Yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken, biz üç arkadaş, her dakika biraz daha geriye doğru çektiğimiz masamızda kahvaltı ediyorduk. "Kalkıp içeri geçelim" dediler. "Hayır" dedim. Şehrin diğer yakasına geçmiş, Boğaz'a bir kez de oradan bakarken, sanki bir işlemin sağlamasını yapar gibi, içeri geçmeyi göze alamadım. Yağmurun denizdeki dansından, köprüye grili beyazlı bir fon oluşturan bulutlardan gözümü alamadım. Kimbilir belki bir gün, hem de yine böyle bir gün karşılaşırız dedim içimden. Yağmur yine böyle, sevinçle yağarken...
Adının mutlulukla özdeşleştiği günlerden birinde, İstanbul'un herhangi bir yerinde, elinde bir bardak su, gözünde birdenbire beliriveren bir damla yaş ve masanın üzerinde çalan bir telefonken bütün mal varlığın; birinin "iyi misiniz?" diye sormasını yadırgamamayı başaramıyor insan. Gözünü kapasa su gibi akacak yaşlardan korkuyor, elindeki bardaktan bir yudum alsa boğazına takılacağından da. Ve ne kadar tecrübe etse de birtürlü inanamıyor, bir bardak suda kopan fırtınalara...
Hasta hasta yataktan kalkıp dışarı çıkmış gibiyim. Her yanım kırık dökük. Zorlama bir neşe ve enerji ile düşüyorum yollara. Oysa hiçbir şeye zorlandığım yok. Ezberlenilmiş, alışılmış bir hayat yaşıyorum çünkü. Gelip şu dört duvarın arasına sıkışıyorum mesela. Sessiz sedasız. Sürekli bir şeylere yetişme telaşıyla geçiyor saatlerim. Tarihler, tarihler... Sonrası var sanıyorum. Ama yok... Çünkü bugünün dünden, hatta önceki günden farkı yok. Hep aynı telaş, hep aynı kelimeler. Hesaplar arası dengeleri tuttururken, bozuluyor kendi dengem. Oysa şarkılar var, biliyorum. Deniz var, ve simit, vapur, martı var sonra. Bir yerlerde boş bir bank var. Ve bir sonbahar rüzgârında savrulup, o bankın üzerine konacak yapraklar...
Daha iki yaşındaydı. Ortalıkta dolanırken çarptığı kahve fincanı yere düşüp, sağa sola savurdu telveyi. Annesi dökülenleri temizlerken onu izliyordu merakla. Bir kuyunun başındaymışçasına uzağında durmuş, ıslak koltuğa bakıyordu, her şey temizlenip toparlandıktan sonra. "Ne olmuş kızım oraya?" diye sordu annesi. "Düştüüü" dedi. "Kim yaptı kızım, kim düşürdü peki?" "Ben, beeennn" Bir çocuk edasıyla bütün suçlarımı kabullenebilirim ama, birilerinin sadece doğru olabileceklerini düşünmesini kabullenemiyorum. Kafayı koyduğumuzda düşünceleri emen yastık çeşitleri olmalı mutlaka. Hem olan bunca şeyi açıklığa kavuşturabilecek, hem de sorgulamalarıma son verebilecek tek şey o nihayetinde.
Tüylerim diken diken. Öyle güzel esiyor ki rüzgâr, onunla tekrar karşılaşmak mı, yoksa üzerimde dolaşan bu ürperti mi beni böyle eden, emin olamıyorum pek. Ama yine de güzel bir şey bu. İçimin rüzgârlanmasını diyorum... ağaçlara asılı rüzgâr çanları kulağımda çınlarken...
Güldükçe harelenen kahverengi gözleri, özenle yapılmış ödevlere kondurulmuş beş notunun yıldızı gibi parıldıyor beyaz teninde. Yaşı, iki basamaklı sayılarla ifade edilmeye başlayalı, en fazla bir-iki yıl olmuş olmalı. Bu nedenle mi bilmem, yerinde duramıyor bir türlü. Masadaki fındıkları ikişer ikişer elime alıp kırmaya başladığımda, gözünü alamıyor benden. Her kırılan fındıkta yeniden gösteriyorum nasıl yaptığımı. Deniyor... olmuyor. Daha bir merakla izliyor her seferinde. Bir yerden sonra, sadece onun yüzündeki şaşkınlığı görmek için devam ediyorum. Sanki bir ilüzyon gerçekleştiriyormuşum gibi ellerime bakışına gülüyorum habire. Öyle güzel ve öyle mutlu ki, onu izlemekten alamıyorum kendimi. Bütün dünya benim olsa, bir daha bu kadar mutlu olamayacağım sanki. İşte o an, evden çıkarken yanıma almayı unuttuğum bir şeymiş gibi aklıma geliyor, içimde gittikçe azalan o şaşkınlık duygusu. Ve yanında götürsün istiyorum giderken yıllar, her şeyi bir alışkanlıkla kabul etmenin korkusunu.
