29 Ocak 2008 Salı

Parpali

Kanatları rengarenk, ömrü kısa ve kendisi gibi renkli mi bilinmez. O küçük gövdesine ilişik kanatlarını maharetle kullanan.
Küçük bir kelebek, renkli çiçek bahçelerinde kendini gören. Gördüğü renklerle uzun bir ömre kanan ve sonra uyanan, kurduğu düşten.
Bir umudun peşinde gidip gidip gelen, tam tükeneceği noktada yeniden başlayan. Ama en nihayetinde, o bilindik, o kaçınılmaz sona doğru yol alan. Umut vaad eden belki ama kendi umutsuz.
İsmi bile bir bahar, bir yaz anımsatan, bir küçük kelebek işte. Hepsi o kadar.

Ocak/2008

25 Ocak 2008 Cuma

Benmişim...

“İçimde kaleler inşaa ettim kırılmamak adına
Harcına gözyaşı döktüm daha da sağlam olsun diye
Şimdi yarattığım zindanlarda ışıksızım,
Kaçtım kendime saklandım her küstüğümde
Vazgeçtim aynalardan vakitsiz uykularda
İnsan kendine rağmen yaşamayı bilmeli bazen.
Benmişim kendimden bir korkak yaratmışım
Kendimi korurken en çok ben ürkütmüşüm
Benmişim kendini savunurken en çok hançerleyen
Bir meçhul olmuşum, failim ben”

Elimde tuttuğum kalkanı değiştirip, korunma sınırlarımı belirginleştiriyorum. Bugüne kadar korunmayı sadece dışa karşı bir eylem olarak algıladım. Kalın duvarlar ördüm bunun için. O duvarların önünde, sakin, sessiz, kimi zaman neşeli halimi buldum. İç tarafındaysa ağlayan, sızlayan, canı acıyan, mutsuz bir küçük kız.
Aslında hep bilirdim, en çok kendime karşı korunmaya ihtiyaç duyduğumu. Ama dış dünya ile savaşla o kadar yoğrulmuştum ki, başkalarının göremediği, görmesini de istemediğim üzüntülü hallerim normal gelirdi bana.
İnsanın kendisine ettiğini, yedi düvel bir araya gelse edemezmiş. Öyle uğraştım hep kendimle. Şimdi uzak duruyorum eski halimden. Beni o halime sürükleyecek herşeyden. Beklentilerimden, hüzünlerimden, kalp çarpıntılarımdan.
Yaşadıklarıma tutunarak kalkıyorum yeniden ayağa. Düştüğümde yeniden kalkabilmenin farkına varabilmek için. Sonra belki tekrar ve tekrar…
Peki neden? Yani neden şimdi bu karar?
Mümkün ki sayabileceğim birçok nedeni var. En önemlisi, artık gerçekten bazı adımlar atmak istemem. Şimdiye değin kendime verdiğim ama tutamadığım hiçbir söze benzemesin istiyorum şimdiki. Çünkü ben hep sözüme sadık oldum, birtek kendime verdiklerim dışında.
Kendimi de en az, etrafımdakilere değer verdiğim kadar, değerli görme zamanıdır artık. Çünkü, giderek bu hengamede kaybediyorum, kendimi ve gözümdeki değerimi. Oysa bu, benim için olabilecek en büyük yanlış.
Bütün şarkıları rahatça dinler oldum bu karardan sonra. Ne üstüne alınmalar, ne anlam yüklemeler kaldı önceki gibi. Henüz alışamasamda, sevdim aslında bu hali. Sanki daha güçlü hissediyorum kendimi. Hani herşeyi başarabilecek kadar dirayetli.
Duru bir su gibiyim. İçimde var olan bütün çakıl taşları belirgin. Herşeyi görebildiğime göre, bir o kadar daha kolay çözümlenebilir herşey, benim için…

Ocak/2008

Sözün bittiği yer...

