28 Şubat 2008 Perşembe

Sınırsız açıklık

Bugünlerde, yarım bıraktığım bir kitaba başladım yeniden. Karakterlerden birinin anlattıklarında, kendimle benzerlikler buldum. Ve bu özdeşleşme, kitabın akıp gitme nedeni oldu.
6-7 kişiden oluşan bir terapi grubu içinde bir kadın. Dikkat ya da ilgi çekici olmadığını, hatta grupta bulunan diğer bir kadının güzelliği ve popülerliği yanında ezildiğini hissettiğini anlatıyor bir gün. Sonra grupta bulunan diğer kişiler, kadının çok eskilere dayanan ruh halinin yansıması ışığında, saklanmadan bir sorunu konuşmaya başlıyorlar. Kadının hissettikleri için, ulaştıkları çok önemli bir açmaz var. “Önemsenmediğini, geri planda kaldığını düşündüğü halde, bütün bakışlar ona yöneldiğinde, bu durumdan bir an önce kurtulmak istiyor olması.” İşte tam kendimle özdeşleştirdiğim nokta. Okul zamanlarım boyunca, derse geç girmekten, yani herkesten sonra sınıfa girmekten hoşlanmadığımı hatırlıyorum. Ve bu, kitapta adı geçmese de özgüven eksikliğinden kaynaklanan bir durum.
İlerleyen zamanlarda grup üyeleri, uzun zamandır terapiye devam ediyor olmalarına rağmen, hep kendilerine sakladıkları sırlarını açıklama cesareti gösteriyorlar. Hepimizin sadece kendimize sakladığımız şeyler yok mudur? Belki nasıl ifade edileceğini bilmediğimizden, belki de yaşadığımız şeyi ya da onu anlatmayı kendimize yedirememekten, içimizde en kuytu raflara kaldırdığımız şeyler bahsettiğim. Siz bunları okurken içinizde kıpırdanan; etrafınızda koşulsuz, sınırsız bir açıklıkla herşeyi paylaşabileceğiniz insanlar olmasına rağmen sakladığınız şeyler.
Üniversite sınavı defterinin benim için kapandığı zamanlarda bir gün, bir tanıdığımızla “ne okumak isterdin?” sorusu üzerine konuşuyorduk. “Psikoloji okumak isterdim.” demiştim. O zamanlar aklıma ve içime sinen tek şey, psikoloji okumaktı, ki hala ilgim var. “Bizim ülkede insanlar, dertlerini paylaşacak dost bulmakta zorlanmazlar. Yani yaşadığın ülke için, psikoloji pek öngörülü bir seçim olmazdı.” demişti o da. Çeşitli nedenlerle hiçbirşeyi istediğin gibi ifade edemediğin noktada, üstünkörü bir anlatıma, en duyarlı arkadaşlar bile yeterli yönlendirici cevapları bulamayacağı için; belki tahmin edebileceğimden de öngörülü bir seçim olurdu psikoloji. Ama olmadı…Şimdi ben de onun bahsettiği o arkadaşlardan biriyim belki.
Galiba kendime de yapabildiğim en iyi arkadaşlık, bu konuda. Hissettiklerimi adlandırmak ve yönlendirmek konusunda, gözle görülür bir yardımdan söz edebilirim. Zaten herşey, önce kendine açık olmakla, kendini kandırmayı bırakmakla başlamaz mıydı?

Şubat/2008

26 Şubat 2008 Salı

Bana aşkı anlatabilir misiniz?

