6 Nisan 2009 Pazartesi

Ah çocuk

Kapalı göz kapaklarının ardında kıpır kıpır gözleri. Bense yüzümü öyle yaklaştırmışım ki ona, büyüdükçe kaybettiğimiz herneyse onu arıyorum sanki. Alnı biraz nemlenmiş, yüzündeyse gördüğü rüyayı yansıtan tatlı bir tebessüm. Ah çocuk, dünyayı senin gözlerinden görmeyi ne kadar özledim bir bilsen. Küçücük parmaklarıyla, yüzüne yaklaşan bir yüzü kavramaya çalışan bir çocuk olmak yeniden, bir zafer sevinci içinde; ne güzel olurdu.
Biliyor musun çocuk, ben senin kadarken, daha küçük yaşlarıma ait fotoğraflarıma, başka birine bakıyormuşum gibi bakardım. “Gelsede oynasak beraber” derdim hatta. Şimdi bunu söylediğim yaşıtlarım gülüyorlar sözlerime ya, sana söylesem, “gerçekten gelir mi?” diye sorarsın ilk olarak, eminim. Büyüdükçe, gerçeklerle yüzleştikçe kaybettiğimiz şeylerden biri de bu galiba. Düşündüklerimizin, düşlediklerimizin olabilirliğine inancımızı kaybediyoruz. Ne kadar uzak kalmaya çabalasak da, o mantık çemberiyle sarıp sarmalıyor bizi hayat. Ah çocuk, isterdim ki sen uzak kalabilesin bu tuzaklardan. Ama ne mümkün. Büyümek, çocukluğun sonunun, kaçınılmaz başlangıcı. Umarım o başlangıçta, sen ipotek ettirmezsin mutluluklarını.

Nisan/2009

1 Nisan 2009 Çarşamba

Tek kelime

Sokak, karanlık ve sessizdi. Lambaların solgun ışığı teslim almıştı kaldırımları. Sabah ezanı sokağın sessizliğinin üzerine yayılırken, sadece kedilerdi adımlayan kaldırım taşlarını. Cama yaslanmış, boş sokağı izliyordum öylece. Yüzümde, az önce sonlandırdığımız sessiz sinema oyunundan kalma bir tebessümle. Konuşurken bir nefeste söyleyiverdiğimiz kelimeleri, sessizce anlatabilmek için, nasıl da uğraşıp durmuştuk.
Kimi zaman derdini anlatmanın, konuşmadan tarif etmeye çalışmaktan da zor olduğunu gördüğümüz de olmuştu şu hayatta. Gözümüzde büyüdükçe büyüyen kelimeler... Söyleyebilmek için uzun süre kendimizle kavga edip durduğumuz, kısacık cümleler. "Yok" derdik, "olmayacak!" Ama akla düşmüştü ya bir kere, silinip gitmeyecekti. Ne yaparsak yapalım, taptaze duracaktı belleğimizde, dalından yeni koparılmış bir meyve gibi.
Nefes alıp-verişlerimle silik bir bulut gibi inceden buğulanan camda, evin dört bir yanına dağılmış dalgın yüzleri görüyordum. İşte o an, "hadi bir şeyler yap!" dercesine, yanı başımda duran, çalıştığından bile emin olmadığım o radyoya dokundu elim. Oysa odaya dolan müzik, daha da durgunlaştırmıştı bakışları. Sanki o müzikle beraber, herkes başka diyârlara yolculuğa çıkmıştı. Yan yana oturmamıza rağmen, bizi yolcu eden o şarkının ritminde, git gide birbirimizden uzaklaşmaya başlamıştık. Biliyordum, yine tek kelimeydi yalnızlık. Ama bölerek bile anlatılamıyordu artık.

