gitmeden evveldi tüm o hayaller. Baharlar vardı o zamanlar, içim yemyeşildi. Su vermeyi unuttuğun pencere önü çiçekleri gibi soldu içimdeki sevinçler. Ne baharlar kaldı şimdi, ne de sevinçle kurduğum hayaller…
Mart/2009
Yolun başındaki fırından yayılan taze ekmek kokusunun doldurduğu sokakta adım adım uzaklaşmıştın benden. Bir bahar günüydü ve sen, saçlarının salınışıyla kıskandırıyordun çiçekleri. Sol yanımdaki yokuştan aşağı, koşarak inen bir çocuğun arkasından bağırıyordu annesi.
Hayaller kuruyordum ben. Evlenecektik, bir bebeğimiz olacaktı. Erkek olursa Oğul, kız olursa Duru olacaktı adı. Kızımız sana benzeyecekti, oğlumuz bana. Sen içimdeki tüm güzellikleri alıp gitmeden evveldi tüm o hayaller. Baharlar vardı o zamanlar, içim yemyeşildi. Su vermeyi unuttuğun pencere önü çiçekleri gibi soldu içimdeki sevinçler. Ne baharlar kaldı şimdi, ne de sevinçle kurduğum hayaller…
Mart/2009
Kaç yanlış bir doğru ediyor?
Şimdi hangi haykırış bir işe yarar ki? Kurulan onca cümlenin bir önemi kaldı mı artık? Beden dilinin, yüz ifadesinin, gülümsemelerin, kahkahaların ya da hıçkırıkların var mı bir anlamı? Nereye kaldırdık, büyürken bize öğretilen onca doğruyu? Neden yanlışların peşinde koşuyoruz, dur durak bilmeden?
Hep “ben” demenin yanlış olduğunu öğrenmiştik ilk. Çocuktuk daha… Mahallenin ortasındaki o tek salıncakta sallanırken, sırada bekleyenleri yok sayıp, istediğimiz kadar sallanamayacağımızı söylemişlerdi.
Hiç yoktan yere kavga etmemek gerektiğini öğrendik sonra. Ahmet, Mehmet’e tekme atmışken, Mehmet’in de Ahmet’e yumruk atmış olmasına, “kavga etmeden, güzel güzel oynayın” öğütleri yetişirdi büyüklerden.
Çocuğu ilkokula başladığında, başkasına ait bir şeyi almamayı öğütlerdi anneler. Ve kendine ait olanlara sahip çıkmayı. Defter bir yerde, kalem başka bir yerdeyken ders yapılamayacağını anlatırlardı.
Yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını boşuna mı öğrenmiştik biz? Hani “ödevimi yaptım” diyerek, dışarıda kurulan oyuna katılmak için evden çıktığımız günün ertesiydi. Defterimize düşülen dip notla gerçeği anlamış ve gözlerimize bakıp, “ne olursa olsun gerçeği söylemelisin” demişlerdi. Bu cümle de, okulda öğrenilenler kadar teorik miydi yani?
Kimseden bir şey istenmeyeceği öylesine mi öğütlenmişti bize? Bayramlarda bile, en yakınlarımıza sadece harçlık için yaklaşılmayacağı da mı yanlışlıkla söylenmişti?
Girdiğimiz bütün sınavlarda ve ömrümüz boyunca, hep yanlışlar doğrularımızdan mahsup edildi. Şimdi ne değişti peki? Neden en çok yanlışa sahip olan en güçlü, en sevilen, en zengin, en, en, en bilmem ne olabiliyor? Neden artık yanlışlar bir araya toplanıp, bildiğimiz tüm doğrulara galip geliyor? Söyler misiniz şimdi, kaç yanlış bir doğru ediyor?
Mart/2009
Hep “ben” demenin yanlış olduğunu öğrenmiştik ilk. Çocuktuk daha… Mahallenin ortasındaki o tek salıncakta sallanırken, sırada bekleyenleri yok sayıp, istediğimiz kadar sallanamayacağımızı söylemişlerdi.
Hiç yoktan yere kavga etmemek gerektiğini öğrendik sonra. Ahmet, Mehmet’e tekme atmışken, Mehmet’in de Ahmet’e yumruk atmış olmasına, “kavga etmeden, güzel güzel oynayın” öğütleri yetişirdi büyüklerden.
Çocuğu ilkokula başladığında, başkasına ait bir şeyi almamayı öğütlerdi anneler. Ve kendine ait olanlara sahip çıkmayı. Defter bir yerde, kalem başka bir yerdeyken ders yapılamayacağını anlatırlardı.
Yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını boşuna mı öğrenmiştik biz? Hani “ödevimi yaptım” diyerek, dışarıda kurulan oyuna katılmak için evden çıktığımız günün ertesiydi. Defterimize düşülen dip notla gerçeği anlamış ve gözlerimize bakıp, “ne olursa olsun gerçeği söylemelisin” demişlerdi. Bu cümle de, okulda öğrenilenler kadar teorik miydi yani?
Kimseden bir şey istenmeyeceği öylesine mi öğütlenmişti bize? Bayramlarda bile, en yakınlarımıza sadece harçlık için yaklaşılmayacağı da mı yanlışlıkla söylenmişti?
Girdiğimiz bütün sınavlarda ve ömrümüz boyunca, hep yanlışlar doğrularımızdan mahsup edildi. Şimdi ne değişti peki? Neden en çok yanlışa sahip olan en güçlü, en sevilen, en zengin, en, en, en bilmem ne olabiliyor? Neden artık yanlışlar bir araya toplanıp, bildiğimiz tüm doğrulara galip geliyor? Söyler misiniz şimdi, kaç yanlış bir doğru ediyor?
Mart/2009
Hiiç
Tertemiz çarşaflarla örtülü, mis kokulu yataklarda saklıyordu, hoyratça kullanılmaktan zarar görmüş ruhunu. Yanlış programda yıkanmış çamaşırlar gibi, kullanılmaz hale gelmişti insani duyguları. Kimse için üzülmüyordu artık. Sebep olduğu kötü şeyler için suçluluk da duymuyordu. Ağlamak bir yana, gözleri bile nemlenmemişti ne zamandır. Ve bunu öylesine büyük bir maharet sayıyordu ki, başardığı için gurur duyuyordu kendisiyle.
Sevmeyi unutmuştu. En son ne zaman içini herhangi bir sevginin doldurduğunu hatırlamıyordu bile. Tarih kadar eski bir zamandaydı sanki tüm sevgiler. Ya da hiç varolmamıştı sevgi diye öne sürülenler. Kışın kasvetinden, sonbaharın hüznünden, ilkbaharın heyecanı ya da yazın rehavetinden çok uzaklarda bir mevsimde yaşıyordu o. Sürüp giden tek bir şey vardı sanki. Ya hep günün aydınlık saatleriydi yaşadığı zaman, ya da hep gecenin laciverdi. Silmişti içinden, geceyle gündüzün insanı yönlendiren enerjisini.
Çiçekler renksiz, toprak kokusuz, kuşlar dilsizdi ne zamandır. Ama insanlar öylesine gevezeydi ki, onları da duymazdan gelerek alt etmişti. Var olanı el birliğiyle yok edip, sonra da yokluğun içinde dönenip duranları görmezden gelmeyi başardığı gün, o güne kadar elde ettiği tüm başarıları unutuvermişti bir anda. Dalında olgunlaşıp çürüyen, yerdeki kalabalığın arasına en son düşen meyva gibi hissediyordu kendini.
Ne zaman aynaya baksa, ilk defa karşılaştığı birine bakıyor gibi kuşkulu olurdu gözleri. Aynadaki yansımasını yadırgayacak kadar uzaklaşmıştı kendinden. Kuşkuyla bakan o gözlerin içinde alev görürdü bir an. Hiçliğe kapılmadan önceki zamanlarından bir bilmece getirirdi aklına o alaz. “Ocak başında kuyu, kuyunun içinde suyu, suyun içinde yılan, yılanın ağzında mercan” Bütün bilmeceleri unutup, usulca soru soran o küçük çocuk olurdu yeniden. “İstediğimiz sorudan başalayabilir miyiz?”
Mart/2009
Sevmeyi unutmuştu. En son ne zaman içini herhangi bir sevginin doldurduğunu hatırlamıyordu bile. Tarih kadar eski bir zamandaydı sanki tüm sevgiler. Ya da hiç varolmamıştı sevgi diye öne sürülenler. Kışın kasvetinden, sonbaharın hüznünden, ilkbaharın heyecanı ya da yazın rehavetinden çok uzaklarda bir mevsimde yaşıyordu o. Sürüp giden tek bir şey vardı sanki. Ya hep günün aydınlık saatleriydi yaşadığı zaman, ya da hep gecenin laciverdi. Silmişti içinden, geceyle gündüzün insanı yönlendiren enerjisini.
Çiçekler renksiz, toprak kokusuz, kuşlar dilsizdi ne zamandır. Ama insanlar öylesine gevezeydi ki, onları da duymazdan gelerek alt etmişti. Var olanı el birliğiyle yok edip, sonra da yokluğun içinde dönenip duranları görmezden gelmeyi başardığı gün, o güne kadar elde ettiği tüm başarıları unutuvermişti bir anda. Dalında olgunlaşıp çürüyen, yerdeki kalabalığın arasına en son düşen meyva gibi hissediyordu kendini.
Ne zaman aynaya baksa, ilk defa karşılaştığı birine bakıyor gibi kuşkulu olurdu gözleri. Aynadaki yansımasını yadırgayacak kadar uzaklaşmıştı kendinden. Kuşkuyla bakan o gözlerin içinde alev görürdü bir an. Hiçliğe kapılmadan önceki zamanlarından bir bilmece getirirdi aklına o alaz. “Ocak başında kuyu, kuyunun içinde suyu, suyun içinde yılan, yılanın ağzında mercan” Bütün bilmeceleri unutup, usulca soru soran o küçük çocuk olurdu yeniden. “İstediğimiz sorudan başalayabilir miyiz?”
Mart/2009
Özlem
“Ellerimi tutup, bana Nazım’dan şiirler okurdu” demişti kadın. Hayal etmiştim öyle bir sahneyi. Gözümde öyle canlanmıştı ki, elimi uzatsam dokunacaktım sanki. Ama yine de hatırlayamamıştım, hangi kitabın satırlardan içime süzüldüğünü. Bu öyle çok oluyordu ki. Bir cümle ya da bir görüntü, arkamdan yanaşıp gözlerimi kapayan bir tanıdık gibi olurdu çoğu zaman. Sessiz, sedasız ardımda durup, onu tanımam için bekleyen biri olurdu. Düşünür düşünür bulamazdım kim olduğunu.
Yürüdüğüm yol boyunca düşünmüştüm. Rüzgâr esiyor, saçlarımı savuruyordu. Çıplak ağaçların dalları, direklere asılı reklam tabelaları, yeni ekildiği belli, cadde kenarlarındaki menekşelerin yaprakları, yanımdan geçen kadının boynundaki şalı, hepsi savrulup duruyordu. Bir tek düşündüklerime etkisi olmuyordu rüzgârın.
Özlemiştim… Ilık bir havada vapurda yolculuk yapmayı, yalınayak çimenlerde dolaşmayı, derin derin nefes almayı, aşık olmayı, papatyalardan fal bakmayı, çiçek kokularıyla mest olmayı… Ve hatırlamayı özlemiştim, nerede okuduğumu düşünüp durduğum cümleler gibi, içimi ısıtacak sevda sözlerini de…
Mart/2009
Yürüdüğüm yol boyunca düşünmüştüm. Rüzgâr esiyor, saçlarımı savuruyordu. Çıplak ağaçların dalları, direklere asılı reklam tabelaları, yeni ekildiği belli, cadde kenarlarındaki menekşelerin yaprakları, yanımdan geçen kadının boynundaki şalı, hepsi savrulup duruyordu. Bir tek düşündüklerime etkisi olmuyordu rüzgârın.
Özlemiştim… Ilık bir havada vapurda yolculuk yapmayı, yalınayak çimenlerde dolaşmayı, derin derin nefes almayı, aşık olmayı, papatyalardan fal bakmayı, çiçek kokularıyla mest olmayı… Ve hatırlamayı özlemiştim, nerede okuduğumu düşünüp durduğum cümleler gibi, içimi ısıtacak sevda sözlerini de…
Mart/2009
1 Şubat 2009 Pazar
Davos'ta bir kadın
Davos’ta ağlayan Emine Erdoğan’ı gördüğünüzde neler düşündünüz? Benim o görüntü hakkındaki düşüncelerim, çıkışta kendisine uzatılan mikrofona söyledikleri ve haberin yorumları arasına karışıp kaybolmuştu. Ta ki cumartesi günü, Şükran Soner’in Cumhuriyet gazetesindeki yazısını okuyana kadar.
Yanında durduğu insanı seven ve onu çok iyi tanıyan birinin hissedebileceği bir duyguyla ağlıyor diye düşünmüştüm Emine Erdoğan için. Korku. Kim bilir kaçıncı kez tanık olduğu sinirli halinin, bu sefer daha kritik bir dönemeçte ortaya çıkmış olmasından ve bundan sonra olacaklardan duyduğu korkuydu sanki onu ağlatan. Sonra muhtemelen yanında bulunanlar yorumlarını söylemişlerdi ona. Başbakan şöyle haklıydı, böyle haklıydı vs. Onun da içi biraz olsun rahatlamıştı muhtemelen, taraftar bulması sebebiyle. Ve kendisine uzatılan mikrofonlara o duygularla söylemişti, “bu bir skandal” diye.
Fikrindekiler başka olmasına rağmen, son zamanlarda dillerine doladıkları Nazım Usta’nın şiirlerini okurken ağlayan Emine Hanım değildi oradaki. Durum farklıydı bence.
