8 Haziran 2009 Pazartesi

Hayat

Tatlı bir uykuya davet etmenin telaşına kapılmış gibi, gecenin laciverdini giyindiğinde şehir, evlerin parıldayan ışıkları altında akıp gidiyordu hayat. Hep son anı yaşanıyordu sanki. Taze demlenmiş çay, ince belli bardak... Gündüzün sıcağından uzak, hafif esintili bir çardak... Eskiden, yeniden, umut edilen gelecekten bahseden ve o esintinin ardına katılmış kelimeler... Başka bir evin penceresinden süzülüp, kulağımıza belli belirsiz çalınan o müzik sesini kıskandıran gülücükler...
Toprağın, fidanın, ağacın, suyun; ve hatta çiçeklerin adının hakettiği için söylendiği bir bahçe içinde, adına huzur denilen o vakit. Geçiyor... Söylene söylene anlamını yitirmiş tanımlamalardan olsa da, durup düşündüğümüzde hâlâ hayretle bakakaldığımız o cümle geliyor aklıma. "Hayat su gibi akıp geçiyor." İşte böyle, biraz huzur, bir tutam mutluluk, hatta biraz gözyaşı. Daha başka nasıl tanımlamak isterdim ki hayatı?

Haziran/2009

22 Mayıs 2009 Cuma

Düğümleniyor her şey

Bir yolun kenarında, elbisesinin eteklerini etrafına yaymış oturuyor bir kadın. Elinde tuttuğu ipin düğümüne bakıyor. İki ayrı ip, bir düğümle bağlanıvermiş birbirine. O düğüm nasıl çözülür biliyor bilmesine kadın, ama çözüm kendi kararı olamayacak kadar karmaşık duruyor. Birileri sürekli konuşup akıl veriyor ona. “O ipi ne kadar zor birleştirdin!” diyor biri. “Öyle hemen çözülüverir mi?” “O düğümü atmadan evvel düşünecektin bunu!” diyor bir başkası. Bense bir köşeden izliyorum sadece. Elimi uzatamıyorum o düğüme.
Akşam serinliği, geçmiş günlerin sıcaklığına kananları çemberine almışken, sadece rüzgarın etkisi sanıyorum içimdeki titremeyi. Oysa bir buzdolabının kapağını açmış, önünde öylece duruyorum sanki. O anlatıyor, ben dinliyorum. Uzun zamandır saklanmış sözcükleri sıralayıveriyor ardı ardına. Tüm cümlelerini dinledikten sonra, birkaç cümleyi toparlayıp söylüyorum. Ama hiçbiri şaşkınlığımı anlatmaktan öteye geçemiyor. Hem ne söylersem söyleyeyim, o düğümü çözebilecek yalnızca kendisi. Ve senelerimizi birlikte geçirmiş olmamıza rağmen, şimdi ikimiz de başka noktalardan bakıyoruz hayata. Geçen 3-4 yılda çok yol katettik. Ne benim bulduğum çözüm onu mutlu edebilir artık, ne de ben onun mecburiyetini anlayabilirim. İşte en çok bu üşütüyor beni.

