21 Ağustos 2008 Perşembe

Sürpriz

Uzun zamandır denizi karşıma alıp ruhumu dinlendirmemişim. Ne çok koşturma, ne çok karmaşa içinde yitip gidiyoruz farkında olmadan. Nasıl bu kadar zamandır uzak kalmışım ben, deniz kenarlarından?

Karşıya geçeceğim, Üsküdar’a. Motor yolculuğu, bana yetebilecek kadar uzun sürmüyor, biliyorum. Ama yine de “bu kadarına da mutlu olmak gerek.” diye düşünüyorum. Arka tarafa geçip yüzümü denize döndüm. Hafif bir rüzgar esiyor. Eksik kalmasın diye bu güzel tablo, kulaklıklarımı takıp, o güzel müzikle başlayan, zaman zaman bir ilaç gibi ihtiyaç duyduğum, Hilmi abimin söylediği o güzel şarkıyı açıyorum. “Hancı” “Doğduğum illerde el gibi kaldım. Sen zalim hancısın, ben yolda yolcu.” Sonra “Seni Seviyorum” diyor İlkay Akkaya. “Bu şehirde sen yoksan gitmenin hüznü yok. Dönmenin zaten anlamı yok.” Bütün şarkılarım öznesiz. Sürekli karşılaştığım biriyle, aslında selamlaşmak ve dahası konuşmak isterken, mağrur bir edayla yoluma devam ettiğim zamanlarda olduğu gibi, bu ayrıntıyı görmezden gelip, devam ediyorum yeni şarkılar seçmeye.

Beykoz’a, uzun zamandır da görüşemediğimiz bir arkadaşımızın işyerine, doğum gününde sürpriz yapıp, onu mutlu etmek için gidiyoruz. Ne zamandır ilk defa, kendi mutluluğumu başkalarının gülen yüzlerinde aramaya derman buldum kendimde. Eskiden ne çok sürpriz yapardım ben. “Gelsene, canım sıkılıyor. Sohbet ederiz.” derdi arkadaşım. “Yok gelemem, işim var.” derdim. Halbuki, elimde bir paket çikolatayla yolda olurdum zaten o anda. Tam tüm ümitleri tükenmiş telefonu kapatırken beni karşısında bulunca, yaşadığı sevinci görmek yeterdi bana. Ne oldu da vazgeçtim bu kadar kendimden?

Yeni barışmış küskünler gibi tutuk, çekingen; söyleyecek onca şeye nereden, nasıl başlayacağını bilemeyen; birbirine kırılmamış belki ama, birşeylere kendini hep kırgın hisseden küçük çocuklar gibi paylaştık sevincini. O halimize bakınca, “tek başına mutlu olmanın ne anlamı var ki?” dedim içimden. Çubuklu’da, denizin kenarında bir yerde oturup, geçmişten, gelecekten, bugünden konuştuk kahvelerimizi yudumlarken.

Şu hayatın en güzel yanlarından biri, en umulmadık anlarda gelen güzel sürprizler değil mi? Kimi zaman şaşkınlıktan sevinemediğin, ama o sevincin tadına da doyamadığın anlar değil mi hayatı anlamlı kılan? Filmlerde kahramanın söylemek için kendisiyle mücadele ettiği ama hep içinde sakladığı tamamlanmamış cümlelerin değil, her ne pahasına olursa olsun eksik kalmamış cümlelerin hikayelerini anlatmayı ben de çok isterim. Ve istekten başka birşeylere de ihtiyaç vardır hep, bilirim…

Ağustos/2008

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.

Mezuniyet töreninin tarihini asla unutmayacağını söylerdi Selma. Zehir olmuştu ona, en sevinçli olması gereken günü. Üstüne bastırarak tarihi tekrarlayıp, “bu tarihi hiç unutmayacağım” deyip durmuştu olayı anlatırken. Aradan yıllar geçmişti, birgün oturuyorduk balkonda. Aklıma gelmişti şu unutmayacağı tarih. Aslında tarihten çok, o tarihi unutmayacağım deyişi. “Hatırlıyor musun?” diye sordum. “Tarihi hayır ama yaşananları tabiki.” diye cevap verdi. Unutmak bir ihtiyaç mıydı gerçekten? İnsanın yaşananları unuttuğuna inanmadım ben hiç. Alışır, sindirir ve yaşanılabilir hale getirirdi yalnızca. Unutmak dediğimiz başka bir şeydi.