Şubat/2009
Yanında durduğu insanı seven ve onu çok iyi tanıyan birinin hissedebileceği bir duyguyla ağlıyor diye düşünmüştüm Emine Erdoğan için. Korku. Kim bilir kaçıncı kez tanık olduğu sinirli halinin, bu sefer daha kritik bir dönemeçte ortaya çıkmış olmasından ve bundan sonra olacaklardan duyduğu korkuydu sanki onu ağlatan. Sonra muhtemelen yanında bulunanlar yorumlarını söylemişlerdi ona. Başbakan şöyle haklıydı, böyle haklıydı vs. Onun da içi biraz olsun rahatlamıştı muhtemelen, taraftar bulması sebebiyle. Ve kendisine uzatılan mikrofonlara o duygularla söylemişti, “bu bir skandal” diye.
Fikrindekiler başka olmasına rağmen, son zamanlarda dillerine doladıkları Nazım Usta’nın şiirlerini okurken ağlayan Emine Hanım değildi oradaki. Durum farklıydı bence.
Şubat/2009
Yabancı
Dalgın dalgın yürüyordum durağa doğru. Bir otobüs geldi, durağa yanaştı. Bir ses duydum o sıra. Biri cama vuruyordu. Öyle dalgın ve yorgundum ki, bunun hayalini kurmuş olmaktan endişeliydim açıkçası.
Kafamı kaldırıp baktım. Önce çok yabancı gelen ama baktıkça tanıdıklaşan o yüz, kocaman gülümsemiş, küçük çocuklar gibi sevinçle el sallıyordu bana. Kaç yıl olmuştu onu görmeyeli? Dokuz? On? Neler yaşamıştı, yaşadıkları ne kadar törpülemişti o umursamazlığını? Onca yıl sonra bir otobüsün camından el sallıyordu arkadaşına. Başka bir ülkede, tanıdığı birine rastlamış gibi bir heyecan içinde. Aslında artık hepimiz birer yabancıydık zaten. Yaşadıklarımıza, duyduklarımıza, gördüklerimize... Ve ne çok ihtiyacımız vardı, tanıdık birilerini görmeye…
Şubat/2009
Kafamı kaldırıp baktım. Önce çok yabancı gelen ama baktıkça tanıdıklaşan o yüz, kocaman gülümsemiş, küçük çocuklar gibi sevinçle el sallıyordu bana. Kaç yıl olmuştu onu görmeyeli? Dokuz? On? Neler yaşamıştı, yaşadıkları ne kadar törpülemişti o umursamazlığını? Onca yıl sonra bir otobüsün camından el sallıyordu arkadaşına. Başka bir ülkede, tanıdığı birine rastlamış gibi bir heyecan içinde. Aslında artık hepimiz birer yabancıydık zaten. Yaşadıklarımıza, duyduklarımıza, gördüklerimize... Ve ne çok ihtiyacımız vardı, tanıdık birilerini görmeye…
Şubat/2009
Kırmızı ojeli eller
Beyaz bir mendilin üzerinde, kırmızı ojeli, neredeyse mendil kadar beyaz eller. Buruşturup duruyor mendili. Az önce kapadığı telefon belli ki mutsuz etti onu. Ama başka bir şeyler daha var. Acaba kızgın mı, yoksa korkuyor mu? Yüzünde kendini ağlamaktan alıkoymaya çalışan bir ifade var.
Derin bir iç çekişle kaldırıyor bir müddet sonra başını. Dışarıdaki karanlığın ve içeride yanan ışıkların cama yansıttığı insan yüzlerini aşıp, Boğaz’ı görmeye çalışıyor. Dışarısı buz gibi soğuk, iliklerine işlemiş vapura binenlerin de.
Telefonu çıkarıp ekranına bakıyor. Bir eliyle sıkıca kavradığı telefona diğer elini de siper edip, kucağına bırakıyor kollarını. Bir damla yaş süzülüyor yanağına, çarçabuk siliveriyor hemen. Neler geçiriyor acaba içinden? Kocaman bir çantanın içine bir kuyuya atar gibi atıyor sonra telefonu.
İskeleye yanaşıyor vapur. Bütün yolcular bir yarış içindeler sanki. Kimisi vapur yanaşmadan atlıyor iskeleye. Oysa o ellerini iki yana koymuş yerinden kalkmaya dermanı yokmuş gibi oturuyor orada. Çantasını alıyor, ağır hareketlerle kalkıyor yerinden. Saçlarını düzeltiyor. Her ihtimale karşı gözlerinin altını siliyor parmaklarıyla. Sıkıca sarınıp kahverengi paltosuna, adım atıyor aynı şehrin diğer yakasına…
Şubat/2009
Derin bir iç çekişle kaldırıyor bir müddet sonra başını. Dışarıdaki karanlığın ve içeride yanan ışıkların cama yansıttığı insan yüzlerini aşıp, Boğaz’ı görmeye çalışıyor. Dışarısı buz gibi soğuk, iliklerine işlemiş vapura binenlerin de.