Siz geniş zamanlar düşlemiştiniz

Alelacele söylenen cümleler duymuştum, duyguların yok olduğu yüksek binalar arasında. Daha söylenirken anlamlarını kaybediyorlardı sanki. Zaman kadar hızlı geçip gitmişlerdi kulaklarımdan. Tamamlanana kadar unutuvermiştim.
Sonra bir gün, uzak bir dağ köyüne çekildi gönlüm. Ben o dağ köyüne ait küçük bir çocuktum. Kayaların diplerinde, uçurum kenarlarında açan, şaşılası güzellikteki dağ çiçeklerini tanırdım. Tozu dumana katan rüzgarların uğultusunu duyar, kışın kapanan yollarla pekişen uzaklığı, anlayarak büyürdüm.
O küçük çocuğun eline tutuşturulan, kokulu ıslak mendil gibi ferahlatıcı ve yeniydi kelimelerin. İlk defa duyduğum o kokuyu, usulca kapadığım parmaklarımın arasında, korurum sanmıştım. Yanıldım...
Teyze diye seslenilen yaşıt genç kızların, mahçup, anlayışlı gülümseyişleri kadar içtendi anlattıkların. Keyifle dinlemiştim. Dinledikçe de artıyordu özlemim. Neyi özlediğimi tanımlayamıyordum ama, belli ki güzel şeylerdi.
Senden arta kalan kelimeler elimde, gözlerim uzaklarda şimdi. Yeni bir sayfanın başında, kararsız... bekliyorum. Bilmiyorum, ne yazarsam değişiverir gelecek günler? Ve bu kadar değiştirmek çabasındayken ben, neden sürekli başa sarıyor filmler?

Nisan/2009

Nerden başlasam, nasıl anlatsam

Kirpiklerinin gölgesi düşmüştü yüzüne. Bir damla yaş, gözünün kenarını yol bellemiş, iniyordu usul usul dudağının kenarına. “Ne oldu?” diye sordu, karşı koltuğunda oturan adam. Daldığı düşüncelerden uyanıp, soruyu sorana baktı uzun uzun; sanki bir anlam veremiyormuş gibi baktığına. “Hiç” dedi iç geçirerek. Ne olduğunu merak etse de, o “hiç” yetmişti soruyu sorana da. Sustu ve bakışlarını başka yöne çevirdi, o “hiç”te gizli hassasiyetin sınırlarından sakınırcasına. Dudağının kenarındaki damlayı silerken konuşmaya başladı kadın. Kendi kendine konuşur gibiydi daha çok. Belki de tüm söylediklerini içinden geçirdiğini sanıyordu, kimbilir?
Adam, gözleri bir noktaya kilitli, elinde tuttuğu mendili buruşturup duran kadına baktı. Onu ne kadar sevdiğini düşündü. Birlikte geçen zamanlarını, kavgalarını, barışmalarını, suskunluklarını… Ve sonra sevmediği bir koku yayıldı odaya. Ölümü düşündü. Onu kaybederse ne kadar üzüleceğini, bırakıp gitmenin nasıl zor geleceğini geçirdi aklından. Bıçak kesiği gibi ince bir sızı gelip geçti içinden.
Kadın, göz yaşlarının yol yol ettiği yüzünü kaldırıp, cevap bekleyen bakışlarını yöneltti adama. Adam endişeliydi, belli ki kaçırdığı bir şeyler vardı. İşte o an, deminki kötü kokuyu bile bastıran bir sıkıntı hissetti içinde. “Seni ne kadar sevdiğimi düşünüyordum” dese, inanmayacaktı kadın. “Sen beni dinlemiyorsun”a çıkacaktı bütün yollar. Üzgündü ama yetmezdi tabii. Nerden başlasa, nasıl anlatsa bilemedi bir türlü.
Bir cümle ile anlatılabilirken içimizden geçenler, dolanıp durur dilimize bazen. Ne susmak çare olur, ne de çıkmaz bir yola girdiğini bile bile anlatmaya çalışmak. Öyle bir an gelir ki, hiçbir yerde olmamayı diler insan. Ama o dilek, gerçekleşme ihtimali taşımaz hiçbir zaman.

Nisan/2009

Misafir

Bir ikindi vakti, Anadolu’da bir köy evinde yemek yiyormuş bir aile. Baş köşeye oturttukları bir de misafirleri varmış. Buyur etmişler onu da sofraya. “Tokum” demiş misafir, yerinde oturmaya devam etmiş. Sofraya gelen her yemekle misafire sunulan teklif de yineleniyormuş. Ortaya tatlı tepsisi konduğunda, ev ahalisi artık misafirin hiçbir şey yemek istemediğine kanaat getirdiğinden yeniden buyur etmemiş. Ama onlar tatlılarını yerken, öte yanda misafir kıpırdanmaya başlamış. Bunu farkeden ev sahibi dönmüş o tarafa. “Ağa…” demiş misafir, “bir daha çağırsana”
Hayatın tok misafirleri olduğumuzu düşündüğünüz oldu mu hiç? Yorgun bir günün ardından başımızı yastığa koyabiliyorken, her zaman güzel şeyler olmasa da karşılaştıklarımız, yine de görüp, duyabiliyorken ve birileri inatla anlamasa da söylediklerimizi, konuşabiliyorken; ağırlanması zor, tok bir misafir gibi mi davranıyoruz acaba?
Güneş, yeni sevdalı bir kız gibi bazen utanarak saklasa da yüzünü, gülümsemeye başladı yine. Bahar geldi. İşin en tatlı kısmı yani.

