16 Nisan 2011 Cumartesi

İnkâr

Bir sürü çekmeceleri, kapakları olan bir dolap getirmişlerdi o akşamüzeri. Getirip salonda, duvarın dibine bırakmışlardı. Annem teşekkür edip, kapatmıştı kapıyı. Pek bakmaya bile fırsatı olmadan, mutfağa, yemek yapmaya yollanmıştı sonra. Bense, televizyonda çok önemli bir şey yayınlanıyormuşçasına ya da her ne yayınlanıyorsa, benim için hayati bir önem taşıyormuşçasına, dikkatle bakıyordum ekrana. Sadece arada bir, durumundan endişe ediyormuşum gibi, kaçamak bakışlar atıyordum dolaba. Ya da varlığından rahatsız olduğum bir yabancıya bakarcasına. Bilirsin, o bakış, iki anlama da gelebilir çünkü.
Sonra, belki artık bir yerden başlamak gerektiğine inandığımdan, bir iyi niyet göstergesi gibi kalktım, gittim yanına; dokundum. Cilâlı ahşap yüzeyinde gezinirken parmaklarım, annemin ayak sesleri salona yöneldiğinden mi, yoksa o kadar da önemli bir şey olmadığına kanaat getirdiğimden mi bilmiyorum, tekrar döndüm oturduğum koltuğa. Elindeki bezi, kazandığı bir ödülmüşçesine iki eliyle sıkıca kavramış, yapacağı teşekkür konuşmasının ardından da havaya kaldıracakmış gibi gelip, kapı eşiğinde durdu annem. "Güzel mi?" diye sordu. Neden bahsettiğini anlamamış gibi yapmaya çalıştım, gözlerimi ekrandan ayırmadan. O zamanlar da başaramazdım rol yapmayı. "Güzelmiş" dedim. Benim cevabımı beğendiği için mi, yoksa sorduğu soruya bir de kendisi cevap verme gereği hissettiğinden mi bilmiyorum, "güzel" dedi annem de.
Güzeldi. Salonun ortasında, üzerinde bir uyarı yazısı varmışçasına korunaklı ve güzel. İşte bu yüzden, annem ne zaman evde olmasa, başına gider, kapaklarını açar, neden gerekli olduğunu anlamadığım bir sürü ıvır zıvırla dolu çekmecelerini karıştırırdım. Sonra bir gün, ben yine onun başındayken, bir kavgaya tutuştuk kardeşimle, kim bilir neden. Biz anlamsız anlamsız tartışırken öyle, açık duran kapağa çarptık var gücümüzle. Evet kırıldı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, bu sefer de "senin yüzünden oldu", "benim yüzümden oldu" kavgası düştü ortalığa. Kapağı yuvasına oturtup, hiç kırılmamış süsü verdik kavganın ardından da.
O akşam, annem, ne olduğunu hissetmiş gibi, gelip o kapağı açtı. Kapak, yardım dilenen bir muhtaç gibi kapandı annemim ellerine. Sanki bütün bu olanlar televizyon ekranında an be an yayınlanıyormuş gibi, görüyordum bakmasam da işte.
"Ne oldu buna?"
Cümlenin bile söylenişini yadırgadığı bir "ne olmuş?" dökülmüştü dudaklarımdan. Oysa kardeşim, "aaa, ne olmuş anne ona?" diyerek çoktan gitmişti yanına, hiçbir şeyden haberi yokmuşçasına. Tek kelime etmesem de, suçluydum, biliyordu annem. İnsan büyüdükçe daha mı kolay kabullenir oluyordu suçluluğunu, bilmiyorum. Şimdi ne zaman her şeyi en başından anlatmam gerekse öyle, bir yorgunluk çöküyor üstüme. O akşamı hatırlıyor ve suskun kalıyorum. Oysa biliyorum, insan her şeyi kabullenmiş sayılıyor, hiçbir suçu yokmuş gibi inkâra yeltenmediyse...

2 yorum:

Emrah Ateş dedi ki...

inkar da edebilseydin olay büyürmüş aslında. bu olaya objektif yaklaşımım.
ama kendi yorumum şudur ki; yine doldurdun gözlerimi. sende kendimi bulmak ne hoş...

Kelimeler Dunyasi dedi ki...

Her şey geçip gidiyor da o suçluluk duygusu geçmiyor galiba...Yıllar sonra bile taptaze canlı canlı kalıyor insanın ruhunda.Eline sağlık..