Telefonu çıkarıp ekranına bakıyor. Bir eliyle sıkıca kavradığı telefona diğer elini de siper edip, kucağına bırakıyor kollarını. Bir damla yaş süzülüyor yanağına, çarçabuk siliveriyor hemen. Neler geçiriyor acaba içinden? Kocaman bir çantanın içine bir kuyuya atar gibi atıyor sonra telefonu.
İskeleye yanaşıyor vapur. Bütün yolcular bir yarış içindeler sanki. Kimisi vapur yanaşmadan atlıyor iskeleye. Oysa o ellerini iki yana koymuş yerinden kalkmaya dermanı yokmuş gibi oturuyor orada. Çantasını alıyor, ağır hareketlerle kalkıyor yerinden. Saçlarını düzeltiyor. Her ihtimale karşı gözlerinin altını siliyor parmaklarıyla. Sıkıca sarınıp kahverengi paltosuna, adım atıyor aynı şehrin diğer yakasına…
Şubat/2009
Sevgi güzellik ister, güzellik emek
“Sen beni sevmiyorsun!” dedi kız, şımarıkça. Çocuk, bakışlarını başka yöne çevirdi, yüzündeki bıkkınlıkla. Aralarındaki sessizliği böldü durağa yanaşan otobüs. İki yabancı gibi bindiler otobüse. Kapanan kapıların camına, denizin hafif dalgalı sureti yansıdı. Cam kenarına oturan kızın yüz ifadesindeki küskünlüğü, sadece ben mi görebiliyordum acaba?
Sevgi zorla alınabilen bir şey olmadı ki hiç. Hep kendiliğinden gelişti. Bazen bir gülüşle, bir bakışla pekişip; dallanıp budaklandı, içimize sığmaz oldu. Yeniledi, değiştirdi. Hep güzel şeylerin habercisi oldu. Ve zorla güzellik olmazdı, öyle öğretildi bize yılar boyu. O yüzden hiç sevdirmeye çalışmadım kendimi. Ben sevdim, işin sadece bu kısmıyla ilgilendim. Sevilmek, denizi izlerken görülmesi ne kadar muhtemel bilinmeyen yunuslar gibiydi. O yunusları görünce çocuklar gibi mutlu olurduk. Ellerini sevinçle çırpan küçük çocuklar olurduk sevip,sevilince.
Ortaokulda isimlerden fal bakardık. Nasıl bakılıyordu hatırlamıyorum şimdi ama. Üzerinden yıllar geçti, âşık oldum bir gün; canım yandı. Küsmüştüm kendime, sonra barışıverdim. Zaman geçti, yeniden sevdim. Dikensiz gül bahçesi değildi o yol, öyle de hayal etmemiştim zaten. Üzüntüsünü de sevincini de içime sindirdim. Ufacık bir kalp çarpıntısının ardından bakakaldığım da oldu, sevginin kıymetini bilmeyen insanlar arasında bulunduğum da. Her seferinde karşımdakini kendim gibi sanmamayı öğrenip, her yeni başlangıçta da unuttum. Belki de en iyisi buydu. Başka türlüsü sevgi olmaktan çıkaracaktı içimdeki duyguyu.
Sevgililer günü kutlanıyor ya hani. Bence sevgi ile ilgili kutlanabilecek en güzel gün, hâlâ sevmeyi başarabilenlerin günü olmalı. Çıkarsız sevmeyi becerebilenlerin günü. Sevgiliyi, aileyi, eşi, dostu, kuşu, balığı, gökyüzünü, yağmuru… Güzel olan ne varsa hâlâ sevmeyi başarabildiğimiz, varlıkları ve bizimde inatla sahip çıktığımız sevgileri için bir kutlama değerli olurdu.
Şubat/2009
Sevgi zorla alınabilen bir şey olmadı ki hiç. Hep kendiliğinden gelişti. Bazen bir gülüşle, bir bakışla pekişip; dallanıp budaklandı, içimize sığmaz oldu. Yeniledi, değiştirdi. Hep güzel şeylerin habercisi oldu. Ve zorla güzellik olmazdı, öyle öğretildi bize yılar boyu. O yüzden hiç sevdirmeye çalışmadım kendimi. Ben sevdim, işin sadece bu kısmıyla ilgilendim. Sevilmek, denizi izlerken görülmesi ne kadar muhtemel bilinmeyen yunuslar gibiydi. O yunusları görünce çocuklar gibi mutlu olurduk. Ellerini sevinçle çırpan küçük çocuklar olurduk sevip,sevilince.
