Bulutlu, kasvetli bir sıcağın teslim aldığı İstanbul'un tek sığınağı, vapurlardı bugün. Beşiktaş-Kadıköy vapurunun 11:45 seferinde, kıyıdan usul usul izledim denizi. Hiç unutulmayan, sevmekten hiç vazgeçilmeyen eski şarkılar gibiydi martılar. Ne zaman başlansa eşlik edileceğinden kuşku duyulmuyordu. Ve ben yine kaptırmıştım o şarkıya ruhumu. Ta ki, genç bir hanım, sol yanımda kalan bir kişilik yere gelip oturana değin. "Bir kaç soru sorabilir miyim?" dedi, telli bir defterden koparılmış ufak bir kağıdı ikiye katlayarak. "Ne ile ilgili?" diye sorarken konuya dahil olmuştum bile. Üniversite öğrencisi olduğunu, sosyoloji dersi için bir araştırma yaptığını söyledi. "Peki" dedim, sanki ömrüm boyunca o soruları bekliyormuşum gibi. Ne sıklıkla karşı yakaya geçtiğimi; iş için mi yoksa gezmek için mi gittiğimi; neden vapuru tercih ettiğimi ve vapurla yolculuk yaparken en çok ne yapmayı sevdiğimi sordu. Benim hiç dikkat etmediğim bir şeyi farketmemi sağlayan da, işte o son sorusu oldu. Hava çok muhalefet etmiyorsa, dışarda oturup denizi izlediğimi söylemiştim ona. Denizi izlerken her şeyin aklımdan silinip gittiğini, lunaparkta en sevdiği oyuncağa binmiş çocuklar gibi içimin mutlulukla titrediğini ise kendime sakladım galiba. Deniz... benim dönme dolabımdı âdeta.
Rüzgâr saçlarımı savurdu ve ben anlam vermeye çalıştım olanlara. Evet ikisi aynı anda oldu. Hem belki rüzgârdan dağıldı, zar-zor bir araya getirdiğim kelimeler. Olamaz mı? İnsanlar vardı etrafta. Çok kalabalıktılar. O kalabalığın içinde kaybetmek istedim kendimi. Ama olmadı. Bütün renksizlerin içinde en renkli benmişim ya da bütün renklilerin arasında en renksizmişim gibi belirgindim. Adım atıyordum ama farkında değildim. Ayağım karıncalanmıştı sanki. Karıncalanmak, ne garip kelimeydi. Bir sinema salonunun kapısında, elimde bir bilet, öylece bekliyordum. Ömrümden ömür gidiyordu. Yapılacak onca şey, gitmek istenen onca yer varken... Oysa ne saçmaydı bu bekleyişler. Ama işte "saçma" yine de garip bir kelimeydi. Kendi kendine gülene deli diyorlardı mesela, ama yüzün asılınca umursamıyorlardı. Üzülmek özgürlüktü, mutluluk, göz kararı biçilmiş deli hükmü. Şu dünyanın orta yerinde, bu ülkenin en güzel şehirlerinden birinde, özgürdük ikimizde. Ve nedense özgürlük, hepsinden daha garip bir kelimeydi.
Okuduğum kitabın kapağını usulca kapadığımda, başucumdaki çerçeveye takılmıştı gözüm. Şu anki hâlimden habersiz bir ben, gülen yüzler arasında gülümsüyordu. Kitaplar okumuş, yollar yürümüştüm geçen onca zamanda. Ne çok şey değişmişti, ne çok şey... Aklım bile almazken değişen bazı şeyleri, kalbime anlatmak nasıl zordu bir bilsen. Ama gün geliyordu, bir kapı aralanıyordu. Bitirmek ya da başlamak için, bir eşikten geçiyordu insan. Gözyaşlarına ve korkularına aldırmadan. Bir eşik vardı işte, hiç değişmemiş olsak bile, hepimizi bambaşka bir insan yapan...
İstanbul'dan denizi izlemek güzeldir. Neresinden bakarsanız bakın ihtişamlıdır; gecesi de, gündüzü de. O mavi göze aşık oluverirsiniz farketmeden. Bağlanıverirsiniz delicesine. İstanbul'da deniz, hayran bırakır insanı kendine. Güzel bir kadına bakar gibi bakarsınız, çekinmeden, gözünün ta bebeğine. Oysa özlediğim o şehirde, güneşe bakar gibi bakılır denize. Gözü acır insanın bazen. Hele de akşamın karanlığı çökmüşse kente, korkuyla kolkola gelir, yanıbaşınıza kurulur o laciverdimsi sevgi. Ucu bucağı olmayan o koyu karanlık, karıştırır birbirine bütün hisleri. Keşke kuş olup uçsam şimdi. Dalgalar kıyıya vururken, hem korksam, hem sevsem seni. Sormasam, yanıt aramasam. Sadece öyle olduğunu bilsem. Taa derinlerden bir yerden bilsem. Kalksam yerimden ve gitsem oraya şimdi. Yarım kalmış umutlar da gelir peşimden belki?
Sabah evden çıkarken bugüne dair bildiğim tek şey, çok sıcak olacağıydı. Güneşin yüzümüze gülüp, sonra rüzgârla işbirliği içinde bizi üşüttüğü günler geride kalacaktı artık. İlk defa kısa kollu giyindim bugün. Bir garipsedim kendimi. Ofise doğru yürürken yaya geçidinin tam ortasında duran otobüsün herkes önünden geçerken, arkasından geçtim ben. Doğrusu bu olduğu için mi, onlar kadar cesur olamadığım için mi, yoksa birazcık yalnız kalabilmek için mi bilmiyorum. Ve sonra sevdiğim o şarkının tam ortasında bitti müzikçaların şarjı. Dondurmasını elinden düşürmüş çocuklar kadar şaşkın yürüdüm kalan yolu. Sokağın sesini katıp içime, getirmeye çalıştım o şarkının sonunu.
Yalnızlık. her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın, bir yaşama sırasında. Tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir. Kıymetini bilmelidir, dedi. Yalnızdır insan. Hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır. Kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur, şehir şehir ülke ülke. Kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da. İnsan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı, ama ikisi de muhakkak gelir başına, bir yalnız yaşama sırasında. Ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi. Tek çaresi aşktır, bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın. Aşk da zaten, iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi. Aşık olun, gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı. Nasılsa ayrılık, insanın tek kişilik yalnızlığını özlemesi. Sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri. Evet söyledi ya da ben duydum. Duyduğuma göre elbet bir ses söyledi, bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri. Evet duydum, söyledi. Her duyduğumda ağladım. Pek çok ağlayışım sırasında duydum. Kalbim tutanak tuttu duyduklarıma. Soruldu, dedi, cevap alındı. Yaşamak, dedi, tek marifetiniz -biraz özen gösteriniz. Zulüm, kimse zalimlik yapmayınca biter -mazlumlar dahil, dedi. Ama yapmayın, o daha bir çocuk, dedi tanrı.
Ya gördüm neyleyim, insanlar vardı duvarın içinde. Ya ben hep duvara konuştum ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var. Nedense beni anlasın istedim, içinde insan olan duvarlar. Bilmiyorum, belki de ben gerçekten delirdim, onlar haklı belki de. İçinde değil duvarların insanlar, sadece arasındalar.
Hani bir keresinde, güzel şeyleri tutamıyorum içimde demiştim ya... Dün akşam başına toplandığımız o masada, her şeyin uzağında olmayı plânlamışken, bir tek kendimi orada bulamayınca, yine öyle oldu işte. İkide bir adımı seslendiklerinden, "ne oldu" diye söylenmelerinden değil aslında, nasıl anlatacağımı bilemesem de anlatmak istediğimden tutamadım dilimi. Okudum, okudum, okudum dün. Hatta ağladım da biraz. Ben gizlemeyi başaramamışımdır kendimi, biliyorum. Anlamışsındır sen hepsini. Saklanmak da değil zaten niyetim ama işte... Neden bilmiyorum ama, çok korkuyorum gideceksin diye.
Bir koru rüzgârlandı göğüs boşluğumuzda sanki Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine Yani her soluk alıp verişimizde bizim Bir mekik gibi kalbin Bir mekik gibi kalbim İşleyip durdu bu yitikliği yeniden. Ne kaldı Farkında mısın bilmem Gündüzler... Gündüzler biraz azaldı./Edip cansever
Gözyaşlarım kuruyana kadar ağlamak istiyorum bugün. Neden bilmiyorum. Vazgeçemediğim bir-iki türkü ve birkaç şiir var yanıbaşımda. Fal bakıyorum kelimelerinden. Onlarla bulutlanıyor içim, onlarla güneş açıyorum yeniden. Belki bana kırgın o arkadaşımla, dün akşam yaptığım tedirgin konuşma yüzündendir bu hâlim. Çünkü içime bir tortu gibi yayıldı ayrıldığımız andan beri. Konuşacak o kadar çok şey birikmişken, neresinden başlasak anlatmaya, hep ortasına denk gelecekken üstelik, bakışlarımıza yerleşmiş o tutukluk hâli... Bazı kelimelerin, bazı soruların o kekemeliği, yetişilmesi gereken yerler arasına sıkıştırılmış gibi duran sohbeti, geçen zamanın geri döndürülemeyen âkıbeti... Oysa ikimiz de gitmek istiyorduk uzak diyarlara. İkimizde saplanıp kalmıştık bu koca şehrin kalabalığına. Dalgındı bakışlarımız. O yine sigara içiyor, ben yine çok içmeye başladığını söylüyordum. Kırgındı bana, biliyordum. Oysa hiç öyle olsun istememiştim ben. Tanırdı beni tanımasına ya, nedense yine o çekingenliğime bürünmüştüm yanında. "Saçlarını kestirmişsin" dedi. "Bu sefer son" dedim. "Artık uzatacağım." "Geçen sefer de öyle söylemiştin" dedi. Bazen deli bir inatla karşı dururken kendime, bazen bir o kadar çabuk yeniliyor olduğumun farkındaydı o da. Güldü o yüzden. "Bu sefer son dedim" tekrar, kendime mi, onun alaycılığına mı kızdığımı bilmeden. Sonra bu hâlime güldük beraber. Yılların ifade edemeyeceği kadar iyi tanıyorduk birbirimizi. Ama yine de bilmiyorum, kırgınlığını giderebildim mi? Belki de bambaşka bir şey beni bu ağlamaklı hâle getiren. Hani sabah güneşe uyanmışken, öğlen kara bulutlarla kaplanan gökyüzü gibi. Özlediğim kokuları, özlediğim tadları anımsamak gibi. Biliyorum, ne kadar uğraşsam da tam karşılamayacak durumumu, aklıma gelen tanımların hiçbiri...
Bu sabah öyle kalabalıktı ki otobüs. Arka kapıdan inatla binen teyzeyle kafa kafaya geldik yolun bir kısmını. Ama o halde bile, otobüs yokuşu tırmanırken denize baktım ben, bulduğum ilk aralıktan. Baktım, kız kulesi yerindeydi. Kuşlar vardı uzaklarda uçuşan. Güneş vurduğunda yüzüme, kapadım yine gözlerimi. Bir türlü sevememiştim şu güneş gözlüklerini. Başka biri oluyordum taktığımda sanki. O yüzden güneşle oyun oynadım bu sabah da. Kimbilir hangi sabaha kadar sürecek, bu oyun daha?
Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için, Saçlarını, gözlerini, ellerini; Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya... Her seferinde bir şey unutuyorsun; sıcak Termometrede yükselen çizgi çizgi Kimbilir nerelerde soğuyorsun. Senin gözbebeklerin var ya, kadın kadın gülen İnsan insan bakan gözbebeklerin... Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta, Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder... Ne gelirse onlardan gelir bana, Çalışma gücü, yaşama direnci, Mutluluk gibi kazanılması zor; Mutluluk gibi yitirilmesi kolay... Bir açarsın ki mutluyum, Bir kaparsın her şey elimden gitmiş...
Rıfat ILGAZ
Belki sevdiğim şiirleri sen de seversin diye ;) Belki...
Çift katlı otobüslerden birinin alt katında, başımı cama yaslamış etrafı izleyerek yol alıyorum. Cumartesi trafiği alabildiğine sarmış İstanbul'un dört bir yanını. Gidişin ters istikâmetine oturduğum koltukta, tam karşıma denk gelen arabanın arka koltuğunda, yaşlı bir kadın görüyorum. Kadının dudakları kıpır kıpır. Şarkı mı söylüyor, dua mı ediyor merak ediyorum. Omzuna yaslanmış genç bir kadın var sonra. Uyuyor mu ağlıyor mu çözemiyorum. Arabayı kullanan adam bunlardan habersiz mi, haberi var da önemsemiyor mu bilmiyorum. "Bugün cumartesi" diyorum kendi kendime, unuttuğum bir şeyi hatırlamak ister gibi. Cumartesilerin sadece tatil anlamına geldiği zamanları, ne kadar özlediğimi farkediyorum.
İnsan değil ağaç olsam Dallarımın arasından rüzgârlar esse, Yapraklarım, çiçeklerim, meyvelerim olsa, mevsimleri yaşasam. Köklerimle toğrağın derinliklerine sarılsam, kuşlar konsa dallarıma, yuva bile yapsalar. Böcekler, karıncalar yollansa içime, çürütseler oralarımı. Ballarım, sakızlarım olsa, gövdeme bir insan yaslanıp uyusa... Ben bunları hiç bilmesem, sadece ağaç olsam.