Alt kat komşumuz, yeni taşındığı zamanlarda gereksiz bir gerginlik yaşadığımız filipinli bir kadın. Sonrasında tekrar anladık ki, önyargı ve bazı yanlış anlaşılmalar, ortada hiç sebep yokken bir husumetmiş gibi algılanabiliyor. Bayramda elinde çikolata ile geldi kapıya, şaşkınlığımı gizleyememiştim önce. Sonra farkettim ki iyi niyetli ve samimi. Bu içtenlik işte, artık onu komşumuz yapan.
Sonra bir de kızı taşındı yanına. Yalnız kızı hiç Türkçe bilmiyor. Ne konuşulanı anlıyor, ne de derdini anlatabiliyor. Annesinin evde olmadığı birgün, balkondan birşeyler silkeleyeceğini, açık penceresi varsa kapamasını söylemek için, alt kata inmiş annem. İnerken de, kutuya atılmış doğalgaz faturalarını görmüş, bizimkini almışken onlarınkini de alıp götüreyim demiş. Kapıyı açınca selamlaşmışlar, önce faturayı uzatmış annem. Sonra da elleriyle silkeleme işareti yaparak, kapıyı gösterip “kapat” diyerek, kapıyı pencereyi kapatmasını anlatmaya çalışmış. Eşsiz anlatımdan etkilenen kızcağız, annemin önce faturayı uzatıp ardından kapat demesini, dogalgaz faturası fazla geldiği için kapatmasını söylediği şeklinde yorumlamış ve gidip kapatmış kombiyi. Akşama kadar soğuk evde oturmuş. Tabi bizim bunu anlamamız, annesinin bize açıklamasıyla aynı zamana denk düşer.
Bu bahsettiğim bariz bir farklılığın tahmin edilebilir sonucu aslında. Birde bu konunun, aynı dili konuşurken seni anlamama ya da istediği gibi algılama durumu var.
Geçen günlerde, bir yazımında etkisiyle belki, kendimi hiç düşünmediğim bir durumun ortasında bulmuştum. Ben öyle birşey yok deyip gerekçelerle açıkladıkça, “biraz cesaretli olsana” diyordu biri. Birşeyi ne kadar gerçekçi ve içten anlatırsanız anlatın, anlatabileceğiniz, karşınızdakinin anlamak istediği kadar olabiliyor bazen. İşte orası da, sözün bittiği yer…

Ocak/2008

23 Ocak 2008 Çarşamba

Tekrar

Küçük bir çocuğun tatlı gülümseyişini andıran, gülümseten bir günaydına sığınmak istediğim zamanlarda, yoksun yanımda. Hani aklıma üşüşmüş yerli-yersiz, gerekli-gereksiz onlarca şeyi anlatmak isterken, bunu nasıl yapacağımı bilemediğim zamanlarda olduğu gibi.
Otobüste, bir dalgınlıkla iliştiğim ama insanlarla yüzyüze olma durumundan dolayı sevmediğim dörtlü koltuklara oturduğumda; aklıma gelen komik, üzücü, sinirlendirici şeylerden ve kendiyle kavga halindeki düşüncelerden sonra, “biri aklımı okuyabilse ne gülerdi.” diyorken; çevirdiğim bakışlarımın karşılaştığı gülümseyen bakışa “yok artık” dediğim zamanlarda, yoksun aklımda.Adımı seslenen annemin, efendim deyip beklememe karşılık, çoktan başka birşeyle ilgilenmeye başlamış olduğu zamanlarda olduğu gibi.
Boş anlarımda canlanan hayallerimin bir yerinde sana rastlıyor olmama ve aynı anda kafamı sallayarak, uzaklaştırmaya çalışır gibi “onu düşünmemeliyim.” dediğim, her seferinde yenildiğim zamanlarda olmadığı gibi belki de.
Kendimi tekrar ediyorum hep ve nedense her seferinde şaşırıyorum buna. Sen bilmiyorsun gerçi ya. Boşver, bilmemen en iyisi. Çünkü bir yokluk hali seni fikrime düşüren, sadece bir yokluk hali.
Şimdi, senin dışında aklımdaki herşeyi yeniliyorum. Bolca ümit, umut depoluyorum hücrelerime. Başka şeyler düşlüyorum.
Ve bu sefer, başarabileceğimi umuyorum.

Ocak/2008

21 Ocak 2008 Pazartesi

Pollyanna ve diğerleri

Mutluluk nedir ya da nerededir? Herkesin ayrı ayrı tarifleri vardır muhakkak. Kimimiz sadece tarifini yaptığı anlarda yaşayabilirken o duyguyu, kimisi hayatının merkezine oturtuyor. Tıpkı pollyanna gibi.
Sevimsiz ve çokça sinir bozucu bir kendini kandırma haline, mutluluk deniyor olmasına ne kadar sinir oluyorum bir bilseniz. Ama bilmiyorum da doğrusu hangisi? Tek doğrusu hayaller kurup gerçeklerle yaşamak olan biri için, bardağın hep o azıcık dolu kısmına bakmak ne kadar zor biliyorum. Böyle bir mantığı anlayamıyorum da zaten.
Hayat bir oyun.Ve belki sürdürebilmek için bir mutluluk oyununa gereksinimimiz de var. Ama yaşadığımız acılar, yüreğimizi parçalara bölecek kadar gerçeklik taşıyorlar. O oyunda, bu yaşadıklarımıza da yer açtınız mı, söyler misiniz?
Böyle değildi evvelden bu işler. İnsanların canları yine sıkılırdı, sıkıntıları çokta çabuk olmasa da geçerdi. Bir daha ki sıkıntıda, bir öncekinden silinememiş, sindirilememiş hüzünler var olmazdı.
Şimdi zamanın boşluğuna düşmüş gibiyiz. Yaşadığımız her sıkıntının bizde bıraktığı tortular, görünmeyen bir yerde, için için birikiyorlar. Her seferinde onlar yenileniyorlar; biz eskiyor, yıpranıyoruz.
En azından benim kadar bir hastalıklı mutsuzluk haline yakalanmamışsanız henüz, “diğerleri” sıfatından kurtulma olasılığınız yüksek. Ama ben hala “diğerleri”ndenim.

Bi git başımdan Pollyanna ya, bi git ya…

Ocak/2008

15 Ocak 2008 Salı

Susuyorum yine...

“…
Başka kokular, başka tatlar aramaktansa
hep aynı öyküyü yeniden anlatmaktansa
yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa
sana geldim
…” Bülent Ortaçgil

Üşüyorum…İçimde paylaşılmayı bekleyen cümlelerle uyandım bu sabaha da. Akşam uykuya dalarken, sabah uyanırken aklımdaki birçok şeyden en belirgini, bu çözümlenmeyi bekleyen düşünce. Yani şu cümle: Acaba?
Acaba olabilir mi? Acaba unuttu mu? Acaba o da aynı şeyleri düşünüyor mu?
Bir görünüp bir kaybolan umuduna, olabileceğine kanaat getirdikçe aklımdaki soruların çoğalışına, hiçbirşeyi yerli yerine oturtamayaşıma kafa yorarken, kimbilir daha neleri de göz ardı ediyorum?
Biliyorum böyle olmamalı. Biliyorum sabırsızlığımın beni nice yanlışlara sürükleyeceğini. Ama bir yandan da aynı soruyu soruyorum deli gibi, elimde değil.
Yokmuş gibi davranmam yanıltmasın seni. Zaten sen de beni yanıltırsın diye hala bu soruyu sadece kendi kendime soruşum.
Hayat çok garipmiş, yeniden ve yenileyerek öğreniyorum şimdi. Keşke söyleyebilecek daha iyi birşeylerim olsaydı. Nasıl daha iyi deme, ne bileyim işte. Daha net, daha güvenilir, daha emin birşeyler. Oysa ben, acabalar, keşkeler, belkiler arasında, bilinmezler içindeyim. Mesela bilmiyorum içimde olan nedir? Bilmedikçe korkuyor, derin bir umutsuzluğa bürünüyorum. Korkakça davranıyorum ama mecburum buna.
Susuyorum yine. Ve aklıma tek bir cümle geliyor. “Artık çocuk değiliz, susarakta birşeyler söyleyebiliriz.” Tabi sadece anlayana…