Nisan/2009

Tanımlama

En zor soru, insanın kendine sorduğudur her zaman. Başkasına sorduğunun cevabını didikler durur da insan, kendine sorduğu soruları geçiştirir kimi zaman. Bazen de kendine sormak istediklerini başkalarına sorar.
Şimdi biz, kan kardeşi olurken, kolunda bacağında kabuk tutmuş yaraları yeniden kanatan çocuklar kadar cesur, ve birinin düştüğünde kesilen, diğerinin bir cam parçasıyla çizdiği parmaklarında birleşen kan grupları gibi farklıyız. Bir çok ortak yanımız var, bir o kadar da zıtlaştığımız.
Şimdi biz, hata yapmamak uğruna müziğin ruhunu kaybetmiş şarkıcılar gibiyiz. Ritmimiz tam ama duyguyu yitirmişiz.
Şimdi biz, güneşle ay gibiyiz. Birimiz varken, diğerimiz olamasak da, birbirimizin varlığında ışıldayabiliriz. Ve ikimiz de mutluluğu çağırıştırabiliriz.
Şimdi biz, aynı odaya açılan kapı ve pencere gibiyiz. Birimizin perdelerin ardına gizlediğini, diğerimiz daha korunaklı hale getiririz. Bir gün perdelerin ardını görebilmek ne kadar mümkünse, kapıların ardını görmek, o derece imkansızdır, bir türlü öğrenemeyiz.

Nisan/2009

6 Mart 2009 Cuma

Doğum günün kutlu olsun dostum

Hoşgeldin dostum. Gel otur, dinlen biraz. Koca bir yıl geçti, yorgunsundur. Dur lütfen, hemen kalkma! Bilirsin sen de, bu kadar aceleye gelmez hayat. Ama akıl almaz bir hızla da geçip gider, kimseye aldırmadan. Bizeyse ardından koşturmak kalır. Ama şimdi değil, otur lütfen.
Bak yağmur yağıyor. Sen seversin yağmuru.
Yağmurun çamurlaştırdığı alanlarda çok vakit kaybetmişliğimiz olsa da, yeni yağmurlarla temizlenilir bilirsin. Baharda çiçek kokuları ve kuş cıvıltılarıyla yeniden bağlanılır hayata. Rüzgârda saçlarımız savrulur, güneşin parlaklığında gözlerimiz kısılır.
Kumdan kalelerimizi yıkıp geçse de dalgalar, ya da dalgalar kadar insaflı olmayan insanlar; vazgeçmeyiz…
Ellerimiz, ayaklarımız kum içinde, boş sahilde uğuldayan dalga seslerini dinleriz. Ve bir çocuğun neşe içindeki sesini.
“Hayat güzel” demek için bahaneler bulur, sebepler ararız.
Kenar süsleri kondururuz hayat defterinin köşelerine, boydan boya. Ve bir dostun ismi yeter bir sayfayı umutla doldurmaya.
Varlığından duyduğum mutluluğu anlatmaya yeter mi kelimelerim, bilmiyorum. İyi varsın dostum, iyi ki doğdun.

Mart/2009

3 Mart 2009 Salı

Kendinden kaçabileceğini sanmak

Anlatacak çok şey vardı. Ama öylesine yorgunum ki, vazgeçtim. Kendimi son günlerde ne kadar sık yorgun hissettiğimi farkettim. Aklıma gelen cümleleri aynı anda silmeye çalıştığımı; kendimi tekrar ettiğimi düşündüğümü ve bundan rahatsız olduğumu; sürekli planlar yaptığımı ve rüyalarım da dahil olmak üzere o planlara yetişmeye çabalayıp durduğumu; uzaklaşmak isterken kendimi hep kalabalıkların ortasında bulduğumu; okuduğum haberlere, gördüğüm görüntülere, duyduğum cümlelere, kalbimin de, aklımın da artık dayanmadığını farkettim.
Kafamın içi o kadar uğultulu ki. Kocaman harflerle bağır çağır konuşup duruyor birileri. İçim birkaç parçaya bölünmüş sanki. Hepsi bir tarafa çekmeye çalışıyor beni. Oysa ben bilinmeyen bir yerde, kollarımı kavuşturup gökyüzünü izlemek istiyorum. Kavgadan, gürültüden, yarıştan uzak olup, iç sesimden ziyade doğanın sesiyle meşgul olmak istiyorum.

