18 Haziran 2008 Çarşamba

Yitip giden

Sen gittin…
Ne özlemek kaldı geriye, ne de sana ait başka birşey. Beni de aldın götürdün çünkü sen, bırakmadın bana. Çok kızdığım zamanlar, “çık artık hayatımdan” derdim, sana duyurmadığım sesimle. “Beni rahat bırak.” derdim. Sen bıraktığında, beni bırakmayacak olan hasrete, acıya ve manasızlaşacak hayatıma hazırmışım gibi. Sensizlik kolaymış ya da buna katlanabilirmişim gibi.
“Git!” derdim, kızgınken bana yaklaştığında. Şimdi “Gel!” diyebilmek için neleri vermezdim. “Dur gitme!” diyemeyenin, “Gel, demesine inanmam.” demişsin, mutlu günlerimizin en yakın tanığı olan o insana. “Birbirinizi çok yıprattınız, artık bırakın. Acıtmayın daha fazla canınızı.” dedi. “İyi o, merak etme.” dedi, “Bir ucundan tutmuşsun hayatın”, öyle söyledi. Benim hayatımın tüm tutulacak uçları törpülenmiş, ne garip değil mi? Neresinden tutsam, kayıveriyor elimden. Ya da kalmamış hayatımın bir tutar yanı gerçekten.

Sen yoksun…
Aynada gördüğüm yüzü beğenmiyorum. Bana çok yakıştırdığın o kirli sakallarım, artık gerçekten kir-pas içinde. Sen olmadan neye yarar, aynalarda mutlu ve güzel bir yüz görmek zaten. Beni zorla bir yerlere sürükleyen, giderken yaptığım tüm huysuzluklara katlanan güzel kız, “iyi ki benimlesin.” dediğin o güzel zamanların hatırına, yine huysuzluklarıma aldırmadan gelsen. Ve ben de, “iyi ki geldin.” diyebilsem sana sevinçle.

Artık ben de yokum…
Yokluğuna dayanamıyor, ne bedenim, ne kalbim. Nasıl da görmezden gelmişim, beni ne kadar mutlu ettiğini, hayatıma nasıl anlam kattığını. “Acaba seni görür müyüm?” diye gittiğin yerlerden geçen, ümitsiz ama aynı zamanda gereksiz bir umuda yenik biri oldum. Ben bile tanıyamıyorum kendimi. Uzak bir şehrin, ücra bir kasabasına çevirdim rotamı. Senden uzağa, çok uzağa. Ve umarım, gözden ırak olan, gönülden de ırak ola…

Haziran/2008

15 Haziran 2008 Pazar

Gökten üç elma düşse...

Sırtımızı duvara yaslayabileceğimiz bir masaya iliştik. Hayatımız boyunca hiçbir yere yaslayamadığımız sırtımızı, dertlenmek, derdimizi söylemek için bir duvara yaslamıştık.
Yüzüne bakamıyordum; korkuyordum. Üzüldüğün hiçbir şeye çare olamamaktan; “amaann boşver” deyip, her şeyi unutturamamaktan; “üzülme her şey düzelir” cümlesine seni inandıramamaktan korkuyordum. İyileşmeyen derin yaralar oluşturmuştu içinde sakladıkların. Gözyaşlarınla yıkıyordun açığa çıkardıklarını. Canın nasıl acıyordu biliyordum. Ama bir faydası olmuyordu.
Bütün bunların, üst üste olan onca şeyin, akıttığın gözyaşlarının bir varış noktası olmalıydı. Ağlamaya bile, birgün gülmek için katlanırdı insan. Ne zaman gerçekten gülecekti gözlerimiz, açık etmek istemediği şeyleri maskelemek yerine? Niye böyle oluyordu her şey? Biz mutluluğu ararken, neden hep hüzünlere düşüyordu yolumuz? Neyi yanlış yapıyorduk, sürekli yineleyerek? Soramıyordum sen bu haldeyken ama susamıyordum da, sen böyle ağlarken. Cevapsız kalıyordu sessiz sorularım.
Artık ne düşlesek kâr etmiyordu kederlerimize. Düşlerimizden de vazgeçmemizi istiyordu hayat. Oysa neye yarardı düşleri olmayan insanlar? Soramıyordum sana.
Offf… Keşke sihirli değneği olan bir hayal kahramanı olabilseydim. Sevdiklerimin üzüntülerini bir kalemde silebilseydim. Yakınmak hiçbir şeyi değiştirmez, bir işe yaramazdı; biliyordum. Hani şarkıda diyordu ya;
“Ne zaman canın yansa bu kadar derinden,
Sanırsın mümkün değil, bir daha üzülmen.”
“Bundan daha kötüsü olmaz” sandığımız her anın, daha da kötüsü olabileceğini öğretti hayat nihayet. Öğrenerek büyüyoruz maalesef, sanki büyümek marifet. Olur da bir gün, yeniden masal dinleyecek kadar arınmış olursak kötülüklerden... Ya da anlatacak kadar inanabilirsek, parıldayan vicdanlara... Gökten üç elma düşsün istiyorum yolumuza. Biri de mutlaka bizim payımıza. Ve tüm üzüntülerimizin, çok uzağına…