Erkan Oğur
Otların arasında serpilmiş gelincikleri gördüm, yeni günün görüntüsünü sindirmeye çalışırken içime. Bir türlü mevsimini bulamayan İstanbul'un esintili sabahında, titreşiyordu yaprakları. Yerlerinde duramıyor, rüzgârın ritmine ayak uyduruyorlardı. Gelincikler, kendileriyle aynı boyda otlarla dans ediyorlardı. Etraflarında başka çiçekler; beyazlar, kırmızılar, yeşiller... Bütün renkler kendilerinden habersiz, bütün renkler güzelliklerinden habersiz. Kulağıma küpe olmuş bütün sözler, kulağımdan ruhuma katılan bütün sesler, terkedilmiş bir evi sahiplenir gibi yayılmışlar içime, benden habersiz...
Kurulmuş bir saat gibi sabahın karanlığında açıldı gözlerim. Öyle bir dinlenmişlik hissi vardı ki üzerimde, haddinden fazla uyumuştum sanki. Karanlığa rağmen, telaşla saate uzandı elim. Bir hamlede doğruldum yataktan. Pencereye uzanıp açtım. Arabalar yoktu daha sokakta. İnsan sesleri, telaşlı ayak sesleri daha salınmamıştı ortalığa. Sabah serinliğinin eşliğinde kuş sesleri doldu, açık penceremden odaya. Gün ışımıştı. Gecenin karanlığı, tasını tarağını toplayıp ayrılmıştı gökyüzünden. Az sonra bir karmaşa başlayacaktı bu sokakta. Ve gün, yine akşama kavuşacaktı sonra, biz o karmaşanın içinde kaybolmamaya çalışırken. Zaman, açık kalmış pencereden akıp gidiyormuş gibi, birbirinin aynı günleri, birbiri ardına ekliyordu. Ne zaman güzel şeyler olsa zaman unutuluyordu. Bütün kötü günler, bütün kötü düşünceler silinip gidiyordu. Bir sabah aniden uyandığında, bir bakıyordun, doğan günün umudu, birer birer kapattığın kapıları açıyordu.
Bazen soluklanmaya, bazen de biriktirdiklerimi anlatmak için soluk soluğa geliyorum bu sayfaya. Yazarken barışıyorum kendimle. Ve gerektiğinde, ardımda kalanlara yabancılaşıyorum. Birilerinin okuduğunu bilmek, kimi zaman utandırıyor beni. Kimi zaman da söylediklerimi cümle âlem duysun istiyorum, bir tellâl gibi. Harflerim ekranda anlamlı-anlamsız izler bırakıyor... Ve ben, tüm bu izleri seviyorum...
Tülay Şahin
Bu aralar okuyorum.
Öyle Miymiş? / Şule Gürbüz
Bu aralar izledim./Bale
La Corsaıre
Bu aralar izledim./Tiyatro
Tesir / SBR Tiyatro
Bu aralar izledim./Tiyatro
Grönholm Metodu / Ankara DT
Bu aralar izledim./Tiyatro
İkinci Bölüm / DT
Bu aralar izledim./Tiyatro
Cyrano / Şehir Tiyatroları
Koyverdun gittun bizi...
Elbette mümkün değil ama, her şey gönlünüzce olsun. Neden olmasın? Kazım KOYUNCU
İyi dilekler
Yüzüne bakıldığında neden hapşıramaz insanlar, bilmiyorum. Ama hapşırdığımda, "iyi yaşa" demeden çevremdekiler, bir alacağı tahsil eder gibi, gayet ciddi bir ifadeyle, "sen de gör" demekten mutlu oluyorum. Ve aynı anda yüzlerine yayılan, bazen mahcubiyetle karışık, bazen hınzır bir çocuğu andıran o gülücüğü görüp, onlara eşlik etmekten. Şu hayata inat, seviyorum iyi dilekleri ben.
O yüzden diyorum ki sana, güzel olsun her şey... hatta çok güzel olsun. Ama kötü de olsa yaşananlar, bıkma yine de anlatmaktan. Sen anlat ve her şey buhar olup uçsun.
Maviyi, yeşili, yaz akşam üzerlerini... İstanbul'u, Giresun'u ve deniz kenarlarını... dilediğimde yalnız kalabilecek kadar uzak, gerektiğinde, elimi uzatıp, kalabalığa karışacak kadar yakın; her ayrılıkta hüzünlenip, dönüşünde çocuklar gibi mutlu olduğum bu şehirde yaşamayı... kitapları, dostları, içten gülümseyen insanları... müzik dinlemeyi, umut etmeyi, insanları sevindirmeyi... hayâl kurmayı, mektupları, yolculukları... hatta, hatta yalnızlığımı...