Ne çok güvenirdim hafızama. Birşeyi hatırlayamamak nadiren rastlanan bir durumdu bende. Ne zaman başladım bilmiyorum, kimi zaman iki dakika önce söylediğim şeyleri anımsamamaya. Mali müşavirimiz, en ufak bilgiyi bile kağıda yazarken ve istinasız herşeyi yazarak anlatmaya çabalarken, bir sinir basar bana. Bu hatırlayamama durumu giderek daha fazla söz konusu olmaya başlarsa, hak vereceğim kendisine galiba. Umudum öyle olmamasından yana tabi ama.

Herşey bir yana, istesem, yıllar öncesinden onlarca anıyı anlatırım teker teker. Unutmadım çünkü ben, unutamadım geçse de seneler. Sadece öncelikleri değişti yaşadıklarımın. Ama keşke bir silgi olsa, siliversem gereksiz yere hafızamı işgal edenleri. Siliversem ve unutsam, hatırlamamın fayda sağlamadığı herşeyi.

Ağustos/2008

İyi ki doğdun Lale

Uzaklıklar mesafelerden kaynaklanmaz yalnızca. Nedensizdir bazen ve uzar gider yollar gibi. Hiçbirşey unutulmaz ama. Ne deniz kenarları, ne birlikte çıkılan İstanbul semaları, ne zorla yazdırılan mektupları saklayan defter araları. Herşey yerli yerinde ve günler geçse de azalmayan bir değerdedir. Zaman geçer aramızdan yalnızca. Hergün sürekli artan bir hızla. Bize düşen ise, güzel olan ne varsa yaşamaktır; aldırmadan geçen zamana…

Latife ediyor bize hayat, her geçen sene inatla,

Anlamazdan gelmek de kar etmiyor inadına.

Liseli çocuklar gibiyiz oysa biz, hayatın karşısında,

Elindeki hüzünleri nasıl dağıtacağını bilemeyen küçük çocuklar gibi ya da.



Mendilci kız, 19.08.2008

Ağustos/2008

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Sus pus

Kendime küskünlüğümü yazdıktan sonra, şöyle bir konuşma gelişti bir arkadaşımla aramda.

-”Yine küsmüşsün?”

-”Evet öyle oldu.”

-”Ne zaman vazgeçeceksin?”

-”Nasıl yani?”

-”Vazgeçmekten diyorum. Vazgeçmekten ne zaman vazgeçeceksin?”

Bilmem… Hem vazgeçmek mi bu, onu da bilmem. Çok küçük yaşlardan beri, küstüğümde bir köşeye çekilirim ben. Çoğu zaman barışmayı da beceremem. Hatalıysam ama, telafisi için elimden gelenin fazlasını yaparım, o ayrı. İçimde hala omuz silken o küçük kız mevcut, ne yapayım? “İçindeki çocuğu öldürmemek” derken, bunu kastetmiyor söyleyenler herhalde ama değil mi?

-”Eee, son durum ne?”

-”Uykularım delik-deşik, aklımdaki onca şey uyutmuyor beni. Gündüzleri de uyur-gezer bir vaziyetteyim. Hayata bir anlam yüklemeye çalışıyorum ama olmuyor, olamıyor…”

-”Bana geçerli sebepler söyle!”

-”…”

Düşünüyorum ama ona beğendirebileceğim bir sebep bulamıyorum. Cevap veremiyorum. Sebep diye aklımdan geçirdiklerimin hepsi kuruntu. Düşünmemek, üzerinde durmamak gerek. İstese güzel bir nutuğa başlayabilir, hal ve gidişatım hakkında. Ama verdiğim, daha doğrusu veremediğim cevaba, “bak gördün mü?” der gibi gülümsemekle yetiniyor sadece. Gördüm… En yeni tabirle, bu da bana “kapak oldu”. “Bir de psikoloji okumak istediğimi söylerdim hep” diyorum içimden. Benim kendime bile hayrım yok. İyi bir dinleyiciyimdir gerçi hakkımı yememek lazım. Ama yönlendiriciliğim konusunda bir fikrim yok. O meslek için, kendi iç dengelerini kurmuş biri olmak gerektiğini biliyorum en azından. Oysa benim iç huzurum yok.

Büyük ve karmaşık bir çantanın içine atılmış anahtar gibi iç huzurum. Ve ben, o kalabalıkta, bakışlarımı başka yöne çevirmiş, el yordamıyla bulmaya çalışıyorum anahtarı. Biraz ışık, biraz da ilgiyi aradığım şeye yöneltmek, bu soruna çözüm olabilir galiba. Ama ben de bilmiyorum, neyi bekliyorum hala?

Ağustos/2008

15 Ağustos 2008 Cuma

Küskünüm kendime

Dünden beri bir küskünlük var içimde. Dizlerini kendine çekip oturmuş, kollarını dizleri üzerinde bağlamış, öylece bekler gibiyim hayatın kapısında. “Hadi kalk içeri gel” dese biri, omuz silkecek gibiyim. Savaş alanı gibi içim. Eksik ya da fazlasıyla bana ait olan her şey çarpışmakta. Artık ben bile bilmiyorum, kim, ne zaman icat etti bu kavgayı? Kim ne kadarına karıştı, kim bitirmek için uğraştı?

İçimde sonu gelmez bir savaş. Nasıl da yaralıyorum, bana iyi gelecek her şeyi. Belki de öldürüyorum kimini. Hem de karıncayı bile incitemeyen ben. Yağmalıyor, talan ediyorum içimin huzurlu iklimini. Fırtınalar, kasırgalar başlıyor, toza dumana karışıyor tüm mutlu haberler. Gölgeleniyor iyilikten yapılma kaleler. Güneşe çıkıyor, tazeleniyor, içimde kanayan yerler. Savaş alanı gibi içim. Öyle bir hüzün var ki nedensiz, damlalarını bile koyvermiyor gözlerim.

Kimbilir neden kaçıyorum yine. Aklıma gelen neyi örtbas etmek için yapıyorum bunları? Sınırları nerede bu yolların? Nereye varmak istiyorum ben ve nerede kesiliveriyor tamamlanmamış yollar? “Gel başla kaldığın yerden.” dese biri, kulaklarını tıkayıp, şarkı söylemeye başlayan çocuklar gibiyim karşısında. Böyle yaparak duymayacağım güya. Mantıkla uğraşmak istemiyorum. Mantıklı olmak da. Yanımda biri konuşuyor hararetle. Birşeyler anlatıyor işle ilgili. Ben ise bedenini uzaktan izleyen bir ruh gibi uzaklaşıyorum oradan. Ardımda kalıyor tüm konuşmalar.

Küskünüm… Ama kimseye değil küskünlüğüm, kendime. Konuşacak, anlatacak kelime yok. Benzetebileceğim bir durum yok. Neye benziyor kendine küsmek, henüz ifade edemiyorum. Hani beğenmediğimiz yiyecekler için, “saman gibi” deriz ya bazen. Sanki saman yemişiz gibi. Ama benzetiriz işte. Kendine küsmek de belki biraz öyle. Saman gibi yani, tadı-tuzu yok. Manasız bir hal. Bu hal de geçecek elbet, biliyorum. Ayağa kalkmak için bulursam mecal.

Ağustos/2008

14 Ağustos 2008 Perşembe

Çiçek gibi

Çok güzel bir çiçek kokusu doldu odaya. Acaba ne bu kokan çiçek? Çiçeklerden de anlamam ki, hay aksi. Annem olsa bilirdi. Alt katımızda çiçekçi var. Bazen böyle güzel kokular doluyor o yüzden odaya.

Öyle çok çiçek tutkum olmadı benim. Bir ara menekşeye takmıştım kafayı. Ama onu da çürütmüştüm. O gün bu gündür uzak dururum çiçeklerden. Sevgiliye de çiçek alsın diye söylenmemiştim hiç ya da almıyor diye dertlenmemiştim. Zaten sevmiyorum şu ruhsuz gülleri. Çiçek dediğinin kokusu olacak. İçine çekeceksin o güzel kokuyu. Bırakmak istemeyeceksin elinden. Yoksa ne anlamı var o kan kırmızı güllerin? Sadece görüntüsü var, o kadar.