Bugünlerde gerçek hayattan bir hikayenin, birinci ağızdan yazılmış günlüğünü okuyorum. Evli bir adam, onu çok seven başka bir kadın ve o kadının ilişkileri boyunca yaşadığı ruh hali. Zaten benim kitabı alma nedenim de bu idi. Bunun nasıl bir ruh hali olduğunu merak etmiştim. Çünkü hiç anlayabilmiş değilim, nasıl oluyor da bu kadınlar kendilerini bu kadar hiçe saydırabiliyorlar.
Kaçamak zamanlarda yanınıza sığınan birinin, hem de bitiremediği başka bir ilişkiden koşar adım geliyorsa size; söylediği hangi güzel söze, nasıl inanabilirsiniz ki? “Senin yanında öyle huzurluyum ki, oysa onun yanında nefes bile alamıyorum.” Gerçekten mi? Peki bunun doğruluğuna nasıl inanabiliriz?
Ben yaşayacağım şeyi, önce aklımın süzgecinden geçirip, sonra makul bir yolda ilerletmekten yanayım. Önce kararımı verip, canım yansa da onu uygulayanlardanım. Biliyorum duygulardan bahsediyoruz. Akıl, makul yol ne arar diyebilirsiniz. Ben de diyorum ki size, hissettiğimiz herşeyi yönlendirebiliriz aslında. Sadece istemek ve zaman vermek gerek kendimize. Ya da vazgeçemeyecek, yönlendiremeyecek kadar büyük bir duygu ile başım dönmedi henüz benim, o yüzden böyle düşünüyorum ben. Bilmiyorum ki…
Kitapta aşk diye bahsedilen şey, kocaman bir akılsızlık örneği gibiydi. Gerçi tam da bu yüzden, yaşadıklarıyla yüzleşmek için yazmış sahibi de. Aşk dediği, karşısına süslenip çıkmalarının üstüne, süslü cümleler kurup anlattığı adama tanıdığı imtiyazlardı. Yaşayamadığı, eksik kalmış, yaşamayı düşlediği, içinde büyüttüğü şeylerdi. Belki de tam da bu idi aşk, kimbilir. Ama diyorum ya, okurken bu nasıl bir akılsızlık diye düşündüm ben. Ve böyle birşeye inanmadığımı.
Giderek daha mı duygusuz oluyorum dersiniz? Ama neden? Bir aşk tanımına sahip olmamak ya da ona inanmamak, neden bir duygusuzluk sebebi olsun ki? Olsa olsa bir yokluğun öğrettiği objektif olma yeteneğidir.
Aklım almadı okuduklarımı, yüreğim ise hazmedemedi, kendini bile bile ateşe atan bir kadını. Anlamıyorum yaptığınız tanımlamaları, bir sebep göremiyorum yaşadıklarınızı gerekli kılacak. Tek sebebiniz aşk ise, ben bilmiyorum. Soruyorum size, “bana aşkı anlatabilir misiniz?” diye…

Şubat/2008

25 Şubat 2008 Pazartesi

Beklenen bahar

Cemre düştü havaya. Mevsimler nasıl da hızla akıp gidiyor aklım almasa da, baharın gelişine sevinenlerdenim bende. Özlediğim akşam üzerlerine kavuşmama az kaldı çünkü.
Sonbaharın gelişinde, umutlardan, iyi dileklerden bir şala ihtiyacım olacağını yazmıştım; bir şeylerden haberdarmışım gibi. Çetin bir kış oldu. Umutlarım miras kaldı yine, bahara, yaza.
Yeni yerler görme düşleri, yeni plânlar, istekler var fikrimde. Bahar geliyor, yeşeriyor düşlerim benim de. Kuşlar cıvıldaşıyor yine sabahları, gökyüzü yine mavi. Ne çok özlemişim bahara ait her şeyi.
Güzel bir mevsim, barındırdığı bütün güzellikleriyle geliyor. Mutluluğun baharı geliyor. Yazılmamış beyaz kağıtlar gibi... İlkokul arkadaşının hatıra defterine yazarken, kalbi kadar temiz o sayfayı ayırdığı için, teşekkür eder gibi... Küçük bir çocuğun yanaklarından, içtenlikle öper gibi.
Isınarak, ısıtarak geliyor bahar. Yine bildiğimiz, tanıdığımız şekliyle. İyi ki geliyor, iyi ki...

Şubat/2008

14 Şubat 2008 Perşembe

Acının rengi...