Ocak/2008

6 Ocak 2008 Pazar

Seçim

“…
Gidersen bende hasret olur ve belki beni sevenler de özler..
Ama anladım ki özlemden hiç kimse ölmüyor;
ama ben ölüyorum..
Nefes alıyorum önemsiyorum ve gitmek istiyorum..
Anladım ki hasret, yeni bir aşka kadar sürüyor..
Sevdiklerim ve beni sevenler bağışlayın;
su akıyor ve ben gidiyorum” Tucay Akdoğan

Bir noktada kilitlenmiş dalıp giden gözlerinin, gelecek misafirin değil de, bilindik bir can sıkıntısının alarm zili olduğunun, sende farkında olduğunda. İçinden yine de güzel şeyler söylemek geçerken, birşeyler başarabilmek isterken hani... Yapabileceklerinin rotasının umduğun yönde olmamasına iç geçirdiğinde belki de. Ya da farkında olduğun gerçekliğinin, hayallerinin çok uzağına düştüğünü anladığında. Tüm bunlar, bir ömrün haritasında kendini nereye koyacağını bilememek gibi bunaltıcı, öyle değil mi?
Bir merhaba, iki satır yazı, eski bir aşkın anıları alıp götürmek istediğinde seni; oturduğun yatağın kıyısından, dalgalı denizlere. Sen de denizi bu kadar severken üstelik.
Ve yine aynı sen, fırtınalara yenik, korkak bir kaptan gibi direndiğinde bu gitmelere. Neyi çözmüş olabileceksin ki?
Şimdi sus pus halinle bir boşluğa bakışın, gelecek bir fırtınanın sinyaliyse eğer; biriktirme damla damla gelen sıkıntılarını. Varsay ki bir denizin ortasında tek başınasın. Yelkenleri suya indirme! Seni alt etmeye çalışan rüzgara siper et ve devam et, seni bekleyen açık denizlere. Bir kıyıdan seyre dalmanın dinginliğine ulaşamayacaksan da; aynı kıyıdan, akıp giden ömrüne seyirci kalmanın sıkıntısıdan arınmak var işin ucunda…

Ocak/2008

26 Aralık 2007 Çarşamba

Takvimlerden haberin yok mu?

Bir zamanlar şenliğin merkezi olmuş, hatta bezen ses ve karmaşasından bıkılmış o eski ev. Karşıda dağlar, diğer köyler; sağ tarafta o tanıdık elma ağacı. Kapının girişinde, bir misafiri yolcu eder gibi, güneşin batışını izliyorum.
Dün gece, ansızın, bir rüyanın ortasında, kendimi bir köy evinde buldum. O kadar sessizdi ki, ürktüm. Aslında ben korkmazdım sessizlikten. Belki de korkutan sessizlik değil, oraların bu hale gelmiş olmasıydı. Yani delicesine akıp geçen zaman korkuttu beni. Ne çabuk geçmişti onca yıl, hiç farkına varmadan. Her şey nasılda hızla uzağımızda kalmıştı.
Annem mesela. Ben hep aynı yaşta, hep aynı görünüşte kalacak sanırdım annemi. İğneye iplik geçirmekte zorlandığında ya da bir şey yapabilmek için gözlüğe gereksinim duymaya başladığında, durup, “buralara ne zaman vardık ki?” diye sormuştum kendime. Bilmiyordum, bilmiyorduk. Hiçbirimiz farkında değildik çünkü. Ama zaman geçiyordu. En sıkıcı anlarda geçmiyormuş gibi gelmesine rağmen hem de. Şimdi neyin hesabı bu tuttuğum, bilmiyorum. Hesaplara yetmiyor çünkü aklım.
Kimliği belirsiz yarınların hapsettiği bir gelecek var önümde. Yeni bir yıl daha geliyor baş edilemez bir hızla. Yeni umutlar, yeni heyecanlar gelsin istiyorum, onun ardı sıra.
Umarım düşlerimiz kadar özgür ve mutlu zamanlar ayırabiliriz kendimize, geçen yıl olduğu gibi, çok geç kalmadan. Çünkü biliyorum, bu yıl da yine çok hızlı akacak zaman.