İlişkilerde düzenli bir şekilde çiçek alınmasını da anlamam mesela. Tüm özel günlerde ele tutuşturulan o çiçeklerden hoşlanmam. Ansızın bir sürpriz yapıp gelmeli insanın sevdiği, elinde bir buket çiçekle. Bakın o zaman nasıl anlamı olur, çiçeğin bile. Kadınlar romantizm olsun istermiş ya hayatlarında, yani öyle der erkekler hep. Aslında romantizm değil bu, sadece ince düşünmek. Geçenlerde bir erkek arkadaşım, iki seneyi aşkın zamandır süren ilişkilerinde, en ufak bir hediye bile almadığını; artık kız arkadaşının da, ince ince laf dokundurmaya başladığını söylemişti. “Ben çiçek alırım ama çantasında taşısın.” diyordu. Ya neden hala bu tabu? Anlamıyorum sizi, hiç de anlayamayacağım galiba. Çiçek saklamak, bir kıstas mı hala sizin dünyanızda?

Ağustos/2008

İsim mevzuu

Harıl harıl isim arıyorlardı, doğacak bebeklerine. Her sabah yeni isimler bulup, akşamına vazgeçiyorlardı. Söyleye söyleye anlamını kaybediyor, manasızlaşıyordu sevinçle buldukları her yeni isim. Adam, aile büyüklerinin isimlerinden seçmeyi, aklının bir köşesinde tutuyordu hep. Kadın şiddetle karşı çıkıyordu bu fikre. Neyse ki, ilk zamanlar bu konuda yaptıkları şiddetli tartışmaları, bir kenara bırakmışlardı ne zamandır. Sessiz sakin bir arayış söz konusuydu artık.

“Fırat olsun.” dedi adam.

“Neden?” diye sordu kadın.

“Bilmem, güzel isim.”

“Özgür olsun o zaman.” dedi kadın. “O daha güzel ve daha anlamlı bir isim.”

“Eve geç gelmelere başlayınca, göreceğim ben o isimdeki anlamı.” diyerek bıyık altından güldü adam.

“Çocuğumuza isim arıyoruz şurada. İşi sulandırma istersen.” dedi kadın, alt edemediği gülümseyişiyle. Haklıydı çünkü söylediklerinde, bunu biliyordu içten içe.

Sevecek miydi acaba “Özgür bebek” ismini. Benimseyecek miydi? Yani mecburen benimseyecekti tabi de, o isme ait hissedecek miydi kendini, gün gelip düşündüğünde?

Ben ismini sevmeyenlerdenim mesela. “Nesi var?” derseniz eğer, verilecek bir cevabım da yok esasında. Sadece sevmiyorum, o kadar. Ama değiştirmek istesem bile, hiçbir ismi yakıştıramam kendime. Eğreti duruyor gibi gelir. Belki yılların alışkanlığından, belki de gerçekten hiçbir isme kendimi ait hissedemediğimden, kimbilir?

Bir arkadaşım “ismi güzel” derdi bana. Çok severmiş ismimi. Ben düşündüklerimi anlattığımda gülmüştü, “delisin sen” demişti. O küçük bebekcik sever miydi ismini bilemem ama ben çok severim “Özgür” ismini. Belki en yakıştırabildiğim isim olurdu kendime. Yakıştıramasam da, en beğendiğim isim olurdu en azından. İsimleri bize sevdiren, o isimlerle tanıdığımız insanlardır. Ama ben, başka ve bilmediğim bir nedenle de sevdim bu ismi. Ve ömrüm boyunca özel bir yeri olacak gibi…

Ağustos/2008

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Gözlerim

Bugünlerde gözlerimle sorunum var. Sistemli bir şekilde başladı yine şu ağrılarım. Kapatıp gözlerimi dinlendireyim istiyorum. Bilgisayar ekranına bakmayayım, kitabın kapağını kapatayım diye düşünüyorum. İş yerinde, bilgisayar ekranından uzak kalmam zor. İş dışında ise, kitapların yanıbaşından.