Sevebilirim, hem de nasıl, dile benden ne dilersen, canımı, gözlerimi
Anlayabilirim çoğu kere burnumla, yani en karanlığın, en uzaktakinin bile kokusunu alarak ve döğüşebilirim, doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum herşey için, herkes için, yaşım başım buna engel değil, ama gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı. Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni. Yazık.
Elime aldığım kitabın haftalarca süründüğü, birkaç sayfa okuduğumda bile, kendimi derin bir yorgunluğun içine düşmüş bulduğum günler biriktiriyorum. O günlerden her birinde, dini bir töreni yerine getirirmişçesine, derin bir sükunetle yıkıyorum saçlarımı; belki artık inat etmekten vazgeçer de, uzar diye. Deli gibi severken bu şehri, kapıları kapatıp oturmak istiyorum, bulunduğum dört duvar artık her neresiyse. Biliyorum yollar tükenmedi... gitme isteğimde. Ama işte... içimde bir şey var, inatlaşıyor benimle...
Onu tanıdığımda henüz 4.sınıfa gidiyordu. Yokluğun ve kalabalığın ortasında küçük bir kız çocuğuydu. 7 kardeş ve anne-babanın birlikte yaşadığı küçük bir evin ortasında, evin en büyük çocuğu, üstüne üstlük de bir kız çocuğu olması gözlerimi yaşartmıştı. En küçük kardeşi yeni doğmuştu o yıl. Şimdi altı yaşında. Bizim kızsa, görsem tanıyamayacağım kadar büyüdü geçen onca zamanda. Oysa ben, zaten hiç görmedim onu. Sadece fotoğraflar ve birkaç kere de internet sayesinde gördüm gülen yüzünü. İşten çok bunaldığım bir sırada telefonum çaldı dün. O sesi duydum. Heyecanlı, geçen onca zamana rağmen hâlâ çekingen ama mutlu sesini. Gönderdiğim mektup, yanına iliştirdiğim iki kitapla birlikte eline ulaşmıştı. Öyle şeyler söyledi ki, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim bir an. Mutlu olmak, mutlu etmek bu kadar kolayken, bunca can sıkıcı lafın sözün, nasıl hâlâ etrafta dolanabildiğini anlayamadım.
Bir zamanlar gözyaşlarımı kurutamadığım şarkılarda ağlamıyorum artık. Garip bir kayıtsızlıkla, "bak bu o şarkı" diyorum gönlüme. "Gözyaşlarının lekelerini tanıdın mı?" Bir gün yeniden seversin, o şarkılardan uzakta bir yerde, bir sonbahar rüzgârı tüylerini ürpertirken. Kollarını birbirine kavuşturmaktan kurtulursun. Hem belki karmakarışık çizgilerin doldurduğu kağıtları da bırakırsın bir tarafa. Harf harf, sözcük sözcük kurulursun yeniden beyaz kağıtlara, bir buluta uzanırcasına...
Tuhaf ayrılık vakitlerinde, komplo teorileriyle ya da zafiyet ihtiyaçlarıyla oyalanabileceğiniz kapalı bir mekân ararsınız kendinize; çoğu kere bu, yaşadığınız, hüküm sürdüğünüz eviniz olur. Nöbetleşe acı çekmez ki ayrılanlar; küçümsediğiniz basit bir aşk şarkısının bile size dokunmasının altında kibir yok mudur sanki,... ukalalık yok mudur, küçümseme yok mudur; şarkı şarkıdır da, siz hâlâ siz misinizdir?! Sürekli bombalanan bir şehrin en işlek caddelerinden birinde, dünyayla yüz yüze gelmenin, hayatla aynı masaya oturmanın ağırlığı terazinin bir kefesindeyken, dengeyi sağlamak için öbür kefeye neyi koyabilirsiniz ki? Sahip olduğunuzu iddia ettiğiniz inceliklerinizi mi, şu kalp ağrısını mı, cep telefonunuzda sakladığınız mesajları mı?! Bunların kişisellikleri utandıracaktır sizi. Önünden geçtiğiniz sinemanın afişlerine bakarsınız; bakarsınız ki, bu curcunada, gitmeyi plânladığınız film bile vizyondan kalkmıştır. Filmler de gitmiştir, hayaller de. Yapay kahramanlar da. Yalnızca gerçek tüketilmiyor ki, masum yanılgılar da harcanabiliyor telâşlanıldığında. İyi’nin basitliği, doğru’nun yapmacıksızlığı, dürüstlük’ün alelâdeliği, bu ’direkt hedefi vurma operasyonu’nun bir parçası aslında; çabalama eylemini gözardı edebilmekte gizli. Ustalaşmakta gizli. Nasır bağlamakta gizli. En sevdiğiniz kasetleri, cd’leri ve bir şişe şarabı yanınıza alıp üst sokakta oturan, tanımadığınız birinin kapısını çalmakta gizli. ’Ben geldim, sizinle birlikte ağlamak istiyorum.’ demekte gizli. Hüzünde ve neşede hep bir sürpriz havası vardır. Kapısını çaldığınız kişi sevgiliniz olmayacaktır; çünkü artık siz, radyoaktif bir elementsinizdir. Yanacak, yakacak ve külünüzü ateşinize karıp söneceksinizdir. Kişi, aklının aldığı şeylerden uzak durdukça hayatta kalır! Küçük İskender
Saat gecenin bir yarısı. Açık pencerelerden, beklenen esintinin asla doldurmadığı odalarımızda, uykuya hasret saatleri birbirine ekleyerek, tüketilen gecelerden biri daha. Sessizliği bozan tek şey, bir sonbahar müjdecisi gibi, başucumda çalışan pervanenin şımarık sesi. Odaya yayılan tatlı serinlik ve o uğultunun anımsattığı yağmur sesiyle, sanki, açık pencerelerden içeri bir sonbahar gecesi doluyor. Bir hayâle inandırıyor işte yine beni. E ben, çabuk inanırım hayâllere. Hele de içinde sevdiğim birinin/bir şeyin adı geçmişse...
