24 Şubat 2011 Perşembe

Şemsiye

Başını öne eğmiş dalgın dalgın yürüyordu. Yerinden oynamış kaldırım taşlarının arasına dolan sular gibi, en ufak bir hareketinde taşacak gibiydi