Deli gibi kitap okuma isteği var içimde. Bir yere yetişir ya da birşeylerden kaçar gibi. Nedenini bilmiyorum. Ben okudukça o ağrıyor, o ağrıdıkça ben okuyorum. Okuduğum bir satıra hüzünlenip, buğulanıveriyor sonra. Siliyorum yaşaran gözlerimi, gözyaşı olup düşmeden o damlalar. Beş-altı adım ötede, aynanın önünde duruyor defterim. Gidip alsam diyorum içimden, hissettiklerimi yazsam. Haddinden fazla duygusal geliyor sonra, tüm aklıma düşüverenler. Vazgeçiyorum. Oysa ne diyor kitaptaki parmak kadınlardan biri, kendi benliğine. “Birileri kırılmasın, alınmasın diye törpülüyorsun fikrindekileri. Bazı düşlediklerini sen yaşamışsın sanmasınlar diye de sansürlüyorsun.” Yapıyor musun sen de? “Aksi mümkün mü ki?” diye düşündün şimdi yine. Ne çok şeyin aksi de mümkün aslında. Ah, bir de sen inanabilsen birazcık bu duruma.

Yapmak istediğin ne çok şey var. Öylece duruyorlar. Ve ne çok bahanen. Çok fazla hüzün var sonra içinde. Bir de hiçbirşeyi görmezden gelemediğin gözlerin. Bir kaçak bakışı, saklanmaya çalışan bir gülüşü, sinirle yapılan bir davranışı… Bir gün gerçekten “yeter!” diyebilecek misin acaba? Yani “amannn boşver” deyip, önemsemeden geçebilecek misin? Dert etmeyip hiçbir şeyi, keyfine bakabilecek misin? Belki o zaman dinlenir, ağrımazdı gözlerin?

Ağustos/2008

12 Ağustos 2008 Salı

İnsan

On sene önce başladı bizim tezgah maceramız. On senedir, hafta sonu tatili nedir, tam olarak bilemedim hiç. Zamanımın büyük kısmı orada geçiyor. Bir planım yoksa eğer, evde olmak da can sıkıcı oluyor tabi. Ama yine de, kısıtlı olmak da, en az onun kadar can sıkıcı. Bir planım varsa, dilediğimce hareket edememek, kısıtlı zamanlara sığdırmak zorunda olmak o planı, pek bir sevimsiz oluyor.

Tezgahı yeni açmaya başladığımız zamanlarda, çok keyifli bir ortam vardı bizim sokakta. Oturup konuşulabilir, söylediği dinlenilir kişiler vardı. Sonra yerlerini kiraya verenler, bu işi tamamen bırakanlar oldu, dağıldı o ortam. Son zamanlarda iyice dibine vurdukları bir kötü niyet çemberi var sadece. O kötü niyet hırsla birleşince, nasıl bir hale geldiklerini ben görebiliyorum çok net. Ama onlar? Pek sanmıyorum…

Çoğu insanla sadece merhabalaşıyorum orada. Pek azıyla oturup konuşuyorum. Bazısı sever beni, çoğu sevmez bu yüzden. Bazılarının sevmiyor olmasından da mutluluk duyarım ayrıca. Sevselerdi, “nerede yanlış yapıyorum?” diye düşünürdüm sanırım. İki ay önce, karşı çaprazımızdaki tezgah değişti. Yeni birileri geldi. Yeniden birşeyler konuşulabilir birileri geldi. O kadar çok problem oluyor ki orada. Bırakın belediye ile, kafeler ile ya da müşteriler ile olanları, tezgah sahipleri birbirleriyle problem yaşıyorlar sürekli. Aslında en büyük problem sandıkları şeyler bile, öyle kolay hallolur ki kendi aralarında. Ama kaybettikleri değerler, bir perde gibi inmiştir gözlerine, çözümleri göremezler.