1 Mayıs 2009 Cuma

Fiyat ve değer

Ağır aksak adımladığı sokakta kimsecikler yoktu. Hissettiği acı, sokağın kimsesizliğinde rahatça yayılmıştı yüzüne. Her adımında ayağının altına iğneler batıyordu sanki. Apartmanlardan çıkan biri olursa, tozu alınmış ahşap bir zemin gibi, kaskatı kesilmiş bedeninde saklayacaktı, yüzündeki acıyı. Sokak bitipte, büyük mağazaların bulunduğu ana caddeye çıktığında, derin bir nefes aldı. Ana caddenin kaldırımları ile ara sokağın kaldırımları, ülkenin doğusu ile batısı kadar farklıydı. Artık daha az acı çekecekti yürürken.
Karşı kaldırıma geçmeyi düşündü. Bir süre gelip geçen arabalara çekingen bir şekilde baktı. Bulunduğu yer yaya geçidiydi ama ne gelip geçen arabaların bunu önemsedikleri vardı, ne de kendilerini onların önlerine atan insanların. Birkaç dakika sonra, yavaşlayan bir arabadaki bey, yol verdi kadına. Ağır aksak geçti yolun karşı tarafına.
Bir mağazanın vitrinine yanaştı. Günlerdir gelip geçerken baktığı o elbiseye daha dikkatli bakıyordu şimdi. Alamadığı için dertlenmişti. Belli etmemeye çalışsa da, kızı da üzülüyordu elbiseyi alamadığına. O da kızının üzgün haline daha fazla dayanamış, kıyıda köşede kötü günler için sakladığı altınlarını gözden çıkarmıştı. Bir süre vitrini seyretti öylece. Cama yansıyan yorgun suretini, acılı yüzünü farketmemişti bile.
Elindeki gazeteyi masanın üzerine bırakan tezgahtar, sigarasının dumanı ile çıktı mağazanın kapısına. Cama konmuş sineği kovalar gibiydi bakışları. Kadın, adımlarıyla artan ayağının acısına aldırmadan, mağazanın kapısına yönelirken, tezgahtara gülümsedi. Tezgahtar, donuk yüzüyle bir set çekmişti sanki kapıya. Kadın, gözleri vitrinde yavaş yavaş yaklaştı mağazaya. Israrla kapıda dikilen tezgahtara yöneltti sonra bakışlarını. Dudaklarından dökülmese de, bakışları, “nereye?” der gibiydi tezgahtarın. “Vitrindeki elbiseye bakacaktım.” dedi kadın. “O elbise 300 lira” dedi tezgahtar. Yüzünde acıma dolu bir gülümseyişle, “o elbiseye bakacağım” diye yineledi kadın. “Fiyatını sormak istesem sorardım. Derdimi en az sizin kadar anlatabiliyorum” diye de ekledi ardından. Memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle mağazaya girdi tezgahtar. Askıdaki elbiseyi aldı eline, “az evvel de söyledim. 300 lira!” Kadının daldığı hayalde ne tezgahtar vardı, ne de onun iğneleyen sözleri. “Hediye paketi yapar mısınız lütfen” dedi kadın. Duyduğuna anlam veremeyen tezgahtar, soru dolu bakışlarını yöneltti kadına. Çantasını açıp parayı saymaya başlayınca, tezgahtarın yüzündeki soru dolu ifade, abartılı bir şaşkınlığa dönüştü. Parayı denkleştirdiğinde, gözlerini kaldırıp, tezgahtarın yüzündeki ifadeyi yokladı kadın. Biraz olsun mahcubiyet aradı o bakışlarda. Bulamadı…
Yokluğu imâ etmenin, yüzüne vurmanın ayıp olduğunu öğrenerek büyümüştü o. Hatta yokluğu ulu orta söylemenin bile ayıp olduğunu öğretmişlerdi. Şimdi nasıl olmuştu da değişivermişti her şey. Yoksunluk, nasıl olmuştu da insanları hor görme hakkı tanımıştı birilerine? Umursamazca etiketledikleri değer kaybediyordu. Asıl yoksun olan onlardı aslında. Her şeyin fiyatını bilenler, değerini bilemeyeceklerdi asla!

Mayıs/2009

6 Nisan 2009 Pazartesi

Ah çocuk

Kapalı göz kapaklarının ardında kıpır kıpır gözleri. Bense yüzümü öyle yaklaştırmışım ki ona, büyüdükçe kaybettiğimiz herneyse onu arıyorum sanki. Alnı biraz nemlenmiş, yüzündeyse gördüğü rüyayı yansıtan tatlı bir tebessüm. Ah çocuk, dünyayı senin gözlerinden görmeyi ne kadar özledim bir bilsen. Küçücük parmaklarıyla, yüzüne yaklaşan bir yüzü kavramaya çalışan bir çocuk olmak yeniden, bir zafer sevinci içinde; ne güzel olurdu.
Biliyor musun çocuk, ben senin kadarken, daha küçük yaşlarıma ait fotoğraflarıma, başka birine bakıyormuşum gibi bakardım. “Gelsede oynasak beraber” derdim hatta. Şimdi bunu söylediğim yaşıtlarım gülüyorlar sözlerime ya, sana söylesem, “gerçekten gelir mi?” diye sorarsın ilk olarak, eminim. Büyüdükçe, gerçeklerle yüzleştikçe kaybettiğimiz şeylerden biri de bu galiba. Düşündüklerimizin, düşlediklerimizin olabilirliğine inancımızı kaybediyoruz. Ne kadar uzak kalmaya çabalasak da, o mantık çemberiyle sarıp sarmalıyor bizi hayat. Ah çocuk, isterdim ki sen uzak kalabilesin bu tuzaklardan. Ama ne mümkün. Büyümek, çocukluğun sonunun, kaçınılmaz başlangıcı. Umarım o başlangıçta, sen ipotek ettirmezsin mutluluklarını.

