Davos’ta ağlayan Emine Erdoğan’ı gördüğünüzde neler düşündünüz? Benim o görüntü hakkındaki düşüncelerim, çıkışta kendisine uzatılan mikrofona söyledikleri ve haberin yorumları arasına karışıp kaybolmuştu. Ta ki cumartesi günü, Şükran Soner’in Cumhuriyet gazetesindeki yazısını okuyana kadar.
Yanında durduğu insanı seven ve onu çok iyi tanıyan birinin hissedebileceği bir duyguyla ağlıyor diye düşünmüştüm Emine Erdoğan için. Korku. Kim bilir kaçıncı kez tanık olduğu sinirli halinin, bu sefer daha kritik bir dönemeçte ortaya çıkmış olmasından ve bundan sonra olacaklardan duyduğu korkuydu sanki onu ağlatan. Sonra muhtemelen yanında bulunanlar yorumlarını söylemişlerdi ona. Başbakan şöyle haklıydı, böyle haklıydı vs. Onun da içi biraz olsun rahatlamıştı muhtemelen, taraftar bulması sebebiyle. Ve kendisine uzatılan mikrofonlara o duygularla söylemişti, “bu bir skandal” diye.
Fikrindekiler başka olmasına rağmen, son zamanlarda dillerine doladıkları Nazım Usta’nın şiirlerini okurken ağlayan Emine Hanım değildi oradaki. Durum farklıydı bence.
Şubat/2009
1 Şubat 2009 Pazar
Yabancı
Dalgın dalgın yürüyordum durağa doğru. Bir otobüs geldi, durağa yanaştı. Bir ses duydum o sıra. Biri cama vuruyordu. Öyle dalgın ve yorgundum ki, bunun hayalini kurmuş olmaktan endişeliydim açıkçası.
Kafamı kaldırıp baktım. Önce çok yabancı gelen ama baktıkça tanıdıklaşan o yüz, kocaman gülümsemiş, küçük çocuklar gibi sevinçle el sallıyordu bana. Kaç yıl olmuştu onu görmeyeli? Dokuz? On? Neler yaşamıştı, yaşadıkları ne kadar törpülemişti o umursamazlığını? Onca yıl sonra bir otobüsün camından el sallıyordu arkadaşına. Başka bir ülkede, tanıdığı birine rastlamış gibi bir heyecan içinde. Aslında artık hepimiz birer yabancıydık zaten. Yaşadıklarımıza, duyduklarımıza, gördüklerimize... Ve ne çok ihtiyacımız vardı, tanıdık birilerini görmeye…
Şubat/2009
Kafamı kaldırıp baktım. Önce çok yabancı gelen ama baktıkça tanıdıklaşan o yüz, kocaman gülümsemiş, küçük çocuklar gibi sevinçle el sallıyordu bana. Kaç yıl olmuştu onu görmeyeli? Dokuz? On? Neler yaşamıştı, yaşadıkları ne kadar törpülemişti o umursamazlığını? Onca yıl sonra bir otobüsün camından el sallıyordu arkadaşına. Başka bir ülkede, tanıdığı birine rastlamış gibi bir heyecan içinde. Aslında artık hepimiz birer yabancıydık zaten. Yaşadıklarımıza, duyduklarımıza, gördüklerimize... Ve ne çok ihtiyacımız vardı, tanıdık birilerini görmeye…
Şubat/2009
Kırmızı ojeli eller
Beyaz bir mendilin üzerinde, kırmızı ojeli, neredeyse mendil kadar beyaz eller. Buruşturup duruyor mendili. Az önce kapadığı telefon belli ki mutsuz etti onu. Ama başka bir şeyler daha var. Acaba kızgın mı, yoksa korkuyor mu? Yüzünde kendini ağlamaktan alıkoymaya çalışan bir ifade var.
Derin bir iç çekişle kaldırıyor bir müddet sonra başını. Dışarıdaki karanlığın ve içeride yanan ışıkların cama yansıttığı insan yüzlerini aşıp, Boğaz’ı görmeye çalışıyor. Dışarısı buz gibi soğuk, iliklerine işlemiş vapura binenlerin de.
Telefonu çıkarıp ekranına bakıyor. Bir eliyle sıkıca kavradığı telefona diğer elini de siper edip, kucağına bırakıyor kollarını. Bir damla yaş süzülüyor yanağına, çarçabuk siliveriyor hemen. Neler geçiriyor acaba içinden? Kocaman bir çantanın içine bir kuyuya atar gibi atıyor sonra telefonu.
İskeleye yanaşıyor vapur. Bütün yolcular bir yarış içindeler sanki. Kimisi vapur yanaşmadan atlıyor iskeleye. Oysa o ellerini iki yana koymuş yerinden kalkmaya dermanı yokmuş gibi oturuyor orada. Çantasını alıyor, ağır hareketlerle kalkıyor yerinden. Saçlarını düzeltiyor. Her ihtimale karşı gözlerinin altını siliyor parmaklarıyla. Sıkıca sarınıp kahverengi paltosuna, adım atıyor aynı şehrin diğer yakasına…
Şubat/2009
Derin bir iç çekişle kaldırıyor bir müddet sonra başını. Dışarıdaki karanlığın ve içeride yanan ışıkların cama yansıttığı insan yüzlerini aşıp, Boğaz’ı görmeye çalışıyor. Dışarısı buz gibi soğuk, iliklerine işlemiş vapura binenlerin de.
Telefonu çıkarıp ekranına bakıyor. Bir eliyle sıkıca kavradığı telefona diğer elini de siper edip, kucağına bırakıyor kollarını. Bir damla yaş süzülüyor yanağına, çarçabuk siliveriyor hemen. Neler geçiriyor acaba içinden? Kocaman bir çantanın içine bir kuyuya atar gibi atıyor sonra telefonu.
İskeleye yanaşıyor vapur. Bütün yolcular bir yarış içindeler sanki. Kimisi vapur yanaşmadan atlıyor iskeleye. Oysa o ellerini iki yana koymuş yerinden kalkmaya dermanı yokmuş gibi oturuyor orada. Çantasını alıyor, ağır hareketlerle kalkıyor yerinden. Saçlarını düzeltiyor. Her ihtimale karşı gözlerinin altını siliyor parmaklarıyla. Sıkıca sarınıp kahverengi paltosuna, adım atıyor aynı şehrin diğer yakasına…
Şubat/2009
Sevgi güzellik ister, güzellik emek
“Sen beni sevmiyorsun!” dedi kız, şımarıkça. Çocuk, bakışlarını başka yöne çevirdi, yüzündeki bıkkınlıkla. Aralarındaki sessizliği böldü durağa yanaşan otobüs. İki yabancı gibi bindiler otobüse. Kapanan kapıların camına, denizin hafif dalgalı sureti yansıdı. Cam kenarına oturan kızın yüz ifadesindeki küskünlüğü, sadece ben mi görebiliyordum acaba?