Dün bunları konuşuyorduk. Orada bulunmanın, yazın ayrı, kışın ayrı yaşanan zorluklarından. O zorlukları kördüğüm haline getiren insanlardan. Kaybolan iyi niyetlerden, samimiyetten. Sen anlatmayı pek çok kez denediğinde ve bazıları inatla anlamadıklarında, “ne halin varsa gör” demek gerektiğini de bilmekten. “İnsan” sadece bir varlığın adı değildir. Değerleri, özellikleri olan bir varlığın sıfatı olabilir olsa olsa. Yani “insan kalmak” çok önemli bir uğraş şu hayatta…

Ağustos/2008

Şans işte

Cumartesi akşam Barışarock’a gittik. Feryal’i dinlemeye. Bitince çok da geçe kalmadan çıkalım dedik alandan. Hatta büyük servislere binmedik, dolmasını beklemeyelim diye. Dışarıdan minübüslere bindik. Onun da dolmasını bekledik ya gerçi, neyse…

Paraları topladılar. Beşiktaş’ta inmeyi planlıyorduk biz. Taksim son duraktı, öyle söylediler. Ve ücreti Beşiktaş’ın ücretinden yüksekti. Doğal olarak önce Beşiktaş’a gideceğini, oradan yukarı çıkacağını düşündük. Ama öyle olmadı. Zincirlikuyu’dan Mecidiyeköy tarafına döndü minübüs. Taksim’de meydan tarafına değil, Karaköy tarafına yöneldi. Trafiğe girmesin diye uyanıklık yapmıştı ama bilmediği yolu hesaba katmamıştı anlaşılan. 3 defa yanlış yola girdi. Dolapdere’ye, Kasımpaşa’ya, hatta en son Unkapanı’na kadar gidip, geri döndük. En sonunda yolu bulabildi de, Beşiktaş’a varabildik. İnip yürüsek çoktan varmıştık eve belki de. Minübüsten indiğimizde ortalıkta otobüs görünmüyordu. Yürümeye karar verdik Ortaköy’e doğru. Saat gecenin bir buçuğu.

Çoğu şey problemsiz ilerlemez hayatımızda. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi, ben de bilemez oldum artık. Aksilikler, terslikler, hep bir macera, hep bir muamma. Bunlar mı şans dediğimiz kavramı oluşturanlar? Nasıl yorumlamalı insan yaşadıklarını? İyisine de, kötüsüne de aynı tanımlamayı yapmalıyız belki de. Şans işte…

Ağustos/2008

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Ne zaman eskiyor sevgiler?

“Ne zaman eskiyor sevgiler? Ödenen bedellerin acısı geçince mi? ”

Çocukluğumun doğum günü masalarını süsleyen bembeyaz, dantel bir masa örtüsü vardı. Ne güzel görünürdü masanın üzerinde. Bazen çok heves eder, sermek isterdim bir yemekte. “Olmaz!” derdi annem. Elim mahkum kabullenirdim bu durumu. Sonra üzerinden öyle zamanlar geçti ki, annemin yemek sofralarına serdirmediği o örtü, tezgahın üstüne örtülür oldu. “Gördün mü?” demiştim anneme, ilk defa tezgaha serdiğimizde. “Kıyamıyordun örtüye. Şimdi bırak evi, tezgahta bile serdiriyorsun.” Gülüyordu annem, elbet o da hatırlıyordu, küçük kızının örtüyü alma çabalarını.

İlgiyi, beğeniyi, sevgiyi, verilen önemi, ilk zamanlardaki haliyle muhafaza edemiyor bazen insan. Çoğu zaman kendi savurganlığından, kimi zaman şartlardan, kimi zamansa muhatabının tavırlarından. O yüzden en azından, yaşarken değerini bilebilsek keşke. Eskimeden, eskitmeden.

Bütün efsane olmuş aşıklar kavuşmuş olsalardı, onca mücadeleden sonra. Ya da o kadar eskiye gitmeye gerek yok. Yakın zamanlardan, yakınlardan soralım soruları. Sevgisi için zorlu mücadeleler veren biri, ne kadar sürdürür o sevgiyi peki? Bir arkadaş, uğruna ailesini karşısına aldığı sevdiğini, kalbini eline paramparça bırakırken bulmuştu. “Değmiyormuş!” demişti. “Çektiğim onca acı, daha değerli yapar bizi sanmıştım. Onca acıya, sonunda yine acı çekmek için katlanmışım meğer.” demişti. Üzgündü. Onu hiç böyle mutsuz görmemiştim, en zorlu dönemlerinde bile. Dağılan hayallerine üzgündü, paramparça mutluluk umutlarına üzgündü. Ve kızgındı, sanki tahmin edilebilir birşeymiş gibi, bunu farkedemediği için kendisine.