Ortaokulda isimlerden fal bakardık. Nasıl bakılıyordu hatırlamıyorum şimdi ama. Üzerinden yıllar geçti, âşık oldum bir gün; canım yandı. Küsmüştüm kendime, sonra barışıverdim. Zaman geçti, yeniden sevdim. Dikensiz gül bahçesi değildi o yol, öyle de hayal etmemiştim zaten. Üzüntüsünü de sevincini de içime sindirdim. Ufacık bir kalp çarpıntısının ardından bakakaldığım da oldu, sevginin kıymetini bilmeyen insanlar arasında bulunduğum da. Her seferinde karşımdakini kendim gibi sanmamayı öğrenip, her yeni başlangıçta da unuttum. Belki de en iyisi buydu. Başka türlüsü sevgi olmaktan çıkaracaktı içimdeki duyguyu.
Sevgililer günü kutlanıyor ya hani. Bence sevgi ile ilgili kutlanabilecek en güzel gün, hâlâ sevmeyi başarabilenlerin günü olmalı. Çıkarsız sevmeyi becerebilenlerin günü. Sevgiliyi, aileyi, eşi, dostu, kuşu, balığı, gökyüzünü, yağmuru… Güzel olan ne varsa hâlâ sevmeyi başarabildiğimiz, varlıkları ve bizimde inatla sahip çıktığımız sevgileri için bir kutlama değerli olurdu.
Şubat/2009
Ruh halim
İçim daralıyor bugünlerde. Sanki biri gırtlağıma basıyor ve nefessiz kalıyorum. İçimde nedenini bilmediğim bir kızgınlık var. Bunu tetikleyen şeyler de var tabii. Ama kendime hatırlatmak istemiyorum onları. ”Hatırlatmak istemiyormuş kendine, laf” diye söyleniyor içimdeki ben. O da en az benim kadar biliyor, unutmak diye bir şeye inanmadığımı. İnsan sadece yaşanabilir hale getiriyor tüm kötü olayları.
Yağmur yağıyor…
Kaçmaya çalıştığım her şeye çaresizce yakalanışım gibi, yakalanıyorum yağmura da. Islanıyorum…
Sonbaharın kışa dönüşümünde, ağaçlara zor bela tutunan yaprakları sırtından vuruyor yağmur. Onları da yere döküveriyor benim gibi. Peki ya gönül dalımızın yaprakları? Onlar ne kadar dayanıyor fırtınalara? Kimbilir içimizde ne yapraklar dökülüyor, çıkan fırtınaların ardından.
İçim acıyor…
Ben kışları hiç sevmiyorum. Bu kasvet, bu karanlık, beni daha da çekilmez kılıyor. Oysa ben güneş açmak istiyorum, dağ başlarında doğan güne ortak olmak. Gökyüzü olmak istiyorum, o koskoca mavilikte kaybolmak. Deniz olmak istiyorum, kimi dalgalı, kimi durgun yol almak. Yeşil olmak istiyorum, toprak kokmak, çimen kokmak. Ben olmak istiyorum sadece, bir de kendim gibi kalmak. Rahat bırak beni dünya!
Şubat/2009
Yağmur yağıyor…
Kaçmaya çalıştığım her şeye çaresizce yakalanışım gibi, yakalanıyorum yağmura da. Islanıyorum…
Sonbaharın kışa dönüşümünde, ağaçlara zor bela tutunan yaprakları sırtından vuruyor yağmur. Onları da yere döküveriyor benim gibi. Peki ya gönül dalımızın yaprakları? Onlar ne kadar dayanıyor fırtınalara? Kimbilir içimizde ne yapraklar dökülüyor, çıkan fırtınaların ardından.
İçim acıyor…
Ben kışları hiç sevmiyorum. Bu kasvet, bu karanlık, beni daha da çekilmez kılıyor. Oysa ben güneş açmak istiyorum, dağ başlarında doğan güne ortak olmak. Gökyüzü olmak istiyorum, o koskoca mavilikte kaybolmak. Deniz olmak istiyorum, kimi dalgalı, kimi durgun yol almak. Yeşil olmak istiyorum, toprak kokmak, çimen kokmak. Ben olmak istiyorum sadece, bir de kendim gibi kalmak. Rahat bırak beni dünya!
Şubat/2009
Yağmur, çamur...