Sevgi zorla alınabilen bir şey olmadı ki hiç. Hep kendiliğinden gelişti. Bazen bir gülüşle, bir bakışla pekişip; dallanıp budaklandı, içimize sığmaz oldu. Yeniledi, değiştirdi. Hep güzel şeylerin habercisi oldu. Ve zorla güzellik olmazdı, öyle öğretildi bize yılar boyu. O yüzden hiç sevdirmeye çalışmadım kendimi. Ben sevdim, işin sadece bu kısmıyla ilgilendim. Sevilmek, denizi izlerken görülmesi ne kadar muhtemel bilinmeyen yunuslar gibiydi. O yunusları görünce çocuklar gibi mutlu olurduk. Ellerini sevinçle çırpan küçük çocuklar olurduk sevip,sevilince.
Ortaokulda isimlerden fal bakardık. Nasıl bakılıyordu hatırlamıyorum şimdi ama. Üzerinden yıllar geçti, âşık oldum bir gün; canım yandı. Küsmüştüm kendime, sonra barışıverdim. Zaman geçti, yeniden sevdim. Dikensiz gül bahçesi değildi o yol, öyle de hayal etmemiştim zaten. Üzüntüsünü de sevincini de içime sindirdim. Ufacık bir kalp çarpıntısının ardından bakakaldığım da oldu, sevginin kıymetini bilmeyen insanlar arasında bulunduğum da. Her seferinde karşımdakini kendim gibi sanmamayı öğrenip, her yeni başlangıçta da unuttum. Belki de en iyisi buydu. Başka türlüsü sevgi olmaktan çıkaracaktı içimdeki duyguyu.
Sevgililer günü kutlanıyor ya hani. Bence sevgi ile ilgili kutlanabilecek en güzel gün, hâlâ sevmeyi başarabilenlerin günü olmalı. Çıkarsız sevmeyi becerebilenlerin günü. Sevgiliyi, aileyi, eşi, dostu, kuşu, balığı, gökyüzünü, yağmuru… Güzel olan ne varsa hâlâ sevmeyi başarabildiğimiz, varlıkları ve bizimde inatla sahip çıktığımız sevgileri için bir kutlama değerli olurdu.
Şubat/2009
Sevgi zorla alınabilen bir şey olmadı ki hiç. Hep kendiliğinden gelişti. Bazen bir gülüşle, bir bakışla pekişip; dallanıp budaklandı, içimize sığmaz oldu. Yeniledi, değiştirdi. Hep güzel şeylerin habercisi oldu. Ve zorla güzellik olmazdı, öyle öğretildi bize yılar boyu. O yüzden hiç sevdirmeye çalışmadım kendimi. Ben sevdim, işin sadece bu kısmıyla ilgilendim. Sevilmek, denizi izlerken görülmesi ne kadar muhtemel bilinmeyen yunuslar gibiydi. O yunusları görünce çocuklar gibi mutlu olurduk. Ellerini sevinçle çırpan küçük çocuklar olurduk sevip,sevilince.
Ortaokulda isimlerden fal bakardık. Nasıl bakılıyordu hatırlamıyorum şimdi ama. Üzerinden yıllar geçti, âşık oldum bir gün; canım yandı. Küsmüştüm kendime, sonra barışıverdim. Zaman geçti, yeniden sevdim. Dikensiz gül bahçesi değildi o yol, öyle de hayal etmemiştim zaten. Üzüntüsünü de sevincini de içime sindirdim. Ufacık bir kalp çarpıntısının ardından bakakaldığım da oldu, sevginin kıymetini bilmeyen insanlar arasında bulunduğum da. Her seferinde karşımdakini kendim gibi sanmamayı öğrenip, her yeni başlangıçta da unuttum. Belki de en iyisi buydu. Başka türlüsü sevgi olmaktan çıkaracaktı içimdeki duyguyu.
Sevgililer günü kutlanıyor ya hani. Bence sevgi ile ilgili kutlanabilecek en güzel gün, hâlâ sevmeyi başarabilenlerin günü olmalı. Çıkarsız sevmeyi becerebilenlerin günü. Sevgiliyi, aileyi, eşi, dostu, kuşu, balığı, gökyüzünü, yağmuru… Güzel olan ne varsa hâlâ sevmeyi başarabildiğimiz, varlıkları ve bizimde inatla sahip çıktığımız sevgileri için bir kutlama değerli olurdu.
Şubat/2009
Ruh halim
İçim daralıyor bugünlerde. Sanki biri gırtlağıma basıyor ve nefessiz kalıyorum. İçimde nedenini bilmediğim bir kızgınlık var. Bunu tetikleyen şeyler de var tabii. Ama kendime hatırlatmak istemiyorum onları. ”Hatırlatmak istemiyormuş kendine, laf” diye söyleniyor içimdeki ben. O da en az benim kadar biliyor, unutmak diye bir şeye inanmadığımı. İnsan sadece yaşanabilir hale getiriyor tüm kötü olayları.
Yağmur yağıyor…
Kaçmaya çalıştığım her şeye çaresizce yakalanışım gibi, yakalanıyorum yağmura da. Islanıyorum…
Sonbaharın kışa dönüşümünde, ağaçlara zor bela tutunan yaprakları sırtından vuruyor yağmur. Onları da yere döküveriyor benim gibi. Peki ya gönül dalımızın yaprakları? Onlar ne kadar dayanıyor fırtınalara? Kimbilir içimizde ne yapraklar dökülüyor, çıkan fırtınaların ardından.
İçim acıyor…
Ben kışları hiç sevmiyorum. Bu kasvet, bu karanlık, beni daha da çekilmez kılıyor. Oysa ben güneş açmak istiyorum, dağ başlarında doğan güne ortak olmak. Gökyüzü olmak istiyorum, o koskoca mavilikte kaybolmak. Deniz olmak istiyorum, kimi dalgalı, kimi durgun yol almak. Yeşil olmak istiyorum, toprak kokmak, çimen kokmak. Ben olmak istiyorum sadece, bir de kendim gibi kalmak. Rahat bırak beni dünya!
Şubat/2009
Yağmur yağıyor…
Kaçmaya çalıştığım her şeye çaresizce yakalanışım gibi, yakalanıyorum yağmura da. Islanıyorum…
Sonbaharın kışa dönüşümünde, ağaçlara zor bela tutunan yaprakları sırtından vuruyor yağmur. Onları da yere döküveriyor benim gibi. Peki ya gönül dalımızın yaprakları? Onlar ne kadar dayanıyor fırtınalara? Kimbilir içimizde ne yapraklar dökülüyor, çıkan fırtınaların ardından.
İçim acıyor…
Ben kışları hiç sevmiyorum. Bu kasvet, bu karanlık, beni daha da çekilmez kılıyor. Oysa ben güneş açmak istiyorum, dağ başlarında doğan güne ortak olmak. Gökyüzü olmak istiyorum, o koskoca mavilikte kaybolmak. Deniz olmak istiyorum, kimi dalgalı, kimi durgun yol almak. Yeşil olmak istiyorum, toprak kokmak, çimen kokmak. Ben olmak istiyorum sadece, bir de kendim gibi kalmak. Rahat bırak beni dünya!
Şubat/2009
Yağmur, çamur...