Dün akşam, uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı gördüm. İşten biraz geç çıkmış, dalgın dalgın otobüs beklerken, o da gelmişti benden beter bir dalgınlıkla. İşlerden, yoğunluktan, yorgunluktan konuştuk bir süre. Sonra tahmin ettiğim ama sormaya çekindiğim soruyu sordum fısıldayarak. “Baban rahatsızmış sanırım?” Sormamla birlikte, tahmin ettiğimden de büyük bir acının içinde olduğunu anladım.
Sorumsuz ve dikkatsiz bir sürücünün sebep olduğu bir trafik kazasında, ölümden kıl payı kurtulmuş babası. Ve eylül ayından beri yoğun bakımdaymış. “Çok kötü zamanlar geçirdim tülay” dedi. “Ben bu kadar yakın ve derin bir acı yaşamamıştım. Aslında sevdiklerimizin sağlıklı olup, hayatta olmasından başka birşey istemiyormuş insan. Bu öyle bir acı ki, anlatamam.” O bunları söylerken, bir hastalığın, hele de karşısında elin kolun bağlı, çaresiz kaldığın bir durumun acısı yanında, yakındığım onca şey için öyle utandım ki içten içe.
5-6 sene evvel, en yakın arkadaşımın annesi ameliyat olmuş; tam da üstüne gelen diğer başka problemlerle de boğulmuştu sıkıntıdan. Yanına giderdim, dertleşirdik. Anlattıkları içimde öyle yer ederdi ki, uyuyamazdım geceleri. Bazen kendimi rahatlatmaya çalışır, kendi durumumda öyle problemler olmadığı için mutlu olmaya çabalardım. Ama olmazdı. Olanları, onun sıkıntı çektiğini bilirken, yapamazdım birtürlü. Öyleyim hala. Dünden beri arkadaşımın yerine kendimi koyuyor ve derin derin iç çekip, dua ediyorum.
Yolculuğumuz bitince iyi dileklerimi ve dualarımı söyleyip, indim otobüsten. Eve yürürken babamla karşılaştım. Yine iki yabancı gibi konuşurken üstünkörü, nasıl davranacağımı bilemediğim o uzaklık yüzünden her zamanki gibi ayrılmışken birbirimizden; “Allahım” dedim içimden. “Biliyorum, şu an onunla karşılaşmam tesadüf değil. Hastalığında ne kadar acı çekiyor insanlar, sen şanslısın diyorsun bana elbet. Ama zor, düşlediklerimi gerçekleştirmek çok zor.”
Hayatımda, suçlu ya da suçsuz, tarafı bulunduğum her olayla yüzleştim. Ertelemiyorum hiçbir yüzleşmeyi. Birtek bu konu, hep ertelediğim. İçimde tetikte bekleyen bir tek bu. Çözemediğim, kaldıkça derinleşen, derinleştikçe daha çok acıtan. Yorgunum çözmeye çalışmaktan. Ve böyle sürüp gidecekse eğer, daha da çok yorulacağım anlaşılan…

Şubat/2008

13 Şubat 2008 Çarşamba

Şarkılarla geçtim aranızdan

Bir masanın etrafında otururken, yine seni beklemek için; bir zamanlar sığamadığımız masaları, beklemekle bitmeyen gelecekler listesini, yaşananları, yaşattıklarını hatırladım. Onca insanı koşulsuz bir araya getirişine hayranlık duymamak, olası mı acaba?
Sen kendini anlatmaya başlayınca, kapı açılsa, sende gelsen otursan şu masaya dedim içimden. Keşke olabilseydi. Neredeyse 3 yıl olacak sen buralardan gideli. Ama bu gidiş, tam anlamıyla yerleşmedi hala içimize. Başka bir ülkedeymişsin, birgün çıkıp gelecekmişsin hissi hiç kaybolmadı yüreğimizden. Evet özlüyoruz seni ama bu özlem başka türlü. Ve uğraşsamda yetmiyor anlatmaya, bildiğim kelimeler bir türlü.
Senin adını barındıran güzel şeyler yapmak isterdik. Sana benzesin, senin gibi birleştirici olabilsin diye. O masaya bakınca gördüm ki, bölünen istekler, yapılacakların kendi içinde olgunlaşmasını engelliyordu. Aksi doğru olsa, çok daha kalabalık olabilirdik orada.
Bir kere daha doğruluğuna inandım ki; eğer duygularla ilgili birşey ise konu olan, kendiliğinden olmuyorsa bir kıymeti de olmuyor. Kıymet verilmeyecekse de çaba sarfetmenin gereği. Çaba gösterdik ve sağlam karşılıklarda buldu belki.
Zaten sen dünyaya bile teşekkür edebilmişken, bizim bu kadarcık şeye teşekkür etmememiz bencillik olurdu.
Sesini duymak; kendini, inandıklarını, yapmak istediklerini anlatışını dinlemek; hiç bilinmeyen resimlerini görmek, aklımızdan bile geçmeyecek şarkılar söylediğini bilmek güzeldi. Dinledikçe çoğaldı içimizdekiler, senin gidişin hepimiz için çok erkendi.
Sen, kendini anlatırken hiç keşke demedin. Oysa bizim ne çok keşkemiz var, sürekli biriken. Evet şarkılarla geçtin aramızdan. Ama keşke geçip, gitmeseydin…

Şubat/2008

6 Şubat 2008 Çarşamba

Unutarak Kurtuluyorum...