Gökyüzünde parça parça bulutlar var. Tam da hava durumunda söylendiği gibi. Böyle zamanlarda bir camın ardında kalmak zor. Çünkü gökyüzünün küçücük bir pencere kadar olduğunu sanıyor insan. Oysa bir deniz kenarında, kuş cıvıltıları eşliğinde, kocaman bir gökyüzü olmalıydı üzerimde. Ki her kapadığımda, tüm o güzel anları bulabilmeliydim, benden bile habersiz, gözkapaklarımın içinde devinen gözlerimde. Fısıltı gibi bir çay kokusu dolmalıydı sonra içime.
Oradaymış gibi biliyordum. Az ileride bir adam oltasını atıyordu denize. Olmuyordu bir daha, bir daha… Yanında küçük bir çocuk vardı, sorular soruyordu ona. “Deniz nasıl olmuş baba?” diye soruyordu mesela. Adam şaşkın, kekeliyordu biraz. Kocaman kocaman adamları idare ederken, küçücük bir çocuğun sorusuyla şaşkına dönmenin garipliğine gülüveriyordu bir anda. Bir başka köşede, tekerlekli sandalyede bir kadın, uzaktan gelecek bir haberi bekler gibi bakıyordu denize. Öyle dalgın, öyle yorgundu ki bakışları.
Hayat yoruyordu hepimizi. Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyordu birileri. Başka birileri de, kara kara ne yapacağını düşünüyordu, söylenen onca umutsuz cümlenin ardından. Üzerimden bulutlar geçiyordu. Yol artık öyle çamura bulanmıştı ki, temizliğin nasıl bir şey olduğunu unutuvermişti insanoğlu. Kirli ayaklarıyla, bir zamanlar en kutsal saydıkları yerlerde bile, hiçbir şeye aldırmadan geziniyorlardı. Bulutlar yağmur taşıyordu uzak diyârlardan. Ve ben, ömrümüze bulaşan şu çamuru yıkayıp geçecek kadar, kuvvetli bir yağmur istiyordum şimdi onlardan.
Şubat/2009
Oradaymış gibi biliyordum. Az ileride bir adam oltasını atıyordu denize. Olmuyordu bir daha, bir daha… Yanında küçük bir çocuk vardı, sorular soruyordu ona. “Deniz nasıl olmuş baba?” diye soruyordu mesela. Adam şaşkın, kekeliyordu biraz. Kocaman kocaman adamları idare ederken, küçücük bir çocuğun sorusuyla şaşkına dönmenin garipliğine gülüveriyordu bir anda. Bir başka köşede, tekerlekli sandalyede bir kadın, uzaktan gelecek bir haberi bekler gibi bakıyordu denize. Öyle dalgın, öyle yorgundu ki bakışları.
Hayat yoruyordu hepimizi. Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyordu birileri. Başka birileri de, kara kara ne yapacağını düşünüyordu, söylenen onca umutsuz cümlenin ardından. Üzerimden bulutlar geçiyordu. Yol artık öyle çamura bulanmıştı ki, temizliğin nasıl bir şey olduğunu unutuvermişti insanoğlu. Kirli ayaklarıyla, bir zamanlar en kutsal saydıkları yerlerde bile, hiçbir şeye aldırmadan geziniyorlardı. Bulutlar yağmur taşıyordu uzak diyârlardan. Ve ben, ömrümüze bulaşan şu çamuru yıkayıp geçecek kadar, kuvvetli bir yağmur istiyordum şimdi onlardan.
Şubat/2009
Sigaranın dumanına sarsam
Uzun uzun bakmak isterdim sana. Elinde sigara, öylece duruşuna. Sigaranın dumanıyla perdelediğin hüzünlerine, aynı dumanla şekil verdiğin hayallerine ve o hayallerin dumanla birlikte savrulup yok oluşlarına. Belki senin bile farkında olmadığın, gözünde parıldayan o bir damla yaşa.
Böyle ulu orta ilk defa mı akıyordu acaba gözyaşların? Seni de "erkekler ağlamaz" diyerek mi yetiştirmişlerdi yoksa? Ne anlatmaya çalışıyordu, kenarından süzülen bir damla yaşla dalıp gitmiş gözlerin? Kafenin kalabalığına şaşkınca bakınırken, öylece kalakalmıştım o bir damla yaşta. “Ne güzel bir tablo olur bu görüntüden” diye düşünmüştüm. Hem ilk defa birinin parmakları arasında böyle güzel görünüyordu sigara. Ben kendi tarihimde dolanıp dururmaya başlamışken, can verdiğin o fotoğrafa bakarak; birden çevirmiştin başını. Savunmasız yakalanmış, kaçıramamıştım bakışlarımı. Gözünde parıldayan damlayı, o an silmiştin utanarak. Daha çok özür diler gibi, belli belirsiz bir baş hareketiyle "merhaba" demiştim ben. Taklit eder gibi karşılık vermişti, o canlanmış fotoğraf.