Nisan/2009

1 Nisan 2009 Çarşamba

Tek kelime

Sokak, karanlık ve sessizdi. Lambaların solgun ışığı teslim almıştı kaldırımları. Sabah ezanı sokağın sessizliğinin üzerine yayılırken, sadece kedilerdi adımlayan kaldırım taşlarını. Cama yaslanmış, boş sokağı izliyordum öylece. Yüzümde, az önce sonlandırdığımız sessiz sinema oyunundan kalma bir tebessümle. Konuşurken bir nefeste söyleyiverdiğimiz kelimeleri, sessizce anlatabilmek için, nasıl da uğraşıp durmuştuk.
Kimi zaman derdini anlatmanın, konuşmadan tarif etmeye çalışmaktan da zor olduğunu gördüğümüz de olmuştu şu hayatta. Gözümüzde büyüdükçe büyüyen kelimeler... Söyleyebilmek için uzun süre kendimizle kavga edip durduğumuz, kısacık cümleler. "Yok" derdik, "olmayacak!" Ama akla düşmüştü ya bir kere, silinip gitmeyecekti. Ne yaparsak yapalım, taptaze duracaktı belleğimizde, dalından yeni koparılmış bir meyve gibi.
Nefes alıp-verişlerimle silik bir bulut gibi inceden buğulanan camda, evin dört bir yanına dağılmış dalgın yüzleri görüyordum. İşte o an, "hadi bir şeyler yap!" dercesine, yanı başımda duran, çalıştığından bile emin olmadığım o radyoya dokundu elim. Oysa odaya dolan müzik, daha da durgunlaştırmıştı bakışları. Sanki o müzikle beraber, herkes başka diyârlara yolculuğa çıkmıştı. Yan yana oturmamıza rağmen, bizi yolcu eden o şarkının ritminde, git gide birbirimizden uzaklaşmaya başlamıştık. Biliyordum, yine tek kelimeydi yalnızlık. Ama bölerek bile anlatılamıyordu artık.

Siz geniş zamanlar düşlemiştiniz

Alelacele söylenen cümleler duymuştum, duyguların yok olduğu yüksek binalar arasında. Daha söylenirken anlamlarını kaybediyorlardı sanki. Zaman kadar hızlı geçip gitmişlerdi kulaklarımdan. Tamamlanana kadar unutuvermiştim.
Sonra bir gün, uzak bir dağ köyüne çekildi gönlüm. Ben o dağ köyüne ait küçük bir çocuktum. Kayaların diplerinde, uçurum kenarlarında açan, şaşılası güzellikteki dağ çiçeklerini tanırdım. Tozu dumana katan rüzgarların uğultusunu duyar, kışın kapanan yollarla pekişen uzaklığı, anlayarak büyürdüm.
O küçük çocuğun eline tutuşturulan, kokulu ıslak mendil gibi ferahlatıcı ve yeniydi kelimelerin. İlk defa duyduğum o kokuyu, usulca kapadığım parmaklarımın arasında, korurum sanmıştım. Yanıldım...
Teyze diye seslenilen yaşıt genç kızların, mahçup, anlayışlı gülümseyişleri kadar içtendi anlattıkların. Keyifle dinlemiştim. Dinledikçe de artıyordu özlemim. Neyi özlediğimi tanımlayamıyordum ama, belli ki güzel şeylerdi.
Senden arta kalan kelimeler elimde, gözlerim uzaklarda şimdi. Yeni bir sayfanın başında, kararsız... bekliyorum. Bilmiyorum, ne yazarsam değişiverir gelecek günler? Ve bu kadar değiştirmek çabasındayken ben, neden sürekli başa sarıyor filmler?