Ne zaman canım sıkkın olsa, vuruyorum kendimi yollara. Sevdiğim müzikler kulağımda, saatlerce yürüsem doymam belkide kaçmaya. Aslında kaçmaktan çok, arınmak gibi bu yürüyüşler.
Bazı sabahlar, cam kenarında boş boş baktığım yollardan, gözümü alıpta inmek istemem otobüsten. Trafik tıkalı olmasa ve ben kafamı cama yaslayıp müziklerimi dinlerken, arada gözlerimi kaldırıp gökyüzüne bakarak, gitsem saatlerce. Gittikçe kendimden uzaklaştığımı sanıp, durduğumda her zamankinden daha yakın olsam aklımdaki herşeye.
Tüm bunlar, salata yaparken aklımda dolaşan onlarca şeyden sadece biri. Teker teker taze nane yapraklarını koparırken, yaptığım şeye bir mana yüklemeye karar verdim. Şu sıralar hayatım pek bir manasız görünüyor gözüme zira.
Eve benden sonra gelen aile fertlerinin, hazır sofraya sevineceklerini düşündüm. Geçen gün ziyaretine gittiğimiz arkadaşım geldi aklıma. Biz sohbet ederken, o minicik elleriyle mutfaktan aldığı tabakları, dilinin yarısı dışarıda büyük bir gayretle masaya getirmişti kızı. Nasıl hevesliydi sofrayı hazırlamak için. “Küçükten belli ne hamarat olacağı” dediğimizde; “o daha belli olmaz” demişti arkadaşım. Şimdi düşünüyorumda, zorunlu olmadığımız, belki de en çok, zorla izin koparıp yaptığımız zamanlarda tatlıydı herşey. O iş zorunluluk haline gelince, bir o kadar kaçınılası bir sevimsizliğe bürünüyordu. Ömrümüzün biryerlerinde, mutlak hepsinden tadıyorduk birer birer.
Tıpkı sevgiler gibi. Biri sizi seviyorken onu sevmek, lütfetmekti. Ama o sizi sevmiyorken sevmek, acı çekmekti. Ve istisnasız hepimiz geçiyorduk o yollardan. Geçiyorduk ve herşey ardımızda kalıyordu. An gelecek, şu an hiç geçmeyeceğini sandığım şeyler bile öyle olacaktı.
“Şimdi bunu niye yaşadım?” diye soruyorum kendime günlerdir. Sonunda varabildiğim tek cevap, “belki de yüzleşmem gerekti” oldu. Bir zamanlar ben de birilerinin yüreğinde kesikler bırakmıştım ve şimdi onlarla yüzleşiyordum. Alacak-verecek kalmamış olması ise tek umudum.
Açık radyodan bir şarkı süzüldü sonra kulağıma. Şöyle diyordu: “Beni üzen her detaydan, unutarak kurtuluyorum.”
Ve kurtuluş sadece kendimde, çok iyi biliyorum…

Şubat/2008

29 Ocak 2008 Salı

Parpali

Kanatları rengarenk, ömrü kısa ve kendisi gibi renkli mi bilinmez. O küçük gövdesine ilişik kanatlarını maharetle kullanan.
Küçük bir kelebek, renkli çiçek bahçelerinde kendini gören. Gördüğü renklerle uzun bir ömre kanan ve sonra uyanan, kurduğu düşten.
Bir umudun peşinde gidip gidip gelen, tam tükeneceği noktada yeniden başlayan. Ama en nihayetinde, o bilindik, o kaçınılmaz sona doğru yol alan. Umut vaad eden belki ama kendi umutsuz.
İsmi bile bir bahar, bir yaz anımsatan, bir küçük kelebek işte. Hepsi o kadar.

Ocak/2008

25 Ocak 2008 Cuma

Benmişim...