Duvara yansıyan ağacın yaprakları, bir gölge oyunu oynar gibi salınıp duruyor kendi kendine. Belli bir ritimde, bir sağa bir sola kıvrılışlarını izliyorum, beyaz duvarın üzerinde. Çok hafif esen bir rüzgârın, kendisinden büyük yansımasını, bir masal dinler gibi, bir film izler gibi kabulleniyorum sessizce. Sabah güneşinin uğramadığı bir cam kenarından insanlara bakıyorum. Ve merak ediyorum, gölgesi duvara vuran yapraklar gibi, kim bilir onlar hangi rüzgârın yansımasını taşıyorlar üzerlerinde.
Burnumun direği sızlıyor. Boncuk boncuk terlerken en ufak esintide deli bir fırtınaya tutulmuş gibi titremekten yorgunum. İşin kötüsü, bu durum ruhuma da sirayet etmiş durumda. Hem ruhu, hem bedeni aynı anda hastalanırsa ne yapmalı insan? Ne yapmalı da kurtulmalı, hem sıcak, hem de o deli fırtınadan?
Böyle bunaltıcı havalarım vardır benim. Bir arkadaşımın hediyesi fincanla her çay içişimde, "senin aldığın fincanla çay içiyorum" dediğim zamanlar oldu mesela. Ya da bir hediyeye bakıp saatlerce ağladığım. Şimdi, benim için hazırlanmış sayfalarca şiir var elimde. "Ben hayatta en çok babamı sevdim"le* başlayan buğu, "Suskunum Sana"** ile damla oldu gözlerimde. Hayır hayır ağlamak yok, bu yazı teşekkür mahiyetinde. Teşekkür ederim Sazan'ım...
Bazen soluklanmaya, bazen de biriktirdiklerimi anlatmak için soluk soluğa geliyorum bu sayfaya. Yazarken barışıyorum kendimle. Ve gerektiğinde, ardımda kalanlara yabancılaşıyorum. Birilerinin okuduğunu bilmek, kimi zaman utandırıyor beni. Kimi zaman da söylediklerimi cümle âlem duysun istiyorum, bir tellâl gibi. Harflerim ekranda anlamlı-anlamsız izler bırakıyor... Ve ben, tüm bu izleri seviyorum...
Tülay Şahin
Bu aralar okuyorum.
Öyle Miymiş? / Şule Gürbüz
Bu aralar izledim./Bale
La Corsaıre
Bu aralar izledim./Tiyatro
Tesir / SBR Tiyatro
Bu aralar izledim./Tiyatro
Grönholm Metodu / Ankara DT
Bu aralar izledim./Tiyatro
İkinci Bölüm / DT
Bu aralar izledim./Tiyatro
Cyrano / Şehir Tiyatroları
Koyverdun gittun bizi...
Elbette mümkün değil ama, her şey gönlünüzce olsun. Neden olmasın? Kazım KOYUNCU
İyi dilekler
Yüzüne bakıldığında neden hapşıramaz insanlar, bilmiyorum. Ama hapşırdığımda, "iyi yaşa" demeden çevremdekiler, bir alacağı tahsil eder gibi, gayet ciddi bir ifadeyle, "sen de gör" demekten mutlu oluyorum. Ve aynı anda yüzlerine yayılan, bazen mahcubiyetle karışık, bazen hınzır bir çocuğu andıran o gülücüğü görüp, onlara eşlik etmekten. Şu hayata inat, seviyorum iyi dilekleri ben.
O yüzden diyorum ki sana, güzel olsun her şey... hatta çok güzel olsun. Ama kötü de olsa yaşananlar, bıkma yine de anlatmaktan. Sen anlat ve her şey buhar olup uçsun.
Maviyi, yeşili, yaz akşam üzerlerini... İstanbul'u, Giresun'u ve deniz kenarlarını... dilediğimde yalnız kalabilecek kadar uzak, gerektiğinde, elimi uzatıp, kalabalığa karışacak kadar yakın; her ayrılıkta hüzünlenip, dönüşünde çocuklar gibi mutlu olduğum bu şehirde yaşamayı... kitapları, dostları, içten gülümseyen insanları... müzik dinlemeyi, umut etmeyi, insanları sevindirmeyi... hayâl kurmayı, mektupları, yolculukları... hatta, hatta yalnızlığımı...