Mart/2009

1 Mart 2009 Pazar

Pencere önü çiçeği

Sen gitmeden baharlar vardı, erik ağaçlarını bembeyaz elbiselere büründüren. Esen rüzgârda kimi zaman ürpermek pahasına, ince paltolarla açık alanlarda oturmak vardı. Henüz koyulaşmamış maviliklerin üzerine bulutlar çizilmiş, fakat sonra silinmeye çalışılmış gibi hafif beyazlıklar olurdu gökyüzünde. Etraf yeşillenir, çiçekler açar, kuşlar cıvıldaşırdı. Eskiden baharlar vardı.
Yolun başındaki fırından yayılan taze ekmek kokusunun doldurduğu sokakta adım adım uzaklaşmıştın benden. Bir bahar günüydü ve sen, saçlarının salınışıyla kıskandırıyordun çiçekleri. Sol yanımdaki yokuştan aşağı, koşarak inen bir çocuğun arkasından bağırıyordu annesi.
Hayaller kuruyordum ben. Evlenecektik, bir bebeğimiz olacaktı. Erkek olursa Oğul, kız olursa Duru olacaktı adı. Kızımız sana benzeyecekti, oğlumuz bana. Sen içimdeki tüm güzellikleri alıp gitmeden evveldi tüm o hayaller. Baharlar vardı o zamanlar, içim yemyeşildi. Su vermeyi unuttuğun pencere önü çiçekleri gibi soldu içimdeki sevinçler. Ne baharlar kaldı şimdi, ne de sevinçle kurduğum hayaller…

Mart/2009

Kaç yanlış bir doğru ediyor?

Şimdi hangi haykırış bir işe yarar ki? Kurulan onca cümlenin bir önemi kaldı mı artık? Beden dilinin, yüz ifadesinin, gülümsemelerin, kahkahaların ya da hıçkırıkların var mı bir anlamı? Nereye kaldırdık, büyürken bize öğretilen onca doğruyu? Neden yanlışların peşinde koşuyoruz, dur durak bilmeden?
Hep “ben” demenin yanlış olduğunu öğrenmiştik ilk. Çocuktuk daha… Mahallenin ortasındaki o tek salıncakta sallanırken, sırada bekleyenleri yok sayıp, istediğimiz kadar sallanamayacağımızı söylemişlerdi.
Hiç yoktan yere kavga etmemek gerektiğini öğrendik sonra. Ahmet, Mehmet’e tekme atmışken, Mehmet’in de Ahmet’e yumruk atmış olmasına, “kavga etmeden, güzel güzel oynayın” öğütleri yetişirdi büyüklerden.
Çocuğu ilkokula başladığında, başkasına ait bir şeyi almamayı öğütlerdi anneler. Ve kendine ait olanlara sahip çıkmayı. Defter bir yerde, kalem başka bir yerdeyken ders yapılamayacağını anlatırlardı.
Yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını boşuna mı öğrenmiştik biz? Hani “ödevimi yaptım” diyerek, dışarıda kurulan oyuna katılmak için evden çıktığımız günün ertesiydi. Defterimize düşülen dip notla gerçeği anlamış ve gözlerimize bakıp, “ne olursa olsun gerçeği söylemelisin” demişlerdi. Bu cümle de, okulda öğrenilenler kadar teorik miydi yani?
Kimseden bir şey istenmeyeceği öylesine mi öğütlenmişti bize? Bayramlarda bile, en yakınlarımıza sadece harçlık için yaklaşılmayacağı da mı yanlışlıkla söylenmişti?
Girdiğimiz bütün sınavlarda ve ömrümüz boyunca, hep yanlışlar doğrularımızdan mahsup edildi. Şimdi ne değişti peki? Neden en çok yanlışa sahip olan en güçlü, en sevilen, en zengin, en, en, en bilmem ne olabiliyor? Neden artık yanlışlar bir araya toplanıp, bildiğimiz tüm doğrulara galip geliyor? Söyler misiniz şimdi, kaç yanlış bir doğru ediyor?