Gökyüzünde parça parça bulutlar var. Tam da hava durumunda söylendiği gibi. Böyle zamanlarda bir camın ardında kalmak zor. Çünkü gökyüzünün küçücük bir pencere kadar olduğunu sanıyor insan. Oysa bir deniz kenarında, kuş cıvıltıları eşliğinde, kocaman bir gökyüzü olmalıydı üzerimde. Ki her kapadığımda, tüm o güzel anları bulabilmeliydim, benden bile habersiz, gözkapaklarımın içinde devinen gözlerimde. Fısıltı gibi bir çay kokusu dolmalıydı sonra içime.
Oradaymış gibi biliyordum. Az ileride bir adam oltasını atıyordu denize. Olmuyordu bir daha, bir daha… Yanında küçük bir çocuk vardı, sorular soruyordu ona. “Deniz nasıl olmuş baba?” diye soruyordu mesela. Adam şaşkın, kekeliyordu biraz. Kocaman kocaman adamları idare ederken, küçücük bir çocuğun sorusuyla şaşkına dönmenin garipliğine gülüveriyordu bir anda. Bir başka köşede, tekerlekli sandalyede bir kadın, uzaktan gelecek bir haberi bekler gibi bakıyordu denize. Öyle dalgın, öyle yorgundu ki bakışları.
Hayat yoruyordu hepimizi. Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyordu birileri. Başka birileri de, kara kara ne yapacağını düşünüyordu, söylenen onca umutsuz cümlenin ardından. Üzerimden bulutlar geçiyordu. Yol artık öyle çamura bulanmıştı ki, temizliğin nasıl bir şey olduğunu unutuvermişti insanoğlu. Kirli ayaklarıyla, bir zamanlar en kutsal saydıkları yerlerde bile, hiçbir şeye aldırmadan geziniyorlardı. Bulutlar yağmur taşıyordu uzak diyârlardan. Ve ben, ömrümüze bulaşan şu çamuru yıkayıp geçecek kadar, kuvvetli bir yağmur istiyordum şimdi onlardan.
Şubat/2009
Oradaymış gibi biliyordum. Az ileride bir adam oltasını atıyordu denize. Olmuyordu bir daha, bir daha… Yanında küçük bir çocuk vardı, sorular soruyordu ona. “Deniz nasıl olmuş baba?” diye soruyordu mesela. Adam şaşkın, kekeliyordu biraz. Kocaman kocaman adamları idare ederken, küçücük bir çocuğun sorusuyla şaşkına dönmenin garipliğine gülüveriyordu bir anda. Bir başka köşede, tekerlekli sandalyede bir kadın, uzaktan gelecek bir haberi bekler gibi bakıyordu denize. Öyle dalgın, öyle yorgundu ki bakışları.
Hayat yoruyordu hepimizi. Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyordu birileri. Başka birileri de, kara kara ne yapacağını düşünüyordu, söylenen onca umutsuz cümlenin ardından. Üzerimden bulutlar geçiyordu. Yol artık öyle çamura bulanmıştı ki, temizliğin nasıl bir şey olduğunu unutuvermişti insanoğlu. Kirli ayaklarıyla, bir zamanlar en kutsal saydıkları yerlerde bile, hiçbir şeye aldırmadan geziniyorlardı. Bulutlar yağmur taşıyordu uzak diyârlardan. Ve ben, ömrümüze bulaşan şu çamuru yıkayıp geçecek kadar, kuvvetli bir yağmur istiyordum şimdi onlardan.
Şubat/2009
Sigaranın dumanına sarsam
Uzun uzun bakmak isterdim sana. Elinde sigara, öylece duruşuna. Sigaranın dumanıyla perdelediğin hüzünlerine, aynı dumanla şekil verdiğin hayallerine ve o hayallerin dumanla birlikte savrulup yok oluşlarına. Belki senin bile farkında olmadığın, gözünde parıldayan o bir damla yaşa.
Böyle ulu orta ilk defa mı akıyordu acaba gözyaşların? Seni de "erkekler ağlamaz" diyerek mi yetiştirmişlerdi yoksa? Ne anlatmaya çalışıyordu, kenarından süzülen bir damla yaşla dalıp gitmiş gözlerin? Kafenin kalabalığına şaşkınca bakınırken, öylece kalakalmıştım o bir damla yaşta. “Ne güzel bir tablo olur bu görüntüden” diye düşünmüştüm. Hem ilk defa birinin parmakları arasında böyle güzel görünüyordu sigara. Ben kendi tarihimde dolanıp dururmaya başlamışken, can verdiğin o fotoğrafa bakarak; birden çevirmiştin başını. Savunmasız yakalanmış, kaçıramamıştım bakışlarımı. Gözünde parıldayan damlayı, o an silmiştin utanarak. Daha çok özür diler gibi, belli belirsiz bir baş hareketiyle "merhaba" demiştim ben. Taklit eder gibi karşılık vermişti, o canlanmış fotoğraf.
Sonra bir defterin sayfalarını çevirdi parmakların. Bir nefes daha aldığın sigaranı bırakıp, bir şeyler yazmaya başladın. Sonra bir nefes daha... Her çektiğin nefeste hayatını buluyordun sanki. İçine çekip, anılarını alıkoyuyordun; kalanını salıveriyordun bir odanın içine. Anıların kötü bir güce sahipti belli ki. Ama o güç bile yetmezdi bir ömrü bu kadar harap etmeye. Nasılsa külünü savurur, yeniden yanardı ateş, bir sigara gibi, incecik bir duman eşliğinde.
Şubat/2009
Böyle ulu orta ilk defa mı akıyordu acaba gözyaşların? Seni de "erkekler ağlamaz" diyerek mi yetiştirmişlerdi yoksa? Ne anlatmaya çalışıyordu, kenarından süzülen bir damla yaşla dalıp gitmiş gözlerin? Kafenin kalabalığına şaşkınca bakınırken, öylece kalakalmıştım o bir damla yaşta. “Ne güzel bir tablo olur bu görüntüden” diye düşünmüştüm. Hem ilk defa birinin parmakları arasında böyle güzel görünüyordu sigara. Ben kendi tarihimde dolanıp dururmaya başlamışken, can verdiğin o fotoğrafa bakarak; birden çevirmiştin başını. Savunmasız yakalanmış, kaçıramamıştım bakışlarımı. Gözünde parıldayan damlayı, o an silmiştin utanarak. Daha çok özür diler gibi, belli belirsiz bir baş hareketiyle "merhaba" demiştim ben. Taklit eder gibi karşılık vermişti, o canlanmış fotoğraf.
Sonra bir defterin sayfalarını çevirdi parmakların. Bir nefes daha aldığın sigaranı bırakıp, bir şeyler yazmaya başladın. Sonra bir nefes daha... Her çektiğin nefeste hayatını buluyordun sanki. İçine çekip, anılarını alıkoyuyordun; kalanını salıveriyordun bir odanın içine. Anıların kötü bir güce sahipti belli ki. Ama o güç bile yetmezdi bir ömrü bu kadar harap etmeye. Nasılsa külünü savurur, yeniden yanardı ateş, bir sigara gibi, incecik bir duman eşliğinde.
Şubat/2009
Pandora'nın kutusu
Beynimizin çekmecelerine özenle saklanmış düşünceler, hiç beklenmedik bir anda ortaya dökülebilir bir gün. Sınırları belirleyen çizgileri bir fırtına yerle bir edebilir. Sona saklanmış cümleler söylenmeye başladığı an, başlangıcı mıdır fırtınanın, yoksa bitişi mi? Söylenenlerle başlayan tartışma mıdır, yoksa o ana kadar içimize hapsolmuş, sessiz sessiz binlerce kez tekrar edilse de, açıkça dile getirilemeyen o cümlelerin yaşattığı mıdır fırtınadan kasıt?
Bir araba, üç kardeş, üç farklı yaşam. Her biri, hayatın başka bir ucunda. Ortak doğruları yok. Ben yaptım sonuca ulaştım, sen de aynı yoldan yürü demek de zaten çoğu zaman boşuna. Her birimizi kendi doğrusunu bulana kadar zorluyor sanki hayat. Yardım mı ediyor bize, yoksa oyun mu oynuyor bizimle, çözemiyorum ben.
Kendi doğrularımla izledim ben her karakteri. Kendimi onların yerine koyduğumda oldu, gördüklerimin bana başka şeyler anımsattığı da. Hayatın bir yerinde, belki biz de bulunduk o dağın yamacında. Ya da varmadık henüz, kimbilir?
Şubat/2009
Bir araba, üç kardeş, üç farklı yaşam. Her biri, hayatın başka bir ucunda. Ortak doğruları yok. Ben yaptım sonuca ulaştım, sen de aynı yoldan yürü demek de zaten çoğu zaman boşuna. Her birimizi kendi doğrusunu bulana kadar zorluyor sanki hayat. Yardım mı ediyor bize, yoksa oyun mu oynuyor bizimle, çözemiyorum ben.
Kendi doğrularımla izledim ben her karakteri. Kendimi onların yerine koyduğumda oldu, gördüklerimin bana başka şeyler anımsattığı da. Hayatın bir yerinde, belki biz de bulunduk o dağın yamacında. Ya da varmadık henüz, kimbilir?
Şubat/2009
1 Ocak 2009 Perşembe
Dilek ağacı
Soba borusuna demir bir kelepçeyle tutturulmuş üç telli çamaşır askısında kuruyan, zar zor çalışan bir merdaneli makinadan az önce çıkarılmış çamaşırlar gibi, zorlu bir yolculuğun keyifli sonundaydı sanki. Başka bir şehirdeymiş hissi uyandırıyordu sokaklar bugün. Yeni yıkanmış bir dükkanın önü ferahlık yaymıştı içine. Saçlarını toplamaya çalışmıştı ama başaramadı bir türlü. Annesinin ayak ucuna oturmuş, taranan saçları elektriklenmiş küçük bir kız geldi gözlerinin önüne. Yanından birileri geçti hızla. “Eskiden bu kadar acelemiz yoktu” diye düşündü. Hiçbir şeye yetişemeyeceğimiz kadar hızlı geçmiyordu zaman. Oysa şimdi ne kadar koşsak o kadar geride kalıyoruz yaşayacaklarımızdan.
Otobüsün cam kenarında oturmuş, bir görünüp bir kaybolan güneşin ışınlarından, sakınmaya çalışmıştı gözlerini. Yanından arabalar geçiyordu. Kiminde aileler, kiminde sevgililer… Güneş gibi bir görünüp bir kayboluyorlardı yolda. Sabah içtiği kahvenin fincanını kapatmıştı adettendir diye. Söylenenler geldi aklına. Meğer ne çok ihtiyacı varmış güzel cümleler duymaya. Falın en güzel yanı buydu herhalde. İyi şeylerin kötülerle denge kuramadığı günlerin kurtarıcısı oluyordu fallar. Yeni yollar, biraz para, güzel bir aşk… Garip bir rahatlama oluyor üzerinde, farketmeden yüzüne yayılan gülümsemeyle birlikte. Peki siz, yıldız kaydığında dilek tutuyor musunuz hâlâ? O tutuyor. Gözlerini sıkıca kapatıp, isteklerinin arasından en önceliklisini seçmeye çalışır gibi kalıyor bir süre öylece. Sonra yüzüne yayılan bir rahatlamayla açıyor gözlerini. Susuyor sonra da. Dileklerin ardından sessiz kalınır çünkü. Sorulmaz ve de söylenmez dilenen dilekler. Ta ki yıllar sonra bir gün, o dileği hiç olmadık bir zamanda anımsayana kadar…
Ocak/2009
Otobüsün cam kenarında oturmuş, bir görünüp bir kaybolan güneşin ışınlarından, sakınmaya çalışmıştı gözlerini. Yanından arabalar geçiyordu. Kiminde aileler, kiminde sevgililer… Güneş gibi bir görünüp bir kayboluyorlardı yolda. Sabah içtiği kahvenin fincanını kapatmıştı adettendir diye. Söylenenler geldi aklına. Meğer ne çok ihtiyacı varmış güzel cümleler duymaya. Falın en güzel yanı buydu herhalde. İyi şeylerin kötülerle denge kuramadığı günlerin kurtarıcısı oluyordu fallar. Yeni yollar, biraz para, güzel bir aşk… Garip bir rahatlama oluyor üzerinde, farketmeden yüzüne yayılan gülümsemeyle birlikte. Peki siz, yıldız kaydığında dilek tutuyor musunuz hâlâ? O tutuyor. Gözlerini sıkıca kapatıp, isteklerinin arasından en önceliklisini seçmeye çalışır gibi kalıyor bir süre öylece. Sonra yüzüne yayılan bir rahatlamayla açıyor gözlerini. Susuyor sonra da. Dileklerin ardından sessiz kalınır çünkü. Sorulmaz ve de söylenmez dilenen dilekler. Ta ki yıllar sonra bir gün, o dileği hiç olmadık bir zamanda anımsayana kadar…
Ocak/2009
Bir ömür tükenirken
Ne ayaklarının dermanı kalmış kenarına yığıldığı yolu adımlamaya, ne de gönlü dayanmış bir başına kalakaldığı hayatı yaşamaya. Bir adam upuzun yatıyor sokak ortasında.
İki polis duruyor başında. Biri eğilmiş, “Hey hemşerim kalk” diye dürtüklüyor adamı. Diğeri durduğu yerden öylece izliyor ikisini. Neden sonra yerde olan nabzını kontrol etmeyi akıl ediyor. Bir doktor edasıyla iki parmağını koyup bekliyor. Dünyada bilinmeyen bir hastalığı teşhis eder gibi halleri. “Ne olmuş?” diye soruyor diğeri. “Ölmüş” diye yanıtlıyor onu doktor özentisi.
-Nereden anladın peki?
-Ben ilk yardım kursuna gittim, diyor, adamın yanından doğrulurken. Diğeri küçümser bir edayla,
-Oğlum ne âlâkası var ilk yardımla ölümün?
Kelimelerle anlatmakta zorlanacağımız el hareketleri ve yüz ifadesiyle yanıtlıyor onu mesai arkadaşı. Ortada önemli bir durum yokmuş gibi günlük konuşmalarına devam ediyor onlar. Hayatın uzun zamandır gözden çıkardığı biri için, daha fazla kelime sarfetmeyi gerekli görmüyorlar demek ki.