Nisan/2009

Nerden başlasam, nasıl anlatsam

Kirpiklerinin gölgesi düşmüştü yüzüne. Bir damla yaş, gözünün kenarını yol bellemiş, iniyordu usul usul dudağının kenarına. “Ne oldu?” diye sordu, karşı koltuğunda oturan adam. Daldığı düşüncelerden uyanıp, soruyu sorana baktı uzun uzun; sanki bir anlam veremiyormuş gibi baktığına. “Hiç” dedi iç geçirerek. Ne olduğunu merak etse de, o “hiç” yetmişti soruyu sorana da. Sustu ve bakışlarını başka yöne çevirdi, o “hiç”te gizli hassasiyetin sınırlarından sakınırcasına. Dudağının kenarındaki damlayı silerken konuşmaya başladı kadın. Kendi kendine konuşur gibiydi daha çok. Belki de tüm söylediklerini içinden geçirdiğini sanıyordu, kimbilir?
Adam, gözleri bir noktaya kilitli, elinde tuttuğu mendili buruşturup duran kadına baktı. Onu ne kadar sevdiğini düşündü. Birlikte geçen zamanlarını, kavgalarını, barışmalarını, suskunluklarını… Ve sonra sevmediği bir koku yayıldı odaya. Ölümü düşündü. Onu kaybederse ne kadar üzüleceğini, bırakıp gitmenin nasıl zor geleceğini geçirdi aklından. Bıçak kesiği gibi ince bir sızı gelip geçti içinden.
Kadın, göz yaşlarının yol yol ettiği yüzünü kaldırıp, cevap bekleyen bakışlarını yöneltti adama. Adam endişeliydi, belli ki kaçırdığı bir şeyler vardı. İşte o an, deminki kötü kokuyu bile bastıran bir sıkıntı hissetti içinde. “Seni ne kadar sevdiğimi düşünüyordum” dese, inanmayacaktı kadın. “Sen beni dinlemiyorsun”a çıkacaktı bütün yollar. Üzgündü ama yetmezdi tabii. Nerden başlasa, nasıl anlatsa bilemedi bir türlü.
Bir cümle ile anlatılabilirken içimizden geçenler, dolanıp durur dilimize bazen. Ne susmak çare olur, ne de çıkmaz bir yola girdiğini bile bile anlatmaya çalışmak. Öyle bir an gelir ki, hiçbir yerde olmamayı diler insan. Ama o dilek, gerçekleşme ihtimali taşımaz hiçbir zaman.

Nisan/2009

Misafir

Bir ikindi vakti, Anadolu’da bir köy evinde yemek yiyormuş bir aile. Baş köşeye oturttukları bir de misafirleri varmış. Buyur etmişler onu da sofraya. “Tokum” demiş misafir, yerinde oturmaya devam etmiş. Sofraya gelen her yemekle misafire sunulan teklif de yineleniyormuş. Ortaya tatlı tepsisi konduğunda, ev ahalisi artık misafirin hiçbir şey yemek istemediğine kanaat getirdiğinden yeniden buyur etmemiş. Ama onlar tatlılarını yerken, öte yanda misafir kıpırdanmaya başlamış. Bunu farkeden ev sahibi dönmüş o tarafa. “Ağa…” demiş misafir, “bir daha çağırsana”
Hayatın tok misafirleri olduğumuzu düşündüğünüz oldu mu hiç? Yorgun bir günün ardından başımızı yastığa koyabiliyorken, her zaman güzel şeyler olmasa da karşılaştıklarımız, yine de görüp, duyabiliyorken ve birileri inatla anlamasa da söylediklerimizi, konuşabiliyorken; ağırlanması zor, tok bir misafir gibi mi davranıyoruz acaba?
Güneş, yeni sevdalı bir kız gibi bazen utanarak saklasa da yüzünü, gülümsemeye başladı yine. Bahar geldi. İşin en tatlı kısmı yani.