“İçimde kaleler inşaa ettim kırılmamak adına
Harcına gözyaşı döktüm daha da sağlam olsun diye
Şimdi yarattığım zindanlarda ışıksızım,
Kaçtım kendime saklandım her küstüğümde
Vazgeçtim aynalardan vakitsiz uykularda
İnsan kendine rağmen yaşamayı bilmeli bazen.
Benmişim kendimden bir korkak yaratmışım
Kendimi korurken en çok ben ürkütmüşüm
Benmişim kendini savunurken en çok hançerleyen
Bir meçhul olmuşum, failim ben”

Elimde tuttuğum kalkanı değiştirip, korunma sınırlarımı belirginleştiriyorum. Bugüne kadar korunmayı sadece dışa karşı bir eylem olarak algıladım. Kalın duvarlar ördüm bunun için. O duvarların önünde, sakin, sessiz, kimi zaman neşeli halimi buldum. İç tarafındaysa ağlayan, sızlayan, canı acıyan, mutsuz bir küçük kız.
Aslında hep bilirdim, en çok kendime karşı korunmaya ihtiyaç duyduğumu. Ama dış dünya ile savaşla o kadar yoğrulmuştum ki, başkalarının göremediği, görmesini de istemediğim üzüntülü hallerim normal gelirdi bana.
İnsanın kendisine ettiğini, yedi düvel bir araya gelse edemezmiş. Öyle uğraştım hep kendimle. Şimdi uzak duruyorum eski halimden. Beni o halime sürükleyecek herşeyden. Beklentilerimden, hüzünlerimden, kalp çarpıntılarımdan.
Yaşadıklarıma tutunarak kalkıyorum yeniden ayağa. Düştüğümde yeniden kalkabilmenin farkına varabilmek için. Sonra belki tekrar ve tekrar…
Peki neden? Yani neden şimdi bu karar?
Mümkün ki sayabileceğim birçok nedeni var. En önemlisi, artık gerçekten bazı adımlar atmak istemem. Şimdiye değin kendime verdiğim ama tutamadığım hiçbir söze benzemesin istiyorum şimdiki. Çünkü ben hep sözüme sadık oldum, birtek kendime verdiklerim dışında.
Kendimi de en az, etrafımdakilere değer verdiğim kadar, değerli görme zamanıdır artık. Çünkü, giderek bu hengamede kaybediyorum, kendimi ve gözümdeki değerimi. Oysa bu, benim için olabilecek en büyük yanlış.
Bütün şarkıları rahatça dinler oldum bu karardan sonra. Ne üstüne alınmalar, ne anlam yüklemeler kaldı önceki gibi. Henüz alışamasamda, sevdim aslında bu hali. Sanki daha güçlü hissediyorum kendimi. Hani herşeyi başarabilecek kadar dirayetli.
Duru bir su gibiyim. İçimde var olan bütün çakıl taşları belirgin. Herşeyi görebildiğime göre, bir o kadar daha kolay çözümlenebilir herşey, benim için…

Ocak/2008

Sözün bittiği yer...

Alt kat komşumuz, yeni taşındığı zamanlarda gereksiz bir gerginlik yaşadığımız filipinli bir kadın. Sonrasında tekrar anladık ki, önyargı ve bazı yanlış anlaşılmalar, ortada hiç sebep yokken bir husumetmiş gibi algılanabiliyor. Bayramda elinde çikolata ile geldi kapıya, şaşkınlığımı gizleyememiştim önce. Sonra farkettim ki iyi niyetli ve samimi. Bu içtenlik işte, artık onu komşumuz yapan.
Sonra bir de kızı taşındı yanına. Yalnız kızı hiç Türkçe bilmiyor. Ne konuşulanı anlıyor, ne de derdini anlatabiliyor. Annesinin evde olmadığı birgün, balkondan birşeyler silkeleyeceğini, açık penceresi varsa kapamasını söylemek için, alt kata inmiş annem. İnerken de, kutuya atılmış doğalgaz faturalarını görmüş, bizimkini almışken onlarınkini de alıp götüreyim demiş. Kapıyı açınca selamlaşmışlar, önce faturayı uzatmış annem. Sonra da elleriyle silkeleme işareti yaparak, kapıyı gösterip “kapat” diyerek, kapıyı pencereyi kapatmasını anlatmaya çalışmış. Eşsiz anlatımdan etkilenen kızcağız, annemin önce faturayı uzatıp ardından kapat demesini, dogalgaz faturası fazla geldiği için kapatmasını söylediği şeklinde yorumlamış ve gidip kapatmış kombiyi. Akşama kadar soğuk evde oturmuş. Tabi bizim bunu anlamamız, annesinin bize açıklamasıyla aynı zamana denk düşer.
Bu bahsettiğim bariz bir farklılığın tahmin edilebilir sonucu aslında. Birde bu konunun, aynı dili konuşurken seni anlamama ya da istediği gibi algılama durumu var.
Geçen günlerde, bir yazımında etkisiyle belki, kendimi hiç düşünmediğim bir durumun ortasında bulmuştum. Ben öyle birşey yok deyip gerekçelerle açıkladıkça, “biraz cesaretli olsana” diyordu biri. Birşeyi ne kadar gerçekçi ve içten anlatırsanız anlatın, anlatabileceğiniz, karşınızdakinin anlamak istediği kadar olabiliyor bazen. İşte orası da, sözün bittiği yer…

