3 Eylül 2011 Cumartesi

Masumiyet

Sevdiği birine kızdığında, hep daha fazla söylenen insanlara benziyordu bu akşam rüzgâr. Çok şey fısıldıyordu kulağıma. Kendimi savunamayacak kadar yorgun, hatamın farkına varmamı sağlayacak kadar suskun, oturuyordum vapurun yan tarafında.
Akşamın yeterince kararttığı şehrin ışıkları bile, salınıp duruyordu sanki o rüzgârla birlikte. Bir mum alevine benzediğini birilerine söylersem eğer, delirdiğimi düşünmelerinden korkuyordum. Sırf bu yüzden işte, bir şaşkınlık belirtisi arayarak gözlerine bakıyordum yalnızca, "onlar da gördüler mi" diye; ama gözlerim hep boş dönüyordum.
En çok aynalardan korkuyordum öyle zamanlarda. Eğer kendimi görürsem, dayanamaz, yeniden konuşmaya başlardım; biliyordum. Oysa yorgundum kendimle konuşmaktan. Rüzgârı kızgınlığımın yansıması yapmaktan. Ve durup durup yaralarımı kanatmaktan. Ama insan hiç değişemiyordu, biliyordum.
Gece gittikçe puslu bir hâle bürünüyordu gözümde. Görünen birkaç yıldız da, buğulanan bir camın ardında kalmış gibi duruyordu gökyüzünde. İşte o sıra, omzuma bir el dokunup, beyaz bir mendil uzatıyordu. "Hayır" diyordum sessizce, "teslim çağrılarına inanmayı bırakalı çok oldu."

2 yorum:

suvebeyaz dedi ki...

yine çok etkileyici satırların..

nil dedi ki...

severim ben kendimle konuşmayı, hani bazen beni benden daha çok anlayacak kimse olmazmış gibi düşündüğümde en çok.