Nisan/2009

Tanımlama

En zor soru, insanın kendine sorduğudur her zaman. Başkasına sorduğunun cevabını didikler durur da insan, kendine sorduğu soruları geçiştirir kimi zaman. Bazen de kendine sormak istediklerini başkalarına sorar.
Şimdi biz, kan kardeşi olurken, kolunda bacağında kabuk tutmuş yaraları yeniden kanatan çocuklar kadar cesur, ve birinin düştüğünde kesilen, diğerinin bir cam parçasıyla çizdiği parmaklarında birleşen kan grupları gibi farklıyız. Bir çok ortak yanımız var, bir o kadar da zıtlaştığımız.
Şimdi biz, hata yapmamak uğruna müziğin ruhunu kaybetmiş şarkıcılar gibiyiz. Ritmimiz tam ama duyguyu yitirmişiz.
Şimdi biz, güneşle ay gibiyiz. Birimiz varken, diğerimiz olamasak da, birbirimizin varlığında ışıldayabiliriz. Ve ikimiz de mutluluğu çağırıştırabiliriz.
Şimdi biz, aynı odaya açılan kapı ve pencere gibiyiz. Birimizin perdelerin ardına gizlediğini, diğerimiz daha korunaklı hale getiririz. Bir gün perdelerin ardını görebilmek ne kadar mümkünse, kapıların ardını görmek, o derece imkansızdır, bir türlü öğrenemeyiz.

Nisan/2009

6 Mart 2009 Cuma

Doğum günün kutlu olsun dostum

Hoşgeldin dostum. Gel otur, dinlen biraz. Koca bir yıl geçti, yorgunsundur. Dur lütfen, hemen kalkma! Bilirsin sen de, bu kadar aceleye gelmez hayat. Ama akıl almaz bir hızla da geçip gider, kimseye aldırmadan. Bizeyse ardından koşturmak kalır. Ama şimdi değil, otur lütfen.
Bak yağmur yağıyor. Sen seversin yağmuru.
Yağmurun çamurlaştırdığı alanlarda çok vakit kaybetmişliğimiz olsa da, yeni yağmurlarla temizlenilir bilirsin. Baharda çiçek kokuları ve kuş cıvıltılarıyla yeniden bağlanılır hayata. Rüzgârda saçlarımız savrulur, güneşin parlaklığında gözlerimiz kısılır.
Kumdan kalelerimizi yıkıp geçse de dalgalar, ya da dalgalar kadar insaflı olmayan insanlar; vazgeçmeyiz…
Ellerimiz, ayaklarımız kum içinde, boş sahilde uğuldayan dalga seslerini dinleriz. Ve bir çocuğun neşe içindeki sesini.
“Hayat güzel” demek için bahaneler bulur, sebepler ararız.
Kenar süsleri kondururuz hayat defterinin köşelerine, boydan boya. Ve bir dostun ismi yeter bir sayfayı umutla doldurmaya.
Varlığından duyduğum mutluluğu anlatmaya yeter mi kelimelerim, bilmiyorum. İyi varsın dostum, iyi ki doğdun.

Mart/2009

3 Mart 2009 Salı

Kendinden kaçabileceğini sanmak

Anlatacak çok şey vardı. Ama öylesine yorgunum ki, vazgeçtim. Kendimi son günlerde ne kadar sık yorgun hissettiğimi farkettim. Aklıma gelen cümleleri aynı anda silmeye çalıştığımı; kendimi tekrar ettiğimi düşündüğümü ve bundan rahatsız olduğumu; sürekli planlar yaptığımı ve rüyalarım da dahil olmak üzere o planlara yetişmeye çabalayıp durduğumu; uzaklaşmak isterken kendimi hep kalabalıkların ortasında bulduğumu; okuduğum haberlere, gördüğüm görüntülere, duyduğum cümlelere, kalbimin de, aklımın da artık dayanmadığını farkettim.
Kafamın içi o kadar uğultulu ki. Kocaman harflerle bağır çağır konuşup duruyor birileri. İçim birkaç parçaya bölünmüş sanki. Hepsi bir tarafa çekmeye çalışıyor beni. Oysa ben bilinmeyen bir yerde, kollarımı kavuşturup gökyüzünü izlemek istiyorum. Kavgadan, gürültüden, yarıştan uzak olup, iç sesimden ziyade doğanın sesiyle meşgul olmak istiyorum.

Mart/2009

1 Mart 2009 Pazar

Pencere önü çiçeği

Sen gitmeden baharlar vardı, erik ağaçlarını bembeyaz elbiselere büründüren. Esen rüzgârda kimi zaman ürpermek pahasına, ince paltolarla açık alanlarda oturmak vardı. Henüz koyulaşmamış maviliklerin üzerine bulutlar çizilmiş, fakat sonra silinmeye çalışılmış gibi hafif beyazlıklar olurdu gökyüzünde. Etraf yeşillenir, çiçekler açar, kuşlar cıvıldaşırdı. Eskiden baharlar vardı.
Yolun başındaki fırından yayılan taze ekmek kokusunun doldurduğu sokakta adım adım uzaklaşmıştın benden. Bir bahar günüydü ve sen, saçlarının salınışıyla kıskandırıyordun çiçekleri. Sol yanımdaki yokuştan aşağı, koşarak inen bir çocuğun arkasından bağırıyordu annesi.
Hayaller kuruyordum ben. Evlenecektik, bir bebeğimiz olacaktı. Erkek olursa Oğul, kız olursa Duru olacaktı adı. Kızımız sana benzeyecekti, oğlumuz bana. Sen içimdeki tüm güzellikleri alıp gitmeden evveldi tüm o hayaller. Baharlar vardı o zamanlar, içim yemyeşildi. Su vermeyi unuttuğun pencere önü çiçekleri gibi soldu içimdeki sevinçler. Ne baharlar kaldı şimdi, ne de sevinçle kurduğum hayaller…

Mart/2009

Kaç yanlış bir doğru ediyor?

Şimdi hangi haykırış bir işe yarar ki? Kurulan onca cümlenin bir önemi kaldı mı artık? Beden dilinin, yüz ifadesinin, gülümsemelerin, kahkahaların ya da hıçkırıkların var mı bir anlamı? Nereye kaldırdık, büyürken bize öğretilen onca doğruyu? Neden yanlışların peşinde koşuyoruz, dur durak bilmeden?
Hep “ben” demenin yanlış olduğunu öğrenmiştik ilk. Çocuktuk daha… Mahallenin ortasındaki o tek salıncakta sallanırken, sırada bekleyenleri yok sayıp, istediğimiz kadar sallanamayacağımızı söylemişlerdi.
Hiç yoktan yere kavga etmemek gerektiğini öğrendik sonra. Ahmet, Mehmet’e tekme atmışken, Mehmet’in de Ahmet’e yumruk atmış olmasına, “kavga etmeden, güzel güzel oynayın” öğütleri yetişirdi büyüklerden.
Çocuğu ilkokula başladığında, başkasına ait bir şeyi almamayı öğütlerdi anneler. Ve kendine ait olanlara sahip çıkmayı. Defter bir yerde, kalem başka bir yerdeyken ders yapılamayacağını anlatırlardı.
Yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını boşuna mı öğrenmiştik biz? Hani “ödevimi yaptım” diyerek, dışarıda kurulan oyuna katılmak için evden çıktığımız günün ertesiydi. Defterimize düşülen dip notla gerçeği anlamış ve gözlerimize bakıp, “ne olursa olsun gerçeği söylemelisin” demişlerdi. Bu cümle de, okulda öğrenilenler kadar teorik miydi yani?
Kimseden bir şey istenmeyeceği öylesine mi öğütlenmişti bize? Bayramlarda bile, en yakınlarımıza sadece harçlık için yaklaşılmayacağı da mı yanlışlıkla söylenmişti?
Girdiğimiz bütün sınavlarda ve ömrümüz boyunca, hep yanlışlar doğrularımızdan mahsup edildi. Şimdi ne değişti peki? Neden en çok yanlışa sahip olan en güçlü, en sevilen, en zengin, en, en, en bilmem ne olabiliyor? Neden artık yanlışlar bir araya toplanıp, bildiğimiz tüm doğrulara galip geliyor? Söyler misiniz şimdi, kaç yanlış bir doğru ediyor?