Aralık/2007

22 Aralık 2007 Cumartesi

Bayramlar bayram olsa!

Kimsenin anlam veremediği bakışlar, alabildiğine bir deniz manzarasında dolanan. Aranan bir bayram havası, bayram kokusu.
Bir omuza yaslamak varken, bir vapurun penceresine dayadığı dirseğinden güç alan ellerine yasladığı başını, bir bayram coşkusuyla kaldırmak isterdi o da, yastığından. Ama olmuyordu nicedir. Gidilemeyen, uzakta bir yer gibi duymak istediği heyecan. “Yol yokuş, yük ağır”, istese de gidemiyor insan.
Cıvıl cıvıl ama birbirine aman vermeyen üç küçük arkadaş var yanımızda. Anneleri, muhtemelen arada bir, “büyüselerde biraz rahatlasak” diyorlardı. Ama büyüdükçe, onlar çocuk sevinçlerinden uzaklaşacak, anneleri ise daha başka ve belki daha zor problemlerle karşılaşacaklardı. Onun ise tek bildiği, bayramın artık sadece bu ufaklıkları mutlu ettiğiydi. Belki yokluk, yoksunluk; belki yalnızlık, uzaklık; belki de daha başka nedenlerden tadı yoktu bayramların.
“Hiçbir zaman hayat bayram olmadı
ya da her nefes alışımız bayramdı.” diye mırıldandı içinden.
Ya herşey manasız, tadsız; herkes mutsuzdu ya da dün izlediği mahkumlarla yapılan röportajda farkettiği gibi, özgürce aldığı her nefes bayramdı.
Bir apartmanda çaldıkları kapıdan, çikolata ya da şekerle değil, harçlıkla ayrılan çocukların neşeli fısıldaşmaları; yeni kıyafetlerinin mutlulukları sadece, bize bayram olduğunu anımsatan. “Bayram” hala çok neşeli ve mutlu bir kelime. Ah bir de bayramlar bayram olsa…

Aralık/2007

12 Aralık 2007 Çarşamba

Ayrılık

Dinlediğim bir ayrılık hikayesinin yansımasıdır yazdıklarım. Sahibine ithafen…

Başka yollar düşlüyormuşuz seninle, bambaşkaymış isteklerimiz. Halbuki en başında, baktığımız farklı yönlerin buluşacağı renkli bir hayat resmi yapabileceğimizi ummuştum. Daha doğrusu bunu beraber umuyoruz sanmıştım. Anladım ki, bu resmi sadece ben boyamışım.
Büyük hatalarım oldu benim. Sadece sevgi yeter, seni bu kadar seviyorken bütün problemler geçer sanmıştım. Oysa ne aptalmışım. İlişkiyi başlatmak için verdiğin mücadeleyi, yaşadığımız her anda yüzüme vurmuşsun sen, bunun öcünü alır gibi davranmışsın. Seninleyken herşeyi erteliyordum ben, sana olan kızgınlıklarımı bile ertelemişim, kızamamışım sana.
Tanıdığım; akan, dökülen yerlerini bildiğim bir sığınak sanmışım seni. “Yanlış anlamışsındır.” diyor, seni tanıyan herkes. Tıpkı benim gibi sana güveniyorlar. Keşke bu kadar basit olsa herşey. Birgün yaşadığım herşeye bu kadar yabancı kalabileceğimi tahmin bile edemezdim. Neden biriktirmişim ki bu kadar şeyi.
Mücadelenin de, mutluluğun da tek başına yaşandığı bir ilişkiymiş bizimki. Maalesef ki, herşeye rağmen özlüyorum seni, ne acı.
Sevgimle yaşadıklarımın kıskacında geçiriyorum günlerimi. Neye mal olursa olsun, bitmeli içimde bulunan sevgin. Kolay kazanılmış paralar gibi kolay harcamak, tüketmek istiyorum. Yok etmek istiyorum, bir daha hiç bulunmamacasına. Bir yandan da sinir olduğun, kızdığın şeyleri yapmak; canını yakmak istiyorum.
Nedir bu karmaşa, ne hale getirdin beni? Tanıyamıyorum artık kendimi. Göremiyorum baktığım aynalarda, bulamıyorum söylediğim kelimelerde ya da davranışlarımda.
Hiç bana benzemiyor yokluğundan arttırdığım halim.
Senden ayrılmak, çok zormuş be sevgilim!