Ocak/2008

23 Ocak 2008 Çarşamba

Tekrar

Küçük bir çocuğun tatlı gülümseyişini andıran, gülümseten bir günaydına sığınmak istediğim zamanlarda, yoksun yanımda. Hani aklıma üşüşmüş yerli-yersiz, gerekli-gereksiz onlarca şeyi anlatmak isterken, bunu nasıl yapacağımı bilemediğim zamanlarda olduğu gibi.
Otobüste, bir dalgınlıkla iliştiğim ama insanlarla yüzyüze olma durumundan dolayı sevmediğim dörtlü koltuklara oturduğumda; aklıma gelen komik, üzücü, sinirlendirici şeylerden ve kendiyle kavga halindeki düşüncelerden sonra, “biri aklımı okuyabilse ne gülerdi.” diyorken; çevirdiğim bakışlarımın karşılaştığı gülümseyen bakışa “yok artık” dediğim zamanlarda, yoksun aklımda.Adımı seslenen annemin, efendim deyip beklememe karşılık, çoktan başka birşeyle ilgilenmeye başlamış olduğu zamanlarda olduğu gibi.
Boş anlarımda canlanan hayallerimin bir yerinde sana rastlıyor olmama ve aynı anda kafamı sallayarak, uzaklaştırmaya çalışır gibi “onu düşünmemeliyim.” dediğim, her seferinde yenildiğim zamanlarda olmadığı gibi belki de.
Kendimi tekrar ediyorum hep ve nedense her seferinde şaşırıyorum buna. Sen bilmiyorsun gerçi ya. Boşver, bilmemen en iyisi. Çünkü bir yokluk hali seni fikrime düşüren, sadece bir yokluk hali.
Şimdi, senin dışında aklımdaki herşeyi yeniliyorum. Bolca ümit, umut depoluyorum hücrelerime. Başka şeyler düşlüyorum.
Ve bu sefer, başarabileceğimi umuyorum.

Ocak/2008

21 Ocak 2008 Pazartesi

Pollyanna ve diğerleri

Mutluluk nedir ya da nerededir? Herkesin ayrı ayrı tarifleri vardır muhakkak. Kimimiz sadece tarifini yaptığı anlarda yaşayabilirken o duyguyu, kimisi hayatının merkezine oturtuyor. Tıpkı pollyanna gibi.
Sevimsiz ve çokça sinir bozucu bir kendini kandırma haline, mutluluk deniyor olmasına ne kadar sinir oluyorum bir bilseniz. Ama bilmiyorum da doğrusu hangisi? Tek doğrusu hayaller kurup gerçeklerle yaşamak olan biri için, bardağın hep o azıcık dolu kısmına bakmak ne kadar zor biliyorum. Böyle bir mantığı anlayamıyorum da zaten.
Hayat bir oyun.Ve belki sürdürebilmek için bir mutluluk oyununa gereksinimimiz de var. Ama yaşadığımız acılar, yüreğimizi parçalara bölecek kadar gerçeklik taşıyorlar. O oyunda, bu yaşadıklarımıza da yer açtınız mı, söyler misiniz?
Böyle değildi evvelden bu işler. İnsanların canları yine sıkılırdı, sıkıntıları çokta çabuk olmasa da geçerdi. Bir daha ki sıkıntıda, bir öncekinden silinememiş, sindirilememiş hüzünler var olmazdı.
Şimdi zamanın boşluğuna düşmüş gibiyiz. Yaşadığımız her sıkıntının bizde bıraktığı tortular, görünmeyen bir yerde, için için birikiyorlar. Her seferinde onlar yenileniyorlar; biz eskiyor, yıpranıyoruz.
En azından benim kadar bir hastalıklı mutsuzluk haline yakalanmamışsanız henüz, “diğerleri” sıfatından kurtulma olasılığınız yüksek. Ama ben hala “diğerleri”ndenim.