Sevgi eskimezdi aslında. Olsa olsa şekil değiştirirdi. Bazen nefrete, bazen üzüntüye, bazen acıma duygusuna ya da şefkate. Sevgi eskimezdi. Biz sadece değerini bilmezdik ya da tüketirdik ansızın…

Ağustos/2008

İyi ki doğdun

Davetsiz misafirdir tüm yeni yaşlar. İstemesen de gelir, farkına varamadan giderler.
Lacivert bir geceyle, usulca girerler hayatına. En umulmadık güzellikler de, en akla gelmeyecek kötülükler de onlarladır. Karanlığa inat bir ışık gibi süzülür, serilirler her şeyin üzerine.

Doğum günün olsun. Kocaman bir gülücükle…

7 Ağustos 2008 Perşembe

Armudun sapı, üzümün çöpü...

Bugünlerde herkesin içinde bir çöpçatanlık ruhu mevcut. Konuşmanın bir yerinde, bilmem kimin oğlu ya da bilmem neredeki çocuk, pat diye dahil oluyor konuya. Konuyu kestirip atınca da, nutuklar başlıyor bu sefer. “Şurada otuzuna ne kaldı? Otuz olunca göreceğiz biz seni!”

Bizim toplum otuz yaşı milat kabul eder. Yetinmezler, otuzuna kadar evlenmemişsen eğer, bir de sıfat bulurlar sana. Şaşmaz bir sıralamaları vardır sonra. Sanki herşeyi kendileri yürüteceklermiş gibi sorar dururlar. Sevgililere nişan, nişanlıya düğün, evliye çocuk, sonra ikinci çocuk… Senin ne aradığının, ne beklediğinin önemi yoktur. Zaten evliliğin karmaşası içinde, bırak ne beklediğini, kendini bile unutursun. E istenen de bu değil midir zaten?

Gördüğün onca sorunlu ve zoraki evliliği unutup, hem de sırf birileri iyi diyor diye, biriyle hayatını birleştirmeni beklerler. Sen istediklerini anlatamazsın bile onlara. “Ortak birşeyler paylaşmak, beğeniler, düşünceler; oturup iki satır konuşabilecek olmak” diye başlayamazsın cümleye. Bu saydıkların boş işler olurlar. Bu seferde onlar kestirip atarlar.

Ben bu satırları yazarken, kimi arkadaşlarım, kucaklarındaki bebekleriyle ilgileniyorlar; kimisi, eşiyle yaşadığı sorunları bir güler yüzün ardına saklıyor; kimi ise, biten evliliğinden arta kalanları topluyor. Hepimiz seçimler yapıyor, yaptığımız seçimlerin bedelini ödüyoruz. Ama en azından seçimimizi biz yapıyoruz. Şimdi “iyi çocuktur” diyenlerin yerinde, “iyi ailedir” diyenler varmış bir zamanlar. Adam beş para etmese de, aile iyi olduğunda, makul bir durum oluyordu herhalde bu. Şu an bile, hala bir yerlerde aynı şeyler yaşanıyordur elbet.

Bu hayat, kimimizi zorla evlendirilmeye mahkum ederken, kimimize ise, anlayana, anlamayana, istemediklerini çekinmeden söyleme imkanı veriyor. Şanslı olduğumu düşünmedim pek hayat boyu. Ama eğer birilerinin gözünde şanslıysam, evet, sırf bu yüzden bile şanslı sayılabilirim. Ve herşeye rağmen, umarım ortak düşleri paylaşabileceğim biriyle, bir gün karşılaşabilirim.

Ağustos/2008

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Bekle(me)mek

Bir yere ulaşmak istemediğimde ya da erken çıktığım bir yol, hiç bitmesin istediğimde; trafikte tüm kırmızı ışıklar bana yansın, trafik alabildiğine tıkalı olsun, yollar yürünemeyecek kadar kalabalık olsun isterim. Yahut uzundur görmediğim birine rastlayayım, hal-hatır sorayım. Hatta muhabbet uzasın, oturup biryerlerde konuşalım. O yolculuk bitmesin ya da en azından bitmesi geciksin. Ama gelin görün ki, hiç gecikmez. Tam vaktinde ulaştığım zamanlar, mutlu bile olurum. Çünkü hep erkendir varışlarım buluşma mahaline. Ve genellikle, azıcık bir zaman da olsa gecikir, diğer gelecekler.

