6 Ağustos 2009 Perşembe

Bir sabah

Yapış yapış bir sabaha uyanmıştı şehir. Nemli ve bunaltıcıydı hava. İşlerine gitmek için evlerinden çıkan insanlar, ağır ağır adımlıyorlardı sokakları. Sanki asfalt erimiş, ayaklarına yapışmıştı; yürüyemiyorlardı. Kimse, yanından geçenin yüzüne bakmıyordu bile. Gülümseyişleri tükenmiş, selamları karanlığın içinde kaybolmuştu. Işıkları söndürüp, sahneyi başa almak istiyordum. Parmağımı şıklatarak dondurmak istiyordum, tüm devinimleri.

Henüz açılmamış bir dükkanın önüne kurulmuş, gelip geçenleri süzüyordu; hayatın aldıkları karşılığında, sonsuz bir umursamazlık bağışladığı o kadın. Adım adım ona yaklaşan ve ondan uzaklaşan insanlara bakarak gülüyordu. Derin bir acıma mı, yoksa ince bir alay mı olduğunu kestiremediğim o gülüşü, her kişide farklı derecelerde oluyordu. Kimi zaman gürültülü bir kahkaha koyveriyordu, neredeyse sözleşmiş gibi sessiz yürüyen kalabalığın doldurduğu sokağa. O sessizlik için, parmak uçlarında yürüyecek kadar özenli, ama bir merhabayı esirgeyecek kadar da özensiz yürüyordu kalabalık.

Terden yüzüne yapışmış, kulak hizasında küt kesilmiş saçları vardı kadının. Ve kirden seçilmeyen yüzünde, güldüğünde parıldayan beyaz dişleri. Dalgalı, uzun sarı saçları olan bir kadın geçti önünden. Az önce yerden bulduğu gazete sayfası elinde, geçen kadına baktı bir süre. Yüzüne yapışmış saçlarını, başını sağa sola sallayarak savurmaya çalıştı sonra, semtin en güler yüzlü delisi. Yırtık kot pantolonuyla salına salına geçen genç kıza güldü; örneğine sadece türk filmlerinde rastlanabilecek bir alaycılıkla. Kimbilir ne kadar zamandır üzerinde olan, rengi seçilemeyecek denli kirli ve lekeli pantolonuna baktı sonra. Dizindeki yırtığa, kanayıp kabuk tutmuş yarasına baktı şaşkınlıkla.

Geçen arabalara el salladı. Annesinin elinden tutmuş yürüyen çocukların, kiminin korkuyla, kiminin merakla açılmış gözlerine gülümseyerek bakıp, selamlaştı. Yanına yaklaşan sokak köpekleriyle konuştu, kedilerin başlarını okşadı. Onu orada öylece otururken görseler, yanından geçerken birazcık dikkat etseler, kaldırım taşında değil de, yumuşak bir minderde oturduğunu sanırlardı.

Eli yüzü, üstü başı kirliydi. Ve burnumuza ulaştığı anda, mide bulandıracak denli kötü bir koku yayılıyordu üzerinden. Kendi kendine konuşup, vara yoğa gülüyordu. Tanımadığı kişilere selam veriyor, ona tiksintiyle bakan gözlere daha çok gülüyordu. İnsanın içini karartacak tüm kötü düşünce ve huylardan arınmış, eşi ancak çocuklarda görülecek bir saflıkla gelip çıkmıştı karşımıza. Ama yan yana dursak, sabah yeni giydiğim ütülü kıyafetlerle, ben ondan daha temizdim güya.

Yollarda yalpalayarak yürümek; ellerim ceplerimde dolanıp, yanımdan geçen insanların gözlerinin içine bakmak, gülümsemek istiyordum. Günün sıcağında, ayağımızın altına yapışmış zift karasını, her gittiği yere götüren biri olmak istemiyordum. Belki bu yüzden, sadece bir başlangıç olsun diye yani; kimse ona bir an olsun bakmadan yanından geçip giderken, ben dikkatle izliyordum onu. Üzülüyordum, özeniyordum... Ve korkuyordum da belki. Ama aklım, gerçeklerden kaçmama izin vermeyecek bir dedektifti. Ve gelip yine bulmuştu beni...

1 yorum:

laleninbahcesi.blogspot.com dedi ki...

kelimelere bir başka anlam kazandırıyorsun Tülaycım, aklın dedektifliği , inanılmaz bir imgeleme.