Bi git başımdan Pollyanna ya, bi git ya…

Ocak/2008

15 Ocak 2008 Salı

Susuyorum yine...

“…
Başka kokular, başka tatlar aramaktansa
hep aynı öyküyü yeniden anlatmaktansa
yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa
sana geldim
…” Bülent Ortaçgil

Üşüyorum…İçimde paylaşılmayı bekleyen cümlelerle uyandım bu sabaha da. Akşam uykuya dalarken, sabah uyanırken aklımdaki birçok şeyden en belirgini, bu çözümlenmeyi bekleyen düşünce. Yani şu cümle: Acaba?
Acaba olabilir mi? Acaba unuttu mu? Acaba o da aynı şeyleri düşünüyor mu?
Bir görünüp bir kaybolan umuduna, olabileceğine kanaat getirdikçe aklımdaki soruların çoğalışına, hiçbirşeyi yerli yerine oturtamayaşıma kafa yorarken, kimbilir daha neleri de göz ardı ediyorum?
Biliyorum böyle olmamalı. Biliyorum sabırsızlığımın beni nice yanlışlara sürükleyeceğini. Ama bir yandan da aynı soruyu soruyorum deli gibi, elimde değil.
Yokmuş gibi davranmam yanıltmasın seni. Zaten sen de beni yanıltırsın diye hala bu soruyu sadece kendi kendime soruşum.
Hayat çok garipmiş, yeniden ve yenileyerek öğreniyorum şimdi. Keşke söyleyebilecek daha iyi birşeylerim olsaydı. Nasıl daha iyi deme, ne bileyim işte. Daha net, daha güvenilir, daha emin birşeyler. Oysa ben, acabalar, keşkeler, belkiler arasında, bilinmezler içindeyim. Mesela bilmiyorum içimde olan nedir? Bilmedikçe korkuyor, derin bir umutsuzluğa bürünüyorum. Korkakça davranıyorum ama mecburum buna.
Susuyorum yine. Ve aklıma tek bir cümle geliyor. “Artık çocuk değiliz, susarakta birşeyler söyleyebiliriz.” Tabi sadece anlayana…

Ocak/2008

6 Ocak 2008 Pazar

Seçim

“…
Gidersen bende hasret olur ve belki beni sevenler de özler..
Ama anladım ki özlemden hiç kimse ölmüyor;
ama ben ölüyorum..
Nefes alıyorum önemsiyorum ve gitmek istiyorum..
Anladım ki hasret, yeni bir aşka kadar sürüyor..
Sevdiklerim ve beni sevenler bağışlayın;
su akıyor ve ben gidiyorum” Tucay Akdoğan

Bir noktada kilitlenmiş dalıp giden gözlerinin, gelecek misafirin değil de, bilindik bir can sıkıntısının alarm zili olduğunun, sende farkında olduğunda. İçinden yine de güzel şeyler söylemek geçerken, birşeyler başarabilmek isterken hani... Yapabileceklerinin rotasının umduğun yönde olmamasına iç geçirdiğinde belki de. Ya da farkında olduğun gerçekliğinin, hayallerinin çok uzağına düştüğünü anladığında. Tüm bunlar, bir ömrün haritasında kendini nereye koyacağını bilememek gibi bunaltıcı, öyle değil mi?
Bir merhaba, iki satır yazı, eski bir aşkın anıları alıp götürmek istediğinde seni; oturduğun yatağın kıyısından, dalgalı denizlere. Sen de denizi bu kadar severken üstelik.
Ve yine aynı sen, fırtınalara yenik, korkak bir kaptan gibi direndiğinde bu gitmelere. Neyi çözmüş olabileceksin ki?
Şimdi sus pus halinle bir boşluğa bakışın, gelecek bir fırtınanın sinyaliyse eğer; biriktirme damla damla gelen sıkıntılarını. Varsay ki bir denizin ortasında tek başınasın. Yelkenleri suya indirme! Seni alt etmeye çalışan rüzgara siper et ve devam et, seni bekleyen açık denizlere. Bir kıyıdan seyre dalmanın dinginliğine ulaşamayacaksan da; aynı kıyıdan, akıp giden ömrüne seyirci kalmanın sıkıntısıdan arınmak var işin ucunda…

Ocak/2008

26 Aralık 2007 Çarşamba

Takvimlerden haberin yok mu?