Mart/2009

Hiiç

Tertemiz çarşaflarla örtülü, mis kokulu yataklarda saklıyordu, hoyratça kullanılmaktan zarar görmüş ruhunu. Yanlış programda yıkanmış çamaşırlar gibi, kullanılmaz hale gelmişti insani duyguları. Kimse için üzülmüyordu artık. Sebep olduğu kötü şeyler için suçluluk da duymuyordu. Ağlamak bir yana, gözleri bile nemlenmemişti ne zamandır. Ve bunu öylesine büyük bir maharet sayıyordu ki, başardığı için gurur duyuyordu kendisiyle.
Sevmeyi unutmuştu. En son ne zaman içini herhangi bir sevginin doldurduğunu hatırlamıyordu bile. Tarih kadar eski bir zamandaydı sanki tüm sevgiler. Ya da hiç varolmamıştı sevgi diye öne sürülenler. Kışın kasvetinden, sonbaharın hüznünden, ilkbaharın heyecanı ya da yazın rehavetinden çok uzaklarda bir mevsimde yaşıyordu o. Sürüp giden tek bir şey vardı sanki. Ya hep günün aydınlık saatleriydi yaşadığı zaman, ya da hep gecenin laciverdi. Silmişti içinden, geceyle gündüzün insanı yönlendiren enerjisini.
Çiçekler renksiz, toprak kokusuz, kuşlar dilsizdi ne zamandır. Ama insanlar öylesine gevezeydi ki, onları da duymazdan gelerek alt etmişti. Var olanı el birliğiyle yok edip, sonra da yokluğun içinde dönenip duranları görmezden gelmeyi başardığı gün, o güne kadar elde ettiği tüm başarıları unutuvermişti bir anda. Dalında olgunlaşıp çürüyen, yerdeki kalabalığın arasına en son düşen meyva gibi hissediyordu kendini.
Ne zaman aynaya baksa, ilk defa karşılaştığı birine bakıyor gibi kuşkulu olurdu gözleri. Aynadaki yansımasını yadırgayacak kadar uzaklaşmıştı kendinden. Kuşkuyla bakan o gözlerin içinde alev görürdü bir an. Hiçliğe kapılmadan önceki zamanlarından bir bilmece getirirdi aklına o alaz. “Ocak başında kuyu, kuyunun içinde suyu, suyun içinde yılan, yılanın ağzında mercan” Bütün bilmeceleri unutup, usulca soru soran o küçük çocuk olurdu yeniden. “İstediğimiz sorudan başalayabilir miyiz?”

Mart/2009

Özlem

“Ellerimi tutup, bana Nazım’dan şiirler okurdu” demişti kadın. Hayal etmiştim öyle bir sahneyi. Gözümde öyle canlanmıştı ki, elimi uzatsam dokunacaktım sanki. Ama yine de hatırlayamamıştım, hangi kitabın satırlardan içime süzüldüğünü. Bu öyle çok oluyordu ki. Bir cümle ya da bir görüntü, arkamdan yanaşıp gözlerimi kapayan bir tanıdık gibi olurdu çoğu zaman. Sessiz, sedasız ardımda durup, onu tanımam için bekleyen biri olurdu. Düşünür düşünür bulamazdım kim olduğunu.
Yürüdüğüm yol boyunca düşünmüştüm. Rüzgâr esiyor, saçlarımı savuruyordu. Çıplak ağaçların dalları, direklere asılı reklam tabelaları, yeni ekildiği belli, cadde kenarlarındaki menekşelerin yaprakları, yanımdan geçen kadının boynundaki şalı, hepsi savrulup duruyordu. Bir tek düşündüklerime etkisi olmuyordu rüzgârın.
Özlemiştim… Ilık bir havada vapurda yolculuk yapmayı, yalınayak çimenlerde dolaşmayı, derin derin nefes almayı, aşık olmayı, papatyalardan fal bakmayı, çiçek kokularıyla mest olmayı… Ve hatırlamayı özlemiştim, nerede okuduğumu düşünüp durduğum cümleler gibi, içimi ısıtacak sevda sözlerini de…

Mart/2009