Soğuk bir ocak akşamı, bütün gün yağan yağmurun ıslattığı kaldırım taşlarına boylu boyunca uzanmış Faruk Bey, yüzünde garip bir ifade. Üzüntülü mü, sevinçli mi çözemiyoruz tam. Hani mümkün olsa yüzünün sol yanı mutlu, sağ yanı üzgün diyeceğiz ama…
Yerde yatan bu adam, ömrü boyunca karıncayı bile incitmemiş biri. Sadece yere düştüğünde ezivermiştir, etrafta gezinen karıncaları belki. Ama öyle anlıyoruz ki, mecburiyetten onun da bu zalimliği.
Ocak/2009
İki polis duruyor başında. Biri eğilmiş, “Hey hemşerim kalk” diye dürtüklüyor adamı. Diğeri durduğu yerden öylece izliyor ikisini. Neden sonra yerde olan nabzını kontrol etmeyi akıl ediyor. Bir doktor edasıyla iki parmağını koyup bekliyor. Dünyada bilinmeyen bir hastalığı teşhis eder gibi halleri. “Ne olmuş?” diye soruyor diğeri. “Ölmüş” diye yanıtlıyor onu doktor özentisi.
-Nereden anladın peki?
-Ben ilk yardım kursuna gittim, diyor, adamın yanından doğrulurken. Diğeri küçümser bir edayla,
-Oğlum ne âlâkası var ilk yardımla ölümün?
Kelimelerle anlatmakta zorlanacağımız el hareketleri ve yüz ifadesiyle yanıtlıyor onu mesai arkadaşı. Ortada önemli bir durum yokmuş gibi günlük konuşmalarına devam ediyor onlar. Hayatın uzun zamandır gözden çıkardığı biri için, daha fazla kelime sarfetmeyi gerekli görmüyorlar demek ki.
Soğuk bir ocak akşamı, bütün gün yağan yağmurun ıslattığı kaldırım taşlarına boylu boyunca uzanmış Faruk Bey, yüzünde garip bir ifade. Üzüntülü mü, sevinçli mi çözemiyoruz tam. Hani mümkün olsa yüzünün sol yanı mutlu, sağ yanı üzgün diyeceğiz ama…
Yerde yatan bu adam, ömrü boyunca karıncayı bile incitmemiş biri. Sadece yere düştüğünde ezivermiştir, etrafta gezinen karıncaları belki. Ama öyle anlıyoruz ki, mecburiyetten onun da bu zalimliği.
Ocak/2009
28 Kasım 2008 Cuma
Sobe
Aysema öğretmenim sobelemiş beni. Takıntılarımı yazmamı istemiş.
Aslında bu konuyla ilgili uzuuun bir yazı yazabilirim, takıntılı bir insan olmam sebebiyle. Beni o noktaya getiren de çoğu zaman tez canlılığım oluyor. Aklıma düşeni hemen yapmak istiyorum. Öyle bir heyecan kaplıyor ki içimi. O heyecanım kaybolmasın, bir an önce başlasın bir şeyler istiyorum. Ama çoğunlukla istediğim gibi gitmiyor işler. İşte o zaman başlıyorum “neden olmuyor?” diye düşünmeye. Düşünüyorum, düşünüyorum… Değiştirmek istediğim ama bir türlü başaramadığım huylarımdan biri bu.
Sonra, detaycılığım var. Bazen çok işime yarıyor bu huyum. Ama dediğim gibi, sadece bazı zamanlar. Bu huyumla sevdiğim insanları üzdüğümde olmuştur. En az onlar kadar ben de üzüldüm tabii. Tüm o anlar için bir kez daha özür diliyorum bu vesileyle.
Bir de, bulunduğum yer derli toplu olsun isterim hep. Düzenli raflara, düzenli bir dolaba bakarken mutlu oluyorum çünkü ben. Bu da takıntı sayılabilir herhalde.
Kasım/2008
Aslında bu konuyla ilgili uzuuun bir yazı yazabilirim, takıntılı bir insan olmam sebebiyle. Beni o noktaya getiren de çoğu zaman tez canlılığım oluyor. Aklıma düşeni hemen yapmak istiyorum. Öyle bir heyecan kaplıyor ki içimi. O heyecanım kaybolmasın, bir an önce başlasın bir şeyler istiyorum. Ama çoğunlukla istediğim gibi gitmiyor işler. İşte o zaman başlıyorum “neden olmuyor?” diye düşünmeye. Düşünüyorum, düşünüyorum… Değiştirmek istediğim ama bir türlü başaramadığım huylarımdan biri bu.
Sonra, detaycılığım var. Bazen çok işime yarıyor bu huyum. Ama dediğim gibi, sadece bazı zamanlar. Bu huyumla sevdiğim insanları üzdüğümde olmuştur. En az onlar kadar ben de üzüldüm tabii. Tüm o anlar için bir kez daha özür diliyorum bu vesileyle.
Bir de, bulunduğum yer derli toplu olsun isterim hep. Düzenli raflara, düzenli bir dolaba bakarken mutlu oluyorum çünkü ben. Bu da takıntı sayılabilir herhalde.
Kasım/2008
27 Kasım 2008 Perşembe
Açık mektup
Sırtımı duvara yasladım, gözlerimle ellerimi incelerken. İşaret parmağımdaki yüzüğü çıkartıp taktım birkaç kere. Bütün parmaklarımda denedim teker teker, nasıl göründüğüne baktım. Aklım dağılsın diye yaptım tüm bunları ama, düşünmekten alıkoyamadım kendimi. Dışarıda gündüz saatlerinin bahar havasını unutturan bir soğuk vardı. Yağmur yağıyordu delice. Bir türkü söylemeye başladı sahnedekiler. Eşlik ettim ben de usul usul. Gözlerimi ellerimden ayırmadan söyledim. Sanki gözlerimi kaldırırsam, tüm üzüntülerimi açık edecekmişim gibi kendimi saklayarak söyledim. Hüznü saklamak için kaçırılan gözleri bilir misin? Kurulan kısa cümleleri, verilen belirsiz yanıtları ya da?
Elim masadaki bardağa uzandı. Bir yudum içip, gözlerimi kaldırdım sakladığım yerden. Az evvel kaçırdığım bakışlarımı kalabalığa yönelttim. Başka bir türküye başlandı. O türküde bir söz dokundu yüreğime, açık yaraya değen kolonya gibi. Bir an yakıp geçti o söz, ben ardından üflemeye devam ettim. Yaraya üfler gibi eşlik ettim türküye, kalabalıkla birlikte. Bilir misin, nasıl içten, nasıl da içli söylenir o türküler? Hem can acıtır, hem de yaralara merhem olur o cümleler.
Güzel çalınan bir kemençenin sesi ulaştı kulaklarıma. Hani, elini yanağına koyarak dinlenilecek türden. Zaman zaman “ah be” dedirtecek cinsten. Sen de seviyorsundur umarım. Gözlerimde, akmaya hazırlanan birkaç damla yaş belirdi. Sessiz sedasız dokundu onlara parmaklarım. Dışarıda yağan yağmurdan ıslanmışlardı, şimdi ise gözyaşlarımla ıslanacaklardı. “Sus” dedim, içimde kıpırdanan hüzüne. “Sus! Yoksa bitmez bu gece.”
Sarhoş olmuş biri oturuyordu yanımızda. “Ben bir şey içmedim” deyip duruyordu. İçmeden sarhoş olmak böyle bir şey demek ki, diyerek dinledim, kendini inkâr edişini. Sarhoşluğu bir aynaydı, kendi içine tuttuğu. Yüzleşmesi gerekirken sakladıklarıyla, sarhoşluğun zırhını bürünmüştü üzerine. Kendisi dışında, herkes tanık oluyordu açığa çıkardıklarına. Sahi, sen hiç sarhoş oldun mu? En kuytu köşelere sakladığın sözlerini, bir anda açık ettiğin oldu mu bu yüzden? Bilmen gerekenleri bir yabancıdan duydun mu hiç? O yabancının, umursamazca söylediği sözlerle, yıkıntılar altında kalmışken, sana uzanacak bir el aradığın oldu mu? Yalnızlık zordur. Şükür ki yalnız kalmadım hiç.
Eve giderken geçtiğimiz sokağın solgun ışığı altında, suskun suskun yürüdük. Topuk seslerinde yitirdik sessizlikleri. İçinde bir harp varken, öyle sessizce yürümek, ne kadar manidardır, bilir misin? İçinden gelip geçen mermilerin, vızıltısını dinlersin. Delik deşiktir gönlün, bilirsin. Ve sen susarsın sadece. Bir şeyleri anlatmaya niyetlenmiştir aklın ama, nereden başlayacağını bilemez hale gelmişsindir. Söylediğin ilk hecede takılıp kalıverirsin.
İşte o an biri gelir, dağıtmaya çabalar hüznünü. Saçma sapan fıkralar, gerekli-gereksiz olaylar anlatır. Komşunun kızından, bakkalın çırağından bahsedip; bir rüzgâr olup dağıtmaya çalışır, zihnini saran sis bulutunu. Ve sen, dostluğun güvenli alanında, derin bir iç çekişle başlarsın parçalamaya, içindeki yumruyu. Umarım böyle güvenli alanların vardır senin de. Ve dilerim hiç ayrı kalmazsın o insanlardan. Tıpkı kendi adıma dilediğim gibi…
Kasım/2008
Elim masadaki bardağa uzandı. Bir yudum içip, gözlerimi kaldırdım sakladığım yerden. Az evvel kaçırdığım bakışlarımı kalabalığa yönelttim. Başka bir türküye başlandı. O türküde bir söz dokundu yüreğime, açık yaraya değen kolonya gibi. Bir an yakıp geçti o söz, ben ardından üflemeye devam ettim. Yaraya üfler gibi eşlik ettim türküye, kalabalıkla birlikte. Bilir misin, nasıl içten, nasıl da içli söylenir o türküler? Hem can acıtır, hem de yaralara merhem olur o cümleler.
Güzel çalınan bir kemençenin sesi ulaştı kulaklarıma. Hani, elini yanağına koyarak dinlenilecek türden. Zaman zaman “ah be” dedirtecek cinsten. Sen de seviyorsundur umarım. Gözlerimde, akmaya hazırlanan birkaç damla yaş belirdi. Sessiz sedasız dokundu onlara parmaklarım. Dışarıda yağan yağmurdan ıslanmışlardı, şimdi ise gözyaşlarımla ıslanacaklardı. “Sus” dedim, içimde kıpırdanan hüzüne. “Sus! Yoksa bitmez bu gece.”
Sarhoş olmuş biri oturuyordu yanımızda. “Ben bir şey içmedim” deyip duruyordu. İçmeden sarhoş olmak böyle bir şey demek ki, diyerek dinledim, kendini inkâr edişini. Sarhoşluğu bir aynaydı, kendi içine tuttuğu. Yüzleşmesi gerekirken sakladıklarıyla, sarhoşluğun zırhını bürünmüştü üzerine. Kendisi dışında, herkes tanık oluyordu açığa çıkardıklarına. Sahi, sen hiç sarhoş oldun mu? En kuytu köşelere sakladığın sözlerini, bir anda açık ettiğin oldu mu bu yüzden? Bilmen gerekenleri bir yabancıdan duydun mu hiç? O yabancının, umursamazca söylediği sözlerle, yıkıntılar altında kalmışken, sana uzanacak bir el aradığın oldu mu? Yalnızlık zordur. Şükür ki yalnız kalmadım hiç.
Eve giderken geçtiğimiz sokağın solgun ışığı altında, suskun suskun yürüdük. Topuk seslerinde yitirdik sessizlikleri. İçinde bir harp varken, öyle sessizce yürümek, ne kadar manidardır, bilir misin? İçinden gelip geçen mermilerin, vızıltısını dinlersin. Delik deşiktir gönlün, bilirsin. Ve sen susarsın sadece. Bir şeyleri anlatmaya niyetlenmiştir aklın ama, nereden başlayacağını bilemez hale gelmişsindir. Söylediğin ilk hecede takılıp kalıverirsin.
İşte o an biri gelir, dağıtmaya çabalar hüznünü. Saçma sapan fıkralar, gerekli-gereksiz olaylar anlatır. Komşunun kızından, bakkalın çırağından bahsedip; bir rüzgâr olup dağıtmaya çalışır, zihnini saran sis bulutunu. Ve sen, dostluğun güvenli alanında, derin bir iç çekişle başlarsın parçalamaya, içindeki yumruyu. Umarım böyle güvenli alanların vardır senin de. Ve dilerim hiç ayrı kalmazsın o insanlardan. Tıpkı kendi adıma dilediğim gibi…
Kasım/2008
26 Kasım 2008 Çarşamba
Ne isterdiniz?
Walkmanimi aldığım zamanı dün gibi hatırlıyorum. Aldığım bayram ikramiyesinin büyük kısmını ona yatırmıştım. Ne çok kaset dinledim onunla. Yolculuklarda yanımda taşıdığım kaset poşetini hatırlarım mesela. O kaseti takıp çıkarma sesi hala kulağımda. O walkmanin en yakın arkadaşı da Kazım Koyuncu’nun Viya albümüydü. Kimbilir kaç kez dinledim o kaseti, kaç kez…
Sonra, otuz ila kırk arası şarkı alabilen bir mp3′üm oldu. Hatta hediye edilmişti bana. Bir anda rafa kaldırdım walkmanı. Mp3 hem daha rahat taşınabiliyordu, hem de daha fazla şarkı alıyordu. Üzerinden epey zaman geçti, arızalandı bir gün. Ucuz yollusundan bir gblık bir mp3 aldım yerine. Daha fazla şarkı alıyordu. E zamanla alışınca yetmemeye bile başlamıştı. “Ucuz etin yahnisi yavan olur” sözünü doğrularcasına, kısa zamanda arızalandı zaten. Sonra iki gblık başka bir tane aldım onun yerine. Zamanla sesinde problem oldu, fısıltı şeklinde şarkı dinletmeye başladı bana. Bu şekilde devam ettiremezdik ilişkimizi, yollarımızı ayırmaya karar verdim. Aradan epey zaman geçtikten sonra da, şu an kullandığım ipod’u aldım. Kapasitesi dört gb.
Dün akşam güzel havayı fırsat bilip eve yürüyerek gittim. Açtım ipod’u, müzik seçmeye çalıştım. Listenin sonuna geldim olmadı, başına döndüm olmadı. Hiçbirinde karar kılamadan, öylece geçip gittim trafikte sıkışmış arabaların arasından. Walkmanimi özlediğimi farkettim birden. Onun o kabullenilmiş şarkı listesini özledim. Hızla bizden kopup giden duygularımızı düşündüm. Öyle ya da böyle ruhumuza yerleştirilen “hep daha fazlasını isteme” dürtüsünden rahatsız oldum. O daha fazlası hiç yetmeyecekti ki. Ne kadar fazla olsa, o kadar az kalacaktı isteklerin yanında. Şişmanlar zayıf, kısa boylular da uzun boylu olmak isteyecekti mesela. Göz rengi siyah olanlar renkli gözlü olmak (ya da tam tersi), gözlük kullananlar kullanmamak isteyecekti. Hep istedik, isteyecektik de.
Ortaköy’e vardığımda markete uğradım. Kapıda yan komşumuzla kızına rastladım. Ne olduğunu anlayamadığım bir şey alması için annesini ikna etmeye çabalıyordu kız. “Bunu da al, başka bir şey istemeyeceğim” dedi. Bilirim istemeyiz. “İçimizde isteklerimizi kontrol eden biryer de olmalı” diye düşünürken ben, aldığım tavuk parçaları için gerekli soruyu sordu genç çocuk. “Bunları dövelim mi abla?” “Dövün valla neden olmasın?” dedim içimden, aynı soruyu bakışlarında muhafaza eden çocuğa bakarken. “İyi olur” dedim sonra. Marketten çıktığımda hava güzeldi, hiç eve girmek istemedi canım. Canımında bugün hiçbir şey istemeyeceği tutmuştu ya, aldırmadım ona. Zira hala istenecek ne çok şey vardı şu hayatta…
Kasım/2008
Sonra, otuz ila kırk arası şarkı alabilen bir mp3′üm oldu. Hatta hediye edilmişti bana. Bir anda rafa kaldırdım walkmanı. Mp3 hem daha rahat taşınabiliyordu, hem de daha fazla şarkı alıyordu. Üzerinden epey zaman geçti, arızalandı bir gün. Ucuz yollusundan bir gblık bir mp3 aldım yerine. Daha fazla şarkı alıyordu. E zamanla alışınca yetmemeye bile başlamıştı. “Ucuz etin yahnisi yavan olur” sözünü doğrularcasına, kısa zamanda arızalandı zaten. Sonra iki gblık başka bir tane aldım onun yerine. Zamanla sesinde problem oldu, fısıltı şeklinde şarkı dinletmeye başladı bana. Bu şekilde devam ettiremezdik ilişkimizi, yollarımızı ayırmaya karar verdim. Aradan epey zaman geçtikten sonra da, şu an kullandığım ipod’u aldım. Kapasitesi dört gb.
Dün akşam güzel havayı fırsat bilip eve yürüyerek gittim. Açtım ipod’u, müzik seçmeye çalıştım. Listenin sonuna geldim olmadı, başına döndüm olmadı. Hiçbirinde karar kılamadan, öylece geçip gittim trafikte sıkışmış arabaların arasından. Walkmanimi özlediğimi farkettim birden. Onun o kabullenilmiş şarkı listesini özledim. Hızla bizden kopup giden duygularımızı düşündüm. Öyle ya da böyle ruhumuza yerleştirilen “hep daha fazlasını isteme” dürtüsünden rahatsız oldum. O daha fazlası hiç yetmeyecekti ki. Ne kadar fazla olsa, o kadar az kalacaktı isteklerin yanında. Şişmanlar zayıf, kısa boylular da uzun boylu olmak isteyecekti mesela. Göz rengi siyah olanlar renkli gözlü olmak (ya da tam tersi), gözlük kullananlar kullanmamak isteyecekti. Hep istedik, isteyecektik de.
Ortaköy’e vardığımda markete uğradım. Kapıda yan komşumuzla kızına rastladım. Ne olduğunu anlayamadığım bir şey alması için annesini ikna etmeye çabalıyordu kız. “Bunu da al, başka bir şey istemeyeceğim” dedi. Bilirim istemeyiz. “İçimizde isteklerimizi kontrol eden biryer de olmalı” diye düşünürken ben, aldığım tavuk parçaları için gerekli soruyu sordu genç çocuk. “Bunları dövelim mi abla?” “Dövün valla neden olmasın?” dedim içimden, aynı soruyu bakışlarında muhafaza eden çocuğa bakarken. “İyi olur” dedim sonra. Marketten çıktığımda hava güzeldi, hiç eve girmek istemedi canım. Canımında bugün hiçbir şey istemeyeceği tutmuştu ya, aldırmadım ona. Zira hala istenecek ne çok şey vardı şu hayatta…
Kasım/2008
24 Kasım 2008 Pazartesi
Uykusuz
Geceleri uykuya teslim olana dek müzik dinlemeyi seviyorum ben. Yaşadıklarımı düşünmeyi, hayaller kurmayı, şarkının bir yerinde eşlik etmeye başlamayı seviyorum. Ama son birkaç gündür ritmimi kaybettim galiba. Ruh halimi kestiremiyorum, bir şarkıyı sonuna kadar dinleyemiyorum. Hatta bazen başlamasına bile fırsat vermiyorum. Televizyon kumandasının hakimi, zap yapan kişiye mahkum aile fertleri gibiyim. Kendimle kavga ediyorum.
“Tülay birinde dur artk!”
“Ama canım dinlemek istemiyor!”
Bir maphusun özgürlük düşleri gibi umutlu ama uzak uykunun kucağı. Ve zaman ilerledikçe de alabildiğine özlem dolu. Dalgaların yıkadığı kumlara isim yazmak gibi nafile bir çaba uyumaya çalışmak. Öyle uyuyayım deyince uyunmuyor ki.
İlkokul dönemlerimde benim için en sevimsiz zamanlar pazar akşamlarıydı. Annem yemek yapardı mutfakta. Yatağa kovulana kadar bir şeylerle oyalanırdım ben de. Annemin soyup doğradığı o soğanların acısı ne yapıyorsa artık gözlerime, yatağa yattığımda bir türlü kapatamazdım gözlerimi. Yanardı içi, uyuyamazdım. Çok sinir bozucuydu o anlar, döner dururdum yatakta. Dayanıksızlığımdan mı yoksa gözlerimin hassaslığından mı bilmiyorum, hala daha aynı şekilde acır gözlerim. Daha soyarken ağlamaya başlıyorum. O yüzden kaçabildiğim kadar kaçıyorum bu işten. Ama annemin iğnelemelerinden kurtulmak, o kadar kolay olmuyor tabii. “Her zaman bana mı doğratacaksın soğanları?” Bilmem… Ama fena da olmaz aslında. Tabii bunları söylemiyorum ona. Küçüklüğümden beri, bir şey yaparken huysuzluk ettiğimde “Yaptığın banaysa, öğrendiğin kendine” der hep. Aslında haklıdır da. Ben bu konuya nereden geldim ki, hay Allah.
İşte o uykusuz ve huzursuz zamanlarımda yazdığım satırları okurken ben, bu okuduklarınız çıktı ortaya. Kendi huzursuzluğumun sebebini bulurum belki diye başlamıştım ama henüz bir sonuca varamadım. En iyisi ben bir de şarkı ekleyeyim bu yazıya…
Kasım/2008
“Tülay birinde dur artk!”
“Ama canım dinlemek istemiyor!”
Bir maphusun özgürlük düşleri gibi umutlu ama uzak uykunun kucağı. Ve zaman ilerledikçe de alabildiğine özlem dolu. Dalgaların yıkadığı kumlara isim yazmak gibi nafile bir çaba uyumaya çalışmak. Öyle uyuyayım deyince uyunmuyor ki.
İlkokul dönemlerimde benim için en sevimsiz zamanlar pazar akşamlarıydı. Annem yemek yapardı mutfakta. Yatağa kovulana kadar bir şeylerle oyalanırdım ben de. Annemin soyup doğradığı o soğanların acısı ne yapıyorsa artık gözlerime, yatağa yattığımda bir türlü kapatamazdım gözlerimi. Yanardı içi, uyuyamazdım. Çok sinir bozucuydu o anlar, döner dururdum yatakta. Dayanıksızlığımdan mı yoksa gözlerimin hassaslığından mı bilmiyorum, hala daha aynı şekilde acır gözlerim. Daha soyarken ağlamaya başlıyorum. O yüzden kaçabildiğim kadar kaçıyorum bu işten. Ama annemin iğnelemelerinden kurtulmak, o kadar kolay olmuyor tabii. “Her zaman bana mı doğratacaksın soğanları?” Bilmem… Ama fena da olmaz aslında. Tabii bunları söylemiyorum ona. Küçüklüğümden beri, bir şey yaparken huysuzluk ettiğimde “Yaptığın banaysa, öğrendiğin kendine” der hep. Aslında haklıdır da. Ben bu konuya nereden geldim ki, hay Allah.
İşte o uykusuz ve huzursuz zamanlarımda yazdığım satırları okurken ben, bu okuduklarınız çıktı ortaya. Kendi huzursuzluğumun sebebini bulurum belki diye başlamıştım ama henüz bir sonuca varamadım. En iyisi ben bir de şarkı ekleyeyim bu yazıya…
Kasım/2008
21 Kasım 2008 Cuma
Elini uzat bana
Vapurun iskeleden ayrıldığını gördüm. Koşmama gerek kalmamıştı. Kaldırıma çıkarken, sağ tarafımdan gelen sesle başımı çevirdim o yöne. “Hayır, ben kendim çıkarım.” Kaldırıma kendi çıkmayı isteyen küçük beyden geliyordu o ses. Durdu, yüksekliğe bakındı bir süre. Sonra bir ayağını kaldırıp, adımını attı kaldırıma. Dengesini kaybetti ama annesinin “elini uzat bana” deyişini de kaale almadı. Dizini yere koydu, yetmedi eliyle destek aldı. Öyle bir çaba harcadı ki, görülmeye değerdi.
Bu sabah bilgisayarın başına oturduğumda, işlerime başlamadan evvel bloglarda dolaştım. Aydan Atlayan Kedi‘nin sayfasındaki cuma mektubunu okudum. Kalbin kıyısındaki bir sandaldan bahsediyordu. Yolcularını gördüğümüz olaylardan ya da dinlediğimiz hikayelerden alan bir sandal. Kalabalık mı kalabalık.
Yazdıkları, üç sene evvel bir bayram sabahı, darülacezeye gidişimizi hatırlattı bana. Yatağından kalkamayan, sadece sırtını bir yere yasladığında oturabilen ya da adım adım o bahçeyi dolaşan onlarca insan görmüştük. Konuştuk, dinledik; gözyaşlarına tanık olduk. Hayatım boyunca en çok orada hissettim o duyguyu. Elimden daha fazlası gelsin, yaptıklarım acılarını dindirmese de en azından hafifletsin istedim. Çok istedim… Sonra öyle bir hale geldim ki, hiçbir şeye yetmediğimi düşünmeye başladım. Kendime bile…
Sabah erken saatlerde bindiğim otobüste başını yaslayıp uyuklayan o muavin çocukta, sokakta yalın ayak dolaşan o küçük çocuklarda hep kendimi gördüm. Hayatları değişsin istedim. Hepsine el uzatmanın imkansızlığını bilmek köşeye sıkıştırıyordu her seferinde beni. Daha çok yandı canım. Yetmedi. Birkaç ufak değişiklik dışında değişmedi hayatları. Yeri geldi hikayelerini onlardan dinledim, yeri geldi kaçamak bakışlarda yakaladıklarımla tahminlerde bulundum. Elimi uzattım. Ve bazen de onlar uzattı elini.
Yetmez sandım, yapamam sandım. Belki gerçekten de yetmedi, yapamadım. Ama her şeye rağmen ben uzattım, çekmedim elimi.
Bu sabah bilgisayarın başına oturduğumda, işlerime başlamadan evvel bloglarda dolaştım. Aydan Atlayan Kedi‘nin sayfasındaki cuma mektubunu okudum. Kalbin kıyısındaki bir sandaldan bahsediyordu. Yolcularını gördüğümüz olaylardan ya da dinlediğimiz hikayelerden alan bir sandal. Kalabalık mı kalabalık.
Yazdıkları, üç sene evvel bir bayram sabahı, darülacezeye gidişimizi hatırlattı bana. Yatağından kalkamayan, sadece sırtını bir yere yasladığında oturabilen ya da adım adım o bahçeyi dolaşan onlarca insan görmüştük. Konuştuk, dinledik; gözyaşlarına tanık olduk. Hayatım boyunca en çok orada hissettim o duyguyu. Elimden daha fazlası gelsin, yaptıklarım acılarını dindirmese de en azından hafifletsin istedim. Çok istedim… Sonra öyle bir hale geldim ki, hiçbir şeye yetmediğimi düşünmeye başladım. Kendime bile…
Sabah erken saatlerde bindiğim otobüste başını yaslayıp uyuklayan o muavin çocukta, sokakta yalın ayak dolaşan o küçük çocuklarda hep kendimi gördüm. Hayatları değişsin istedim. Hepsine el uzatmanın imkansızlığını bilmek köşeye sıkıştırıyordu her seferinde beni. Daha çok yandı canım. Yetmedi. Birkaç ufak değişiklik dışında değişmedi hayatları. Yeri geldi hikayelerini onlardan dinledim, yeri geldi kaçamak bakışlarda yakaladıklarımla tahminlerde bulundum. Elimi uzattım. Ve bazen de onlar uzattı elini.
Yetmez sandım, yapamam sandım. Belki gerçekten de yetmedi, yapamadım. Ama her şeye rağmen ben uzattım, çekmedim elimi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)