Haziran/2008

12 Haziran 2008 Perşembe

Hayat akıyor

Seneler önce birgün, doğumgünümün daha ilk dakikalarında, bir kutlama mesajı almıştım, tanımadığım bir numaradan. Biterken beni çok üzen bir ilişkinin kırıntılarını, kendime bile itraf edemesemde, içimde taşıyordum o sıra. Aslında gerçekten “o” olmasını dileyerek, “eğer sen isen…” diye başlayan, “beni arama” maksatlı bir cevap mesajı yazmıştım. Yanıt geldiğinde, o cümleleri kuranın, aklıma gelebilecek en son kişi olduğunu anlamıştım. Mesajı gönderenin “o” olmamasına mı, içten içe hala onu bekliyor olmama mı, yoksa durup dururken ortaya çıkan, bu ihtimalsiz duruma mı üzülseydim bilememiştim.
Aradan geçen onca seneyi, hayatımda, kendimde değişenleri, yaşadıklarımı, yaşayamadıklarımı düşünürken, bu halimi de hatırladım. Sadece kendi kanayan dizlerinden dem vuran biri olmadan, kanattığı dizlerin de bilincinde olarak, devam ediyorum yoluma. Yaralar kabuk bağlıyor, sonra tamamen iyileşiyor birgün. Herşey geçip gidiyor, ömrümüz gibi.
Her geçen gün biraz daha iyi anlıyorum ki, hayat sandığımız kadar uzun değil. Hastalıklar yaşıyor, sevdiklerimizi kaybediyor, altından hiç kalkamayacağımızı sandığımız birçok şeyin üstesinden gelebiliyoruz. Bu bizi bazen güçlü, bazen zayıf, bazen de yalnız yapıyor. Ama hep ömrümüzden çalıyor. Farkettirmeden ama farkedilecek kadar boşluklar oluşturarak. Geride kalmış uzun yollar barındırarak. Hayat akıp geçiyor, bazen bizi bizden bile çalarak…

Haziran/2008

9 Haziran 2008 Pazartesi

Uzaklardan görüntüler

Uzaklardan mektuplar demiştim hani. Çiya ile tanışmamızı ve sonrasında aramızda oluşan bağı anlattığım yazıyı, ona okutmak geçiyordu hep içimden. Geçenlerde telefonla konuşurken, msn adresi aldığından, komşularında internet olduğundan ve ara sıra adresine baktığından bahsetmişti. Dün nihayet denk gelebildik. Kamera açtı. Karşımda kocaman bir genç kız vardı.
Hal-hatır sorma faslından sonra, “Sana birşey okutmak istiyorum.” dedim. “Nedir?” diye sordu merakla. Yazının linkini yolladım, “Bu yazıyı oku bakalım.” dedim. Çiya yazıyı okumaya başladı, ben de açık olan kameradan tepkilerini izlemeye koyuldum. Çok şaşırdı önce. Gülerek ve şaşkınlıkla okudu ilk satırları. Yazının sonlarına doğru bir durgunluk çöktü üzerine, gülücükleri kayboldu. Korktum ben de açıkçası, “incindi mi yazdıklarımdan?” diye. Bitirene kadar zor sabrettim. En nihayetinde, elini yanağına koyup, ekrana öylece bakarken; “okudun mu?” diye sordum dayanamayarak. “Okudum.” dedi. “Beğendin mi?” diye sormaya, cesaretim bile yoktu. O da beni daha fazla merakta bırakmadan, “ağlamak istiyorum.” dedi. Korktuğum başıma geldi diye düşünürken, “beğenmedin mi?” diye sormak zorunda hissettim kendimi. “Sen çok iyisin, çok.” dedi. “O senin iyiliğin.” dedim. Kısıtlı zamanı tükenmişti, ben bunları söylerken. Yeniden görüşme dileklerimizle kapattık konuşmayı. Benim dilimde ise, artık kocaman olmuş hatırımdaki küçük kıza söylediğim, “Ben henüz, sana iyilik olabilecek kadar bir şey yapamadım ki!” cümlesi vardı.

Haziran/2008

Gitmek...

Birkaç hafta sonra, yıllık iznimi kullanarak memleketime gideceğim. 4 sene oldu oraları, sevdiğim insanları görmeyeli. Zaman yaklaştıkça farkediyorum, ne kadar özlediğimi, gitmek için ne kadar acele ettiğimi. Gideceğim ya, şimdi kimin elinde bir bavul görsem, takılıp kalıyor gözlerim. Otobüs firmalarının önünde birikmiş, servis bekleyen insanlara bakıyorum, hemen o an gitmek ister gibi.
Yol yoruyor insanı evet, ama nedense ben seviyorum bu yolculukları. Çok sık olmamak kaydıyla tabi. Yalnız kalabildiğim, hüzün ve sevincin ruhumda karıştığı bir zaman dilimi oluyor benim için, bu yolculuklar.
Bir İstanbul aşığı olarak, en çok gitmek istediğim yere bile olsa gidişim, bu şehirden ayrılırken hüzünlenirim. O hüznün üstüne, sürekli çalışmaya alışmış insanlarda, iznin ilk zamanlarında oluşan, bir boşluğa düşmüşlük hissi eklenir. Hani bilir misiniz, günlerin sırası bozulur. O gün hiçbir gün gibi gelmez size. Bu durum, bazı zamanlar, gün ortasında, herhangi bir sebeple izin alıp işyerinden çıktığımda da olur mesela. Dışarıda, aynı hızla akmaya devam eden hayatı görünce, sanki bilmiyormuşum ya da hiç aklıma gelmemiş gibi bir şaşkınlık hali olur ben de. Tıkılı kaldığımız dört duvarın, bizi yoksunlaştırması olsa gerek bu. Ve tabiki, gidilecek yerin, görülecek insanların sevinci eklenir, diğer iki duyguya.
Cam kenarında otururum. Gidenlere el sallayan kalanları görürüm. Kulağımdaki kulaklıkta, bir ayrılık şarkısı çalar o sıra. Ve ben, bu hüzünü, ilk defa yaşıyormuşum gibi yaşarım. Geride bıraktıklarımı, “ben olmasam bu şehirde bir boşluk ya da birilerinde bir hüzün olur mu?” sorusunu, “bir gün gerçekten gidebilir miyim?” bilinmezini düşünürüm. Hiçbir zaman tam anlamıyla kopamayacağım bu şehre uzaklaşırken her saniye, dönmeyi özlerim…
Belki birgün, kimbilir, artık yaşanmaz hale gelen bu ülkeden, beni ben yapan sevdiğim herşeyden vazgeçer; o cesareti kendimde bulup, bir bavulu ardımda sürükleyerek, sessiz sessiz giderim…

Haziran/2008

6 Haziran 2008 Cuma

Biz eğlenirsek...