Bir zamanlar şenliğin merkezi olmuş, hatta bezen ses ve karmaşasından bıkılmış o eski ev. Karşıda dağlar, diğer köyler; sağ tarafta o tanıdık elma ağacı. Kapının girişinde, bir misafiri yolcu eder gibi, güneşin batışını izliyorum.
Dün gece, ansızın, bir rüyanın ortasında, kendimi bir köy evinde buldum. O kadar sessizdi ki, ürktüm. Aslında ben korkmazdım sessizlikten. Belki de korkutan sessizlik değil, oraların bu hale gelmiş olmasıydı. Yani delicesine akıp geçen zaman korkuttu beni. Ne çabuk geçmişti onca yıl, hiç farkına varmadan. Her şey nasılda hızla uzağımızda kalmıştı.
Annem mesela. Ben hep aynı yaşta, hep aynı görünüşte kalacak sanırdım annemi. İğneye iplik geçirmekte zorlandığında ya da bir şey yapabilmek için gözlüğe gereksinim duymaya başladığında, durup, “buralara ne zaman vardık ki?” diye sormuştum kendime. Bilmiyordum, bilmiyorduk. Hiçbirimiz farkında değildik çünkü. Ama zaman geçiyordu. En sıkıcı anlarda geçmiyormuş gibi gelmesine rağmen hem de. Şimdi neyin hesabı bu tuttuğum, bilmiyorum. Hesaplara yetmiyor çünkü aklım.
Kimliği belirsiz yarınların hapsettiği bir gelecek var önümde. Yeni bir yıl daha geliyor baş edilemez bir hızla. Yeni umutlar, yeni heyecanlar gelsin istiyorum, onun ardı sıra.
Umarım düşlerimiz kadar özgür ve mutlu zamanlar ayırabiliriz kendimize, geçen yıl olduğu gibi, çok geç kalmadan. Çünkü biliyorum, bu yıl da yine çok hızlı akacak zaman.

Aralık/2007

22 Aralık 2007 Cumartesi

Bayramlar bayram olsa!

Kimsenin anlam veremediği bakışlar, alabildiğine bir deniz manzarasında dolanan. Aranan bir bayram havası, bayram kokusu.
Bir omuza yaslamak varken, bir vapurun penceresine dayadığı dirseğinden güç alan ellerine yasladığı başını, bir bayram coşkusuyla kaldırmak isterdi o da, yastığından. Ama olmuyordu nicedir. Gidilemeyen, uzakta bir yer gibi duymak istediği heyecan. “Yol yokuş, yük ağır”, istese de gidemiyor insan.
Cıvıl cıvıl ama birbirine aman vermeyen üç küçük arkadaş var yanımızda. Anneleri, muhtemelen arada bir, “büyüselerde biraz rahatlasak” diyorlardı. Ama büyüdükçe, onlar çocuk sevinçlerinden uzaklaşacak, anneleri ise daha başka ve belki daha zor problemlerle karşılaşacaklardı. Onun ise tek bildiği, bayramın artık sadece bu ufaklıkları mutlu ettiğiydi. Belki yokluk, yoksunluk; belki yalnızlık, uzaklık; belki de daha başka nedenlerden tadı yoktu bayramların.
“Hiçbir zaman hayat bayram olmadı
ya da her nefes alışımız bayramdı.” diye mırıldandı içinden.
Ya herşey manasız, tadsız; herkes mutsuzdu ya da dün izlediği mahkumlarla yapılan röportajda farkettiği gibi, özgürce aldığı her nefes bayramdı.
Bir apartmanda çaldıkları kapıdan, çikolata ya da şekerle değil, harçlıkla ayrılan çocukların neşeli fısıldaşmaları; yeni kıyafetlerinin mutlulukları sadece, bize bayram olduğunu anımsatan. “Bayram” hala çok neşeli ve mutlu bir kelime. Ah bir de bayramlar bayram olsa…

Aralık/2007