Beklemek ne kadar can sıkıcı bir iştir. Beklenilecek zamanı birşeylerle doldurmak zordur, sevimsizdir. Söz verilen her kim olursa olsun, kararlaştırılan vakte riayet etmek, olağan bir durumdur benim için. Hani eve gittiğiniz yolu, aklınız başka yerlerdeyken bile şaşırmadan gider, nasıl geldiğinizi bile anlamadan kapıya varırsınız ya, öyle olağan işte.

Daha sıkıntılı bekleyişler olur sonra, insanın hayatında. Bir cevabı, bir ameliyatın bitişini… Ama insan güzel bekleyişler arar hep. Bir telefonu, kapı zilini, çok sevdiği birinin gelişini… Her iki durumda da yavaş akar zaman. Yani bekleyene öyle gelir en azından. Ve geçmeyen zaman yorar insanı. En iyisi beklemeden yaşamaktır galiba. Olan güzel şeylere sürpriz, kötülerine talihsizlik demek. Ve herşeyi öylece kabul etmek, unutup, geçip gitmek. Doğru zamanlar aramamak, düşlememek. Sıkılgan bir bekleyişten kurtulup, yaşamak yalnızca, yaşayabilmek…

Ağustos/2008

2 Ağustos 2008 Cumartesi

Zor zanaat

Bir kadın niye düşman olur bir başka kadına? Yok yok, aslında tam sormak istediğim soru bu değil. Bir kadın, neden düşman görür, karşısına çıkan her kadını? Bu ülkede kadın olarak yaşamak, toplumun erkek egemen olması itibariyle, zaten yeterince zor iken, kadınlar niye çelme takarlar birbirlerine?

Malum, arkadaşım tatilde. Diğer işlerde olduğu gibi, sürekli çalıştığımız bankaya gidip işlemleri halletmekte bana düşüyor bu zaman zarfında. Bizim işlemleri yapan iki hanım var bankada. Biri belli ki daha acemi. İşlemleri yaparken panik oluyor. Onu öyle telaşlı görünce, beklettiği için özür dilediğinde ya da bir işlemi yanlış yaptığında, işim acil de olsa “önemli değil” diyorum gülümseyerek. Gayet samimi ve insancıl tepkiler veriyor çünkü. Ne güzel tesadüftür ki, bizim çoğu işlemin sorumluluğu onda. Dün gittiğimde yoktu yerinde. Diğer tarafa yöneldim ama diğer hanım hiç oralı olmayınca, tekrar yerime döndüm. Yüzüme bakmadan, kendi kendine konuşurmuş gibi, “boşuna bekleme, yok o” dedi. Önce duymazdan geldim ve yüzüne baktım, belki doğru düzgün bir şeyler söyler diye. Sonra sordum işlemi yapıp yapamayacağını. Sadece elini uzattı evrakı almak için, asık bir suratla.

İnsanları anlamaya çalışmayı çoğu zaman abartan biri olarak, onu da anlayabilmiş olmayı dilerdim. Yani kendim de çok güler yüzlü biri olmadığımdan, onun da bu halini anlamaya çalışabilirdim. Tabi orada olduğum zamanlar içerisinde, beylere tavrı ile hanımlara tavrı arasındaki farkı görmemiş olsaydım. Nasıl bir mantıkla hareket ettiğini ve bunun ona ne kazandırdığını bilmek isterdim. Ama bilmek istediklerimi kendime sakladım. Dilimin ucuna kadar gelmiş tüm cümleleri yuttum ve teşekkür bile etmeden çıktım bankadan. Halbuki en sinir olduğum şeylerden biridir, mecburiyeti ya da işi bile olsa, o uğraşı verene teşekkür etmemek. Bir insana “zaten yapmak zorundaydın!” demek. Hoş, bu davranışı yapan biri için çok fazla bir beceri, niye öyle davranıldığını anlamak. Bu ülkede kadın olmak, zor zanaat…

Ağustos/2008