Öylesine bir gündü sabah kalktığımda. Bilindik işleyiş olacaktı, günün rutininde. İşyerinde bekleyen evraklar, saçma sapan sorular, anlamsız gerginlikler. Kapıdan dışarı adımını attığında, öyle anlaşılmaz bir hızla oluyor ki herşey. Karmaşanın ortasına düşüyorsun. O karmaşadan biraz uzaklaşmak için; “Akşam toplanalım mı?” diyor arkadaşlar. “Toplanalım.” diyoruz. Başka planları olanlar erteliyor, eve gidenler yoldan döndürülüyor. Birarada oluşumuzu engelleyecek tüm olumsuz durumlar, tek tek etkisiz hale getiriliyor.
Yemek yedikten sonra, İstiklal’in o kalabalığından fırsat bulmaya çalışarak, gideceğimiz yere varıyoruz. Küçük ve yeni bir yer burası. Bahçe bölümüne oturuyoruz. Erbani ve gitarımız, dahası, iki de solistimiz var. Yani mekandan tüm bu kıyaklar. E tabi ortamın olmazsa olmazı, bizim seslerimiz.
Türküler, şarkılar söyleniyor; halaylar, horonlar oynanıyor o ufacık yerde. Yan taraftaki mekandan bize eşlik edenlerde oluyor; şarkı, türkü seçimlerimize olan beğenisini sesli dile getirenlerde. Yeri geliyor sesimiz gür çıkıyor, yeri geliyor, sözleri unuttuğumuz için, soran bakışlarla birbirimize bakıp mırıldanıyoruz.
Doğrularımızla, yanlışlarımızla, kırgınlık, kızgınlıklarımızla; biz olarak, tam da ihtiyacımız olan şey olarak, eğleniyoruz. Geçmişten, bugünden, yarından herşey soluduğumuz havada, kimini unutarak, kimini anarak alıyoruz her nefesi. Güzel bir gece oluyor, tüm kötülükleri unutturan. “İnsanın eğlenmeye, meğer ne kadar ihtiyacı varmış?” dedirtecek kadar keyifli bir gece oluyor. Biz eğlenirsek, işte böyle oluyor…

Haziran/2008

Keşke şimdi çocuk olabilseydik!

Sezen Aksu’nun bir şarkısının sözlerinden bahsediyorduk Gülüş’le. Kelimelerin ne kadar güzel yanyana getirildiğinden, anlamlarındaki derinlikten. “Bu kadının içinde bir derya var.” dedi Gülüş. “Yetenek işte.” dedim bende.
Sonra aklıma ilkokul zamanlarının şu meşhur kitapları geldi. Biz ilkokul çağlarında o kitapları okuyamamış çocuklardık. Öğretmenlerimiz de dahil olmak üzere hiçkimse “kitap okuyun” dememişti bize. Kitaplardan bihaber geçirdim o yılları ben. Gülüş de benim gibiydi. Beğendiğimiz, doğru işler yaptığına inandığımız insanların ortak noktası bu olurdu. Hep bir şekilde öğrenirdik, o kitapları okuyarak büyüdüklerini. “Biz zamanında o kitapları okuyamadığımız için hayatın bu noktasındayız galiba.” demiştim birgün. Sezen Aksu’dan konuşurken aklıma bu konu geldi işte. “O da bu kitapları okuyanlardandır kesin.” dedim. “Zamanında evden bile kaçmış.” dedi Gülüş. Zülfü Livaneli’nin “Sevdalım Hayat” kitabında anlattığı kendi kaçış öyküsü geldi aklıma. Ailesinin belirlediği önceliklerle kendi fikrindekiler çakışan, okul çağında bir çocuk olan Zülfü; yanına sadece kitaplarını ve onu gideceği yere ancak götürecek kadar yol parası alarak, başka bir şehre kaçıyordu. Ne cesaret. Biz o yaşlarda mahalleden dışarı çıkmıyorduk muhtemelen. “Bırak bunları yapmayı, böyle bir şeyi yapmayı düşündük mü bir kez olsun acaba?” diye sordu Gülüş. “Sanmıyorum.” dedim.
Hayatında kitaplar olmadığı için, hayal dünyası gelişmemiş çocuklar olmuştuk. Bizim hayal dünyamız, oyun alanlarımızla sınırlıydı. O sınırları çocukluktan beri zorlayanlar, ya Sezen olmuştu, ya Zülfü.
Hani insan, öğrendiği bütün bilgilerle, hayata yeniden başlamak ister bazen. Daha donanımlı olarak, aynı yollardan geçmek ister. Keşke, öğrendiğimiz bunca şey ile, yeniden çocuk olabilseydik. Çocuk olup, hayata o gözlerle bakabilseydik…

Haziran/2008

5 Haziran 2008 Perşembe

Ağlamak güzeldir

Bir köşede gizlice ağlayacak kadar biriktirdiğin hüzünler, içini temizlemek için yaşlara dönüşüp süzülmüyorsa yanağından; en olmadık yerlerde kendini açık etmek, seni hazırlıksız yakalamak için bekliyorsa göz pınarlarında. Ya da hiç ağlayamıyorsan, olan onca şey karşısında. Artan bir tepkisizlik ve duygu yoksunluğuyla, bir duvara bakar gibi bakıyorsan yaşadıklarına. Ağlayamayınca anlıyorsun, nasıl kıymetlidir ağlayarak boşaltmak içindekileri. Nasıl da rahatlatır, yeniler seni ağlamak.
Bu duygu üzerinde, hiçbir hakimiyetinin olamadığı durumlarda var. Üzüntüde, kızgınlıkta, kırgınlıkta. Ve en çok da, sen kendini durgunlaştırmaya çalışırken, üstüne gelen sorularla, hıçkıra hıçkıra, gözlerin kızarıncaya kadar ağlamak. Birşey tartışırken, sinirlerinin artık dayanamadığı o vakit, sesinin titremeye başlaması, tartışmanın sebebinden bile daha sinir bozucu aslında. Ama her seferinde, yeniden olur aynı şeyler. Her seferinde kaçıp gitmek, bir kuytuda ağlamak isterken, kalabalıklara denk düşer gözyaşların.
Gözyaşının bir silah olarak kullanıldığını düşünenler ve gerçekten bunu bir silah olarak kullananlar, ağlamaya direnmek nasıldır bilirler mi acaba? Dudaklarını ısırmak, gözlerini başka yerlere kaçırmak, başka şeyler düşünmeye çalışmak, içinden defalarca “ağlamamalıyım” diye tekrarlamak. Ve elinden daha fazlası gelmediğinde, akan yaşları gizli gizli silmek.
Ağlarken kendini beğenmeyenlerdenim. Ama kendimi beğenmediğim için değil ağlarken kaçışlarım. Sevdiklerimin çaresizliği, sevmeyenlerimin sevinçleri olmamak için. Zorlandığım, canımın acıdığı o anların bile, “yine mi ağlıyorsun?” diyerek aşağılanmaması için.
Ağlamak güzeldir… Bazen zordur, bazen zorlar, zorda bırakır. Ama ağlamak güzeldir. Ve bunu sadece, içten ağlayanlar bilir…

Haziran/2008

3 Haziran 2008 Salı

Yalancı çoban

Hava güzeldi işten çıktığımda. Otobüse tıkılıp kalmak istemediğim için, eve yürümeye karar verdim. Taktım kulaklıklarımı kulağıma, trafikte sıkışıp kalmış onca araca nispet yapar gibi, geçip gittim yanlarından. Keyifle yürüdüğüm yol bitip, eve yaklaşınca, biryere uğramam gerektiği geldi aklıma. Oraya doğru yönelmişken, birşey uçuşup gelerek gözüme girdi. Gözümü ovuşturmaya başladım, tabi gözümde yaşarmaya. Yaşaran gözümden görebildiğim kadarıyla yürüyüp, uğrayacağım yere geldim. Gözümü silerek, birşey sormak için içeri girdim. Ben daha soru sormaya fırsat bulamadan, “birşey mi oldu?” diye sordu beni karşılayan bey, gözlerimi kastederek. “Gözüme birşey kaçtı da.” dedim. “Hep öyle derler.” dedi, gülümseyerek. “Benim durumum gerçekten öyle ama.” dedim, ben de gülümseyerek.
Bir insana aynı şey için kaç defa güvenebilirsiniz? Ya da herkes, en azından ikinci bir şansı hak eder mi? Sizin de güveniniz çok mu kırılgandır yoksa, ben de olduğu gibi. Güvenim ve kalbim kırıldığında, ardıma bakmak bile gelmez içimden. Tamiri imkansız olur, aldığım hasarların. Daha doğrusu, olayın faillerinin gücü, bu hasarı onarmaya yetmez. Belki de yeter ama izin vermem ben bu tamirata. Kendim sararım yaralarımı, zamanla.
İzlediğim dizide anlatılan hikayede de böyle olmuştu. Adam, suçunu bilirken ve pişmanken, kadının koruma kalkanı olan soğukkanlılığına, çirkin yakıştırmalar yaptı. Suçuna ortak etmek istedi kadını. Ve dahası, yaptıklarından sonra, sanki sözünün güvenilecek bir yanı kalmış gibi, yeni sözler verip, yeni planlarla çıktı karşısına. Hiçbirşey olmamış gibi. Yalanlar söyleyip masum rolü yaptığı zamanların sonu gelip, gerçekler açığa çıktığında; bırakın masumiyetini, acısına bile inanmadı kimse. İçindeki yangın, çevresini kuşatmıştı. Ama o, yalancı çobandı; söylediklerine kimse inanmadı.

Haziran/2008

2 Haziran 2008 Pazartesi

Paylaşmak arttırır

Küçük kızın elinde, az ileriden alınmış patlamış mısır poşeti, arkasından gelen annesinin elinde, kıza ait bir küçük hırka, yanında anneannesi. Annesi patlamış mısır poşetine uzanıp, içinden biraz aldıktan sonra, “anneannene de ikram etsene kızım” diyor. “Anneanne alll” diyerek, gözleri mısırda uzatıyor poşeti küçük kız. Poşet ufak, mısır kolay alınmıyor içinden. Anneanne almaya çalışırken, küçük kız hafif tonda bir serzeniş seslendiriyor. “Çok çok almayın ama yaaaa” Annesinin uyarısı ve kendi nezaketiyle uzatıyor paketi ama belli ki, içinden geçen, yaptığı şey değil.
Çok küçük yaşlarımdan itibaren içimde varolan bir paylaşım duygusu var bende. Bu duyguyu empati yetisi destekledi ilerleyen yaşlarımda. Bana en çok zarar veren şeylerden biri de bu duygu oldu sanırım. Herneyse…
Yaz tatillerimi köyde geçirdiğim zamanlar, şehir merkezinden köye giderken abur cubur birşeyler alınırdı bana. Köyde uzun zaman kalınırdı bazen. Bakkal da, istediğin zaman şehire inme imkanı da yoktu. Bir poşette, kıyafetlerimin arasına koyar, saklardım alınanları. Eve gelen ilk çocuklu misafirle çıkarırdım ortaya, afiyetle yenirdi. Beraber yemenin verdiği keyfi, tek başına yemek vermezdi hiçbir zaman bana. Fındık zamanı, yemek vakitleri kalabalık olurdu sofralar. Kalabalığa kalmayayım, herkesin sofraya toplanmasını beklemeyeyim diye; “sen otur da ye” dediklerinde, küserdim hep. Sabah kahvaltılarına, saat çok erken diye kaldırmadıklarında küstüğüm gibi.
Ama takıntılı olduğum, vazgeçemeyeceğim şeylerde oldu tabi. Mesela kitaplarım… Kitap kampanyalarına, görev bilinciyle verdim hep kitaplarımı. Tabiki içimden gelerek ama yine de biraz hüzünle. Çok zamanlar önce, “sen kitabı okuyup bitirdiğinde, senin o kitapla işin bitmiştir.” demişti bir arkadaşım. Öyle durumlarda bu cümle geldi hep aklıma.
Zaten asıl kıymetli olan, çoktan gözden çıkardıklarından sunmak değil, senin için de değeri olanlardan sunmakmış. Paylaşmanın değerini ancak o zaman anlarmış insan. Ben anladım…

Haziran/2008

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Anneler günü

Aylardan mayıstı. Haftasonuydu. Anneannemi yeni kaybetmiştik. Tezgahı açıp eve geldiğimde, kahvaltı etmek için oturduğu masada, önünde annesinin fotoğrafı, ağlarken bulmuştum annemi. Ve ben, o an, hiç almamış olmayı dilediğim bir buket çiçekle, kalakalmıştım odanın kapısında. çiçeklerin kokusu odaya yayılıyordu. Annem, çiçekleri gördüğünde, düştüğünün farkına geç varan çocuklar gibi bir süre durup onra hıçkırıklarla bölünen bir ağlama tutturmuştu.
Elimde bir fotoğraf, bir köşede oturup ağlayacağım zamanlar gelmeden, çok geç olmadan, verdiğim sözlere sadık olma zamanıdır, dedim kendi kendime. Daha sabırlı, daha duyarlı, olunması gereken her ne varsa hepsinin dahası olabilmek için, yenilemeliydim kendimi.
"Annenin kaderi kızına çeyizdir" dedikleri doğru mudur bilmiyorum ama, ondan almak istiyorum ben, hayat karşısındaki cesaretimi. Çünkü zaman zaman çatışıyor olsak da, en büyük dileğim, onun kadar güçlü görebilmektir birgün kendimi…

Mayıs/2008

8 Mayıs 2008 Perşembe

Okulumuzu geri istiyoruz!

Ne kadar kolay yıkmak, dağıtmak, harcamak. Ve maalesef ne kadar kolay, çıkarlar söz konusu olduğunda, bunları sıkılmadan yapmak. Bazen aklım almıyor bu kadar kötü niyeti. “İnsanlar en fazla ne kadar kötülük düşünebilir ki?” diyorum. Daha güzel bir dünyaya inanmak istiyorum. Sonra her seferinde, bırakmayı düşlediğim yerden alıyorum yine savaş kılıçlarımı. Bakmayın öyle kılıç filan dediğime. Savaştığımız zihniyetler aslında.
Tarihimizi parça parça yok ederek, paraya dönüştürmeye hevesli; küçük hesapları, büyük oyunlara dönüştürmeye çalışan zihniyetlere savaş bu. Gerekçeli, gerekli bir savaş ama.
Tahta merdivenlerinde atılan her adımda çıkan seslere aşina kulaklarımız, tenefüslerinde banklarda oturup denizi izlemeye aşina gözlerimiz ve öğrendiklerine yenilerini ekleyerek, kendi doğrularını maharetle anlatmayı bilen dudaklarımız, bu zihniyete üç maymunu oynamayacaklar.
Gördüğümüz bu yanlışın; bizi, okulumuzu, tarihimizi hiçe sayarak söylediklerinizin, her daim karşısında olacağız. Ta ki siz, kafanızı gömdüğünüz o kumdan çıkarıncaya kadar. Ve biz, o binanın yeniden okul olarak kullanıma açıldığını görünceye, ilk ders zilini duyuncaya kadar devam edeceğiz.
Belki inanmayacaksınız, belki önemsemeyeceksiniz bugünlerde bizi. Ama birgün, siz bile çok şaşıracaksınız!…

Mayıs/2008

2 Mayıs 2008 Cuma

İyi ki doğdun Hoca

Çoğu zaman kararsız, kimi zaman seçeneksiz ve çoğunlukla da bütçesiz yolculuklarımızın yol arkadaşına…
Gözlerin kadar berrak ve güzel bir ömrün mihenk taşı olsun yeni yaşın.Öncelikli isteklerini, hayatının en zorlu bilmecelerinden seç bugün. Göreceksin, nasıl da başka olacak herşey.
Yeni yaşında sana, isa abim kadar araştırmacı, disiplinli, kardeşlerin kadar hayal dünyası geniş bir öğretmenlik hayatı ile; İstanbul kadar güzel ve vazgeçilmez bir aşk hayatı diliyorum.Ama hepsinden önce, keman çalabilmeni tabii.
Doğum günün kutlu olsun hoca…
İyi ki Doğdun…

Üç Kadın

Yeni umutlarla başlardık her şeye. Yeni bir aşka, yeni bir işe, yeni bir hayata. Ve birileri kırar, savurur, dağıtırdı o umutları. Ve bazen birileri, elbirliğiyle yapardı bunları.
Üç kadın... Umutlarını kendi hikâyeleri içinde kaybetmiş her biri. Bir apartmanın üç komşusu. Hepsine öğretmiş hayat, tek başına ayakta kalmanın zorluğunu.

Giriş katında oturur biri. İki oğlu vardır, evliliğinin onbeşinci ve onyedinci yıllarında sahip olabildiği. Çok zor şartlarda yaşamış, o çocukları okutmuştur. Ama hayat, beğenmez yazdığı zorlu senaryoyu. Art arda önce annesini, sonra kocasını alır elinden. Çocuklarından büyük olanı, babasının vefatından sonra, dışarıya karşı kontrollü ama annesine kontrolsüz davranışlar sergilemeye başlar.
Bu durum gün geçtikçe kötüleşir. Kimseye söyleyemez, yardım isteyemez önceleri. Çünkü dayak yemekten daha ağırı, evladının böyle bir şeyi yaptığını söylemektir. O yüzden gözünün morarmasını "çarptım", kolunun morarmasını "düştüm" diyerek geçiştirir bir süre. Ta ki bir gün, bu durum saklayamayacağı bir boyuta gelince...

Üst katında oturmaktadır diğeri. Çok büyük bir aşkla evlenmiştir birkaç yıl evvel. İki kızı olmuştur. Kayınvalidesiyle hiç anlaşamazlar, bu geçen süre içerisinde. Kayınvalide, evde öyle bir otorite kurar ki, çocuklar üzerinde bile söz hakkı kalmaz kadının. Sorunlar dayanamayacağı bir hâl alınca, annesine açar konuyu; annesi de babasına. Eve geri dönmek istediğini söyler, gururunu hiçe sayarak. "Çocuklarını bırakırsan gel" der babası. Üzerinde ne kadar söz hakkı olmasa da, candır; bırakmaz çocuklarını. Sadece onlar için çoğaltır artık umutlarını.

Üst katında oturur bir diğeri. Yalnızdır. Seneler evvel, çocuğu olmadığı için terketmiştir eşi çünkü. Ardında bıraktığını önemsemeden de evlenmiştir hemen. Ve kadın, üç sokak ötesinde oturan, üç çocuklu bu aile ile karşılaşmak zorunda kalır zaman zaman. Bu durum, hep eksik hissettirir kendini. Ve hep umut eder, asıl eksikliğin, kafalarının içinde olduğunu bir gün anlayabileceklerini.

Bir araya geldiklerinde, görünen haller dışında, içinden geçenleri anlatmaya yanaşmaz kimse. Anlaşmasız bir sessizlik hakimdir, sakladıklarına dokununca konuşmalar.
Susarlar, nasıl bu noktaya vardığını bilmedikleri hayatlarının, sırlarını saklarken. Susarlar, mutsuzluklarına kahkahalardan maskeler takarken. Susarlar, aralık kapılarını birer birer yüzlerine kapatanlara, yalnız bırakanlara, acılarına alaycı kahkahalar atanlara. Susarlar, onların suskunluklarıyla vicdanlarını rahatlatanlara. Bilirler aslında, ne zordur kadın olmak. Ama bu kadarını tahmin bile etmemişlerdir. Ve ellerinden sadece, bir sabah, başka bir güne uyanmayı dilemek gelir.

2 Nisan 2008 Çarşamba

Yolculuk

Şimdi sen, bir tren garında ya da bir otobüsün cam kenarındasın. Belki bulunmak istemediğin bir yerden ayrılıyorsun, belki de mecburi bir ayrılığın arifesindesin. Hatırlamak istemediğin anılara sakladın geride bıraktıklarını ya da sen oldun anılarda bile hatırlanmak istenmeyen.

İşte bu yüzden, yeni yollar çizip kendine, yeni hayatlarla rastlaşmak ve belki de, bazılarında sağlam yerler bulmak için geliyorsun. Hatalarından ders almış ama aynı hataları yapması muhtemel; iyi niyetlerini kurban ettiği zamanlardan alacaklı ama nedense, birilerine, bir şeylere hep borçlu bir yolcusun şimdi.

Tanımıyorum seni, belki de hiç tanımayacağım. Bir gün yürüdüğüm yolda yanımdan geçen biri olacaksın, başka bir gün de kaçırdığım otobüste giden yolculardan biri. Bazen de farklı zamanlarda, aynı masalarda oturmuş olacağız; aynı manzaraya bakıp, benzer şeyler düşlerken.

Sadece bir ihtimal ya tanışmam seninle ve bir tarifin yok ya hani; o yüzden sana anlamlar yüklemek çok kolay. İstersem en sevilesi, en ulaşılmaz olursun sen. İstersem en bunaltıcı, en anlaşılmaz. Hep düşlediğim o sorumsuz tavırları takınacağım sana yazarken. Ve alaycı, vicdan yoksunu biri olarak seveceğim seni; çok seveceğim ama. Sevgimden görmeyecek dünyayı gözüm.

Yanlışları düzeltilmiş, bazı doğrularının anlamları değiştirilmiş biri olacağım seninle birlikteyken. Başka bir kimlik, yeni özellikler, yeni alışkanlıklar edineceğim. Çünkü senin gibi yalnız bir yolculuktayım ben de nicedir. O yolculuğa çıktığımdan beri, bazen mutlu, bazen umutlu, çokça da suskun ve durgunum. Suskunluğumu bozmak, içimdekileri anlatmak için doğru zaman mı şimdi, inan bilmiyorum.

Oysa düşünmek yok konu sen olunca, hesap etmek yok. Akıntıda sürüklenen herhangi bir nesne olacağım ben. Ya da hiçbir şey olmayacak. Sen hiç gelmeyeceksin, her nerdeysen. Değil aynı yollardan geçmek, aynı şehirde bile olmayacağız belki. Belki de bütün yolculuklar hayal. Ama yine de işte... Giderek düşlediklerimin daha uzağında olan insanlarla karşılaşmak, ümitsiz yapıyor beni. Ve sanıyorum ki, hiç bulamayacağız birbirimizi…

Nisan/2008