Mart/2009

Hiiç

Tertemiz çarşaflarla örtülü, mis kokulu yataklarda saklıyordu, hoyratça kullanılmaktan zarar görmüş ruhunu. Yanlış programda yıkanmış çamaşırlar gibi, kullanılmaz hale gelmişti insani duyguları. Kimse için üzülmüyordu artık. Sebep olduğu kötü şeyler için suçluluk da duymuyordu. Ağlamak bir yana, gözleri bile nemlenmemişti ne zamandır. Ve bunu öylesine büyük bir maharet sayıyordu ki, başardığı için gurur duyuyordu kendisiyle.
Sevmeyi unutmuştu. En son ne zaman içini herhangi bir sevginin doldurduğunu hatırlamıyordu bile. Tarih kadar eski bir zamandaydı sanki tüm sevgiler. Ya da hiç varolmamıştı sevgi diye öne sürülenler. Kışın kasvetinden, sonbaharın hüznünden, ilkbaharın heyecanı ya da yazın rehavetinden çok uzaklarda bir mevsimde yaşıyordu o. Sürüp giden tek bir şey vardı sanki. Ya hep günün aydınlık saatleriydi yaşadığı zaman, ya da hep gecenin laciverdi. Silmişti içinden, geceyle gündüzün insanı yönlendiren enerjisini.
Çiçekler renksiz, toprak kokusuz, kuşlar dilsizdi ne zamandır. Ama insanlar öylesine gevezeydi ki, onları da duymazdan gelerek alt etmişti. Var olanı el birliğiyle yok edip, sonra da yokluğun içinde dönenip duranları görmezden gelmeyi başardığı gün, o güne kadar elde ettiği tüm başarıları unutuvermişti bir anda. Dalında olgunlaşıp çürüyen, yerdeki kalabalığın arasına en son düşen meyva gibi hissediyordu kendini.
Ne zaman aynaya baksa, ilk defa karşılaştığı birine bakıyor gibi kuşkulu olurdu gözleri. Aynadaki yansımasını yadırgayacak kadar uzaklaşmıştı kendinden. Kuşkuyla bakan o gözlerin içinde alev görürdü bir an. Hiçliğe kapılmadan önceki zamanlarından bir bilmece getirirdi aklına o alaz. “Ocak başında kuyu, kuyunun içinde suyu, suyun içinde yılan, yılanın ağzında mercan” Bütün bilmeceleri unutup, usulca soru soran o küçük çocuk olurdu yeniden. “İstediğimiz sorudan başalayabilir miyiz?”

Mart/2009

Özlem

“Ellerimi tutup, bana Nazım’dan şiirler okurdu” demişti kadın. Hayal etmiştim öyle bir sahneyi. Gözümde öyle canlanmıştı ki, elimi uzatsam dokunacaktım sanki. Ama yine de hatırlayamamıştım, hangi kitabın satırlardan içime süzüldüğünü. Bu öyle çok oluyordu ki. Bir cümle ya da bir görüntü, arkamdan yanaşıp gözlerimi kapayan bir tanıdık gibi olurdu çoğu zaman. Sessiz, sedasız ardımda durup, onu tanımam için bekleyen biri olurdu. Düşünür düşünür bulamazdım kim olduğunu.
Yürüdüğüm yol boyunca düşünmüştüm. Rüzgâr esiyor, saçlarımı savuruyordu. Çıplak ağaçların dalları, direklere asılı reklam tabelaları, yeni ekildiği belli, cadde kenarlarındaki menekşelerin yaprakları, yanımdan geçen kadının boynundaki şalı, hepsi savrulup duruyordu. Bir tek düşündüklerime etkisi olmuyordu rüzgârın.
Özlemiştim… Ilık bir havada vapurda yolculuk yapmayı, yalınayak çimenlerde dolaşmayı, derin derin nefes almayı, aşık olmayı, papatyalardan fal bakmayı, çiçek kokularıyla mest olmayı… Ve hatırlamayı özlemiştim, nerede okuduğumu düşünüp durduğum cümleler gibi, içimi ısıtacak sevda sözlerini de…