Sonra bir defterin sayfalarını çevirdi parmakların. Bir nefes daha aldığın sigaranı bırakıp, bir şeyler yazmaya başladın. Sonra bir nefes daha... Her çektiğin nefeste hayatını buluyordun sanki. İçine çekip, anılarını alıkoyuyordun; kalanını salıveriyordun bir odanın içine. Anıların kötü bir güce sahipti belli ki. Ama o güç bile yetmezdi bir ömrü bu kadar harap etmeye. Nasılsa külünü savurur, yeniden yanardı ateş, bir sigara gibi, incecik bir duman eşliğinde.
Şubat/2009
Böyle ulu orta ilk defa mı akıyordu acaba gözyaşların? Seni de "erkekler ağlamaz" diyerek mi yetiştirmişlerdi yoksa? Ne anlatmaya çalışıyordu, kenarından süzülen bir damla yaşla dalıp gitmiş gözlerin? Kafenin kalabalığına şaşkınca bakınırken, öylece kalakalmıştım o bir damla yaşta. “Ne güzel bir tablo olur bu görüntüden” diye düşünmüştüm. Hem ilk defa birinin parmakları arasında böyle güzel görünüyordu sigara. Ben kendi tarihimde dolanıp dururmaya başlamışken, can verdiğin o fotoğrafa bakarak; birden çevirmiştin başını. Savunmasız yakalanmış, kaçıramamıştım bakışlarımı. Gözünde parıldayan damlayı, o an silmiştin utanarak. Daha çok özür diler gibi, belli belirsiz bir baş hareketiyle "merhaba" demiştim ben. Taklit eder gibi karşılık vermişti, o canlanmış fotoğraf.
Sonra bir defterin sayfalarını çevirdi parmakların. Bir nefes daha aldığın sigaranı bırakıp, bir şeyler yazmaya başladın. Sonra bir nefes daha... Her çektiğin nefeste hayatını buluyordun sanki. İçine çekip, anılarını alıkoyuyordun; kalanını salıveriyordun bir odanın içine. Anıların kötü bir güce sahipti belli ki. Ama o güç bile yetmezdi bir ömrü bu kadar harap etmeye. Nasılsa külünü savurur, yeniden yanardı ateş, bir sigara gibi, incecik bir duman eşliğinde.
Şubat/2009
Pandora'nın kutusu
Beynimizin çekmecelerine özenle saklanmış düşünceler, hiç beklenmedik bir anda ortaya dökülebilir bir gün. Sınırları belirleyen çizgileri bir fırtına yerle bir edebilir. Sona saklanmış cümleler söylenmeye başladığı an, başlangıcı mıdır fırtınanın, yoksa bitişi mi? Söylenenlerle başlayan tartışma mıdır, yoksa o ana kadar içimize hapsolmuş, sessiz sessiz binlerce kez tekrar edilse de, açıkça dile getirilemeyen o cümlelerin yaşattığı mıdır fırtınadan kasıt?
Bir araba, üç kardeş, üç farklı yaşam. Her biri, hayatın başka bir ucunda. Ortak doğruları yok. Ben yaptım sonuca ulaştım, sen de aynı yoldan yürü demek de zaten çoğu zaman boşuna. Her birimizi kendi doğrusunu bulana kadar zorluyor sanki hayat. Yardım mı ediyor bize, yoksa oyun mu oynuyor bizimle, çözemiyorum ben.
Kendi doğrularımla izledim ben her karakteri. Kendimi onların yerine koyduğumda oldu, gördüklerimin bana başka şeyler anımsattığı da. Hayatın bir yerinde, belki biz de bulunduk o dağın yamacında. Ya da varmadık henüz, kimbilir?
Şubat/2009
Bir araba, üç kardeş, üç farklı yaşam. Her biri, hayatın başka bir ucunda. Ortak doğruları yok. Ben yaptım sonuca ulaştım, sen de aynı yoldan yürü demek de zaten çoğu zaman boşuna. Her birimizi kendi doğrusunu bulana kadar zorluyor sanki hayat. Yardım mı ediyor bize, yoksa oyun mu oynuyor bizimle, çözemiyorum ben.
Kendi doğrularımla izledim ben her karakteri. Kendimi onların yerine koyduğumda oldu, gördüklerimin bana başka şeyler anımsattığı da. Hayatın bir yerinde, belki biz de bulunduk o dağın yamacında. Ya da varmadık henüz, kimbilir?
Şubat/2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)