Aralık/2007

10 Aralık 2007 Pazartesi

Ne geçmiş tükendi, ne yarınlar...

11 Aralık…
Aslında bir farkı yok diğer günlerden. Benim için mahsup etme zamanı, kötülükleri iyiliklerden.
Bir envanter çıkardım, geçen yılıma ait. Giderek daha garip bir hal alıyor doğum günleri. Hayır, yaş korkusu değil; belki de henüz değil demeliyim. Önceden beklentilerim olurdu özel günlere dair. Farkettim ki, artık hiçbirşey beklemiyorum. Belki de bu yüzden, ilk defa bir doğum günü pastasını üflemek, benim için sürpriz oldu ve gördüğümde, ağlamaklı oldum.
Keşkeler, acabalar, belkiler, imkansızlar; vuruşup, yenişmeye çalışıyorlar aklımda. Bak bir yıl ne de çabuk geçti, bu kadar karmaşaya zaman yok aslında. Anlayamasamda neden bu acele, bende sürükleniyorum esen rüzgarla.
Doğum günleri, uzun yolculukların ihtiyaç molaları gibi artık. Ya da soluk soluğa yürünmüş yolların, nefes alma araları. Kaldığım yerden devam ederken; bana güç, mutluluk veren, gördüğüm bütün güzel yüzlere, teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki varsınız, iyi ki…

Aralık/2007

5 Aralık 2007 Çarşamba

Ortak dil

Anneye söz verilen saatlerde sokaktan dönülemeyen, oyunun tadına doyulamayan güzel zamanlarda saklı çocukluğum. Annemin “saat kaç oldu?” azarlarından sonra, kuzu kuzu evin yolunu tuttuğumuz; açık bırakılmış kapıdan içeri sızarken, kardeşle ufaktan bir tartışma tutturduğumuz zamanlarda. Önceden konuşulmamış olmasına rağmen, imzalanan bir antlaşmanın gereği gibi tartışıp, eve geç girmiş olmamızın önemini yitirmesini umduğumuz; bu vesileyle de içimizdekileri öylece anlatıverdiğimiz pervasız zamanlarda. O duygu dün yaşanmış gibi taze hâlâ.
Anılara sığınmak çok garip bir durum. Tutunacak bir dal aramak gibi. Kötü bir günün tam ortasındayken, sevdiğin birini ya da kavuşmayı beklediğin mutlu bir haberi düşünmek gibi. Kötülüklerden korunmak için, sevdiğin şeylere sığınmak, mutsuzluğun ortak dili mi peki?

29 Kasım 2007 Perşembe

Bağlamanın telinde bir çift söz

Hava soğuk, gökyüzü gece karası, sokaklar kalabalıktı. Kafamdakiler dağılsın diye yürüdüm. Belki ilk defa yürüdükçe daha çok gömüldüm düşüncelere. Kararlar alıp, caydım. Tespitlerde bulunup, yalanladım. Suçlular bulup, akladım. İnsan kendiyle nasıl kavga eder, yeniden duyumsadım. Sonra yine hiçbir şey düşünmemek, her şeyden uzak kalmak için, hepsinin üstünü örtmeye karar verdim. Bir konser salonunda kurtulmayı denedim düşüncelerimden. Bağlamanın sesinde açığa çıktılar birer birer. Bir zincirin halkaları gibi birbirinin peşi sıra gelip karşıma dizildiklerinde, daha bir ağır hissettim kendimi. Sonra dalıp gittim türkülere.
“Söğüdün yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor, dışarım serin.”
En dar vakitlerde, kimse görmesin diye alelacele sakladığım anıları buldum söylenen türkülerde. Yad ettim ve ne çok şeyin değiştiğini farkettim. Tükenenleri, tükettiklerimi yeniden gözden geçirdim. Konser bittiğinde, her dinlediğimde yeniden hatırlayayım diye, bıraktım yerlerine karşıma çıkanları. Bir kendimi aldım salondan çıkarken, yine başbaşaydık…

Kasım/2007 (Erkan Oğur-İsmail Hakkı Demircioğlu konseri sonrası)

26 Kasım 2007 Pazartesi

Yine mi?

Bir insan neden yapar bunu kendine? Sonu gelmeyecek, ne mantık, ne tarih tutmayacak şeylerin peşinden, niye böylesine gidesi gelir?
En ufak bir davranışını bir hüzün bulutuna çevirip, içine dolup taşan bu ağlama isteğiyle kıvranıp durmak, ne kazandırır insana? Her defasında aynı yollardan geçiyorsun. Öğrenmiş olman gerek artık, virajlarını, eğimini, engebesini, seni zorlayan şartlarını. Yetmedi mi bugüne kadar yaşadıkların, yorulmadın mı?
Vazgeç ne olur. Bari bu sefer acı çekmeden vazgeç. Yine en çok sen acı çekecek, yine yalnızlığına yenik döneceksin. Yapamayacağın kararlar almana sebep olan, kızgınlık, kırgınlıklar yaşayacağın sonlara ulaşmadan, kalbin daha fazla hırpalanmadan, gözyaşlarını içine akıtmak mecburiyetinde kalmadan vazgeç.
Şimdi ufak sıyrıklarla atlatabileceğin bu badireyi, ilerletirsen, bir yıkımla altında kalacağın tehlikeli yüksekliklere ulaşacak. Önlemlerini al, koru kendini olacaklardan.
Daha şimdiden yutkunurken yakıyor düşündüklerin. İçine yayılan gereksiz bir ağrı var.
Yine mi aynı şeyler, hayır olmamalı. Bile bile lades değil artık gerekli olan. Şimdi böyle olmamalı, bunu aklına takmamalısın. Başka şeyler düşünmeli, bundan biran önce kurtulmalısın…

Kasım/2007

23 Kasım 2007 Cuma

Tanımlama...

Sabah güneşi ardımda, yansıyan gölgem uzun sokakta. Evet, bu gölge bana ait. Saçları toplanmış, eli çenesinde. Gölgesinden bile tanıdığım insanlar var benimde.
Bir insanı kokusundan, gölgesinden, uzaktan gelen sesinden, kapıyı çalışından, yazdığı kelimeden, söyleyiş biçiminden tanıyabilmek, nasıl güven verici ve sevgi dolu değil mi?
Çocukken misafirliğe gittiğimiz bir yerden ayrılacakken, paltosunu istemişti dedem. İçeride bir sürü palto vardı, yatak üstünde sıralanmış. Olabileceğini tahmin ettiğim bir tanesini alıp, koklamıştım. Evet, dedem kokuyordu. İnsanların kendilerine has kokularının o zaman farkına varmış, onu uyutmayı bıraktığında, annemin kıyafetleriyle uyuyan kardeşimi görünce de bu farkındalığı perçinlemiştim.
Bir beyaz kağıda elimi koyup, çizdiğim şekil kadar tanıdıklarım ve tanındıklarım da var elbet. Ne zor şey kendini anlatmak. Hele de benim gibi yanlış anlaşılmalardan korkan biri için.
Bazen, hiç tanımadığım bir yerde, yapayalnız olmak gibi dileklerim oluyor. Ama “neyin var, durgunsun?” diyecek birinin olmadığı bir yer ve bu durum, insanın tahammül edebileceği bir yalnızlık mı acaba?, diye de düşünüyorum bir yandan.
İçimin kapılarını ardına kadar açıp, içeride ne varsa, ne için ne düşünüyorsam saklamadan, yanlış anlaşılır mıyım diye düşünmeden anlatabileceğim; “kötüyüm” dediğimde yanımda bulduğum bir dostun tanıdıklığından nasıl vazgeçer, buna nasıl ihtiyaç duymaz insan söylesenize.
Gül peşinde koşarken ezilen papatyalar gibi olmasın, yanımızda yöremizde varolanlar. Hatta içimizde bulunanlar.

Kasım/2007