Mart/2009

1 Şubat 2009 Pazar

Davos'ta bir kadın

Davos’ta ağlayan Emine Erdoğan’ı gördüğünüzde neler düşündünüz? Benim o görüntü hakkındaki düşüncelerim, çıkışta kendisine uzatılan mikrofona söyledikleri ve haberin yorumları arasına karışıp kaybolmuştu. Ta ki cumartesi günü, Şükran Soner’in Cumhuriyet gazetesindeki yazısını okuyana kadar.
Yanında durduğu insanı seven ve onu çok iyi tanıyan birinin hissedebileceği bir duyguyla ağlıyor diye düşünmüştüm Emine Erdoğan için. Korku. Kim bilir kaçıncı kez tanık olduğu sinirli halinin, bu sefer daha kritik bir dönemeçte ortaya çıkmış olmasından ve bundan sonra olacaklardan duyduğu korkuydu sanki onu ağlatan. Sonra muhtemelen yanında bulunanlar yorumlarını söylemişlerdi ona. Başbakan şöyle haklıydı, böyle haklıydı vs. Onun da içi biraz olsun rahatlamıştı muhtemelen, taraftar bulması sebebiyle. Ve kendisine uzatılan mikrofonlara o duygularla söylemişti, “bu bir skandal” diye.
Fikrindekiler başka olmasına rağmen, son zamanlarda dillerine doladıkları Nazım Usta’nın şiirlerini okurken ağlayan Emine Hanım değildi oradaki. Durum farklıydı bence.

Şubat/2009

Yabancı

Dalgın dalgın yürüyordum durağa doğru. Bir otobüs geldi, durağa yanaştı. Bir ses duydum o sıra. Biri cama vuruyordu. Öyle dalgın ve yorgundum ki, bunun hayalini kurmuş olmaktan endişeliydim açıkçası.
Kafamı kaldırıp baktım. Önce çok yabancı gelen ama baktıkça tanıdıklaşan o yüz, kocaman gülümsemiş, küçük çocuklar gibi sevinçle el sallıyordu bana. Kaç yıl olmuştu onu görmeyeli? Dokuz? On? Neler yaşamıştı, yaşadıkları ne kadar törpülemişti o umursamazlığını? Onca yıl sonra bir otobüsün camından el sallıyordu arkadaşına. Başka bir ülkede, tanıdığı birine rastlamış gibi bir heyecan içinde. Aslında artık hepimiz birer yabancıydık zaten. Yaşadıklarımıza, duyduklarımıza, gördüklerimize... Ve ne çok ihtiyacımız vardı, tanıdık birilerini görmeye…

Şubat/2009

Kırmızı ojeli eller

Beyaz bir mendilin üzerinde, kırmızı ojeli, neredeyse mendil kadar beyaz eller. Buruşturup duruyor mendili. Az önce kapadığı telefon belli ki mutsuz etti onu. Ama başka bir şeyler daha var. Acaba kızgın mı, yoksa korkuyor mu? Yüzünde kendini ağlamaktan alıkoymaya çalışan bir ifade var.
Derin bir iç çekişle kaldırıyor bir müddet sonra başını. Dışarıdaki karanlığın ve içeride yanan ışıkların cama yansıttığı insan yüzlerini aşıp, Boğaz’ı görmeye çalışıyor. Dışarısı buz gibi soğuk, iliklerine işlemiş vapura binenlerin de.
Telefonu çıkarıp ekranına bakıyor. Bir eliyle sıkıca kavradığı telefona diğer elini de siper edip, kucağına bırakıyor kollarını. Bir damla yaş süzülüyor yanağına, çarçabuk siliveriyor hemen. Neler geçiriyor acaba içinden? Kocaman bir çantanın içine bir kuyuya atar gibi atıyor sonra telefonu.
İskeleye yanaşıyor vapur. Bütün yolcular bir yarış içindeler sanki. Kimisi vapur yanaşmadan atlıyor iskeleye. Oysa o ellerini iki yana koymuş yerinden kalkmaya dermanı yokmuş gibi oturuyor orada. Çantasını alıyor, ağır hareketlerle kalkıyor yerinden. Saçlarını düzeltiyor. Her ihtimale karşı gözlerinin altını siliyor parmaklarıyla. Sıkıca sarınıp kahverengi paltosuna, adım atıyor aynı şehrin diğer yakasına…

Şubat/2009