1 Mart 2009 Pazar

Kaç yanlış bir doğru ediyor?

Şimdi hangi haykırış bir işe yarar ki? Kurulan onca cümlenin bir önemi kaldı mı artık? Beden dilinin, yüz ifadesinin, gülümsemelerin, kahkahaların ya da hıçkırıkların var mı bir anlamı? Nereye kaldırdık, büyürken bize öğretilen onca doğruyu? Neden yanlışların peşinde koşuyoruz, dur durak bilmeden?
Hep “ben” demenin yanlış olduğunu öğrenmiştik ilk. Çocuktuk daha… Mahallenin ortasındaki o tek salıncakta sallanırken, sırada bekleyenleri yok sayıp, istediğimiz kadar sallanamayacağımızı söylemişlerdi.
Hiç yoktan yere kavga etmemek gerektiğini öğrendik sonra. Ahmet, Mehmet’e tekme atmışken, Mehmet’in de Ahmet’e yumruk atmış olmasına, “kavga etmeden, güzel güzel oynayın” öğütleri yetişirdi büyüklerden.
Çocuğu ilkokula başladığında, başkasına ait bir şeyi almamayı öğütlerdi anneler. Ve kendine ait olanlara sahip çıkmayı. Defter bir yerde, kalem başka bir yerdeyken ders yapılamayacağını anlatırlardı.
Yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını boşuna mı öğrenmiştik biz? Hani “ödevimi yaptım” diyerek, dışarıda kurulan oyuna katılmak için evden çıktığımız günün ertesiydi. Defterimize düşülen dip notla gerçeği anlamış ve gözlerimize bakıp, “ne olursa olsun gerçeği söylemelisin” demişlerdi. Bu cümle de, okulda öğrenilenler kadar teorik miydi yani?
Kimseden bir şey istenmeyeceği öylesine mi öğütlenmişti bize? Bayramlarda bile, en yakınlarımıza sadece harçlık için yaklaşılmayacağı da mı yanlışlıkla söylenmişti?
Girdiğimiz bütün sınavlarda ve ömrümüz boyunca, hep yanlışlar doğrularımızdan mahsup edildi. Şimdi ne değişti peki? Neden en çok yanlışa sahip olan en güçlü, en sevilen, en zengin, en, en, en bilmem ne olabiliyor? Neden artık yanlışlar bir araya toplanıp, bildiğimiz tüm doğrulara galip geliyor? Söyler misiniz şimdi, kaç yanlış bir doğru ediyor?

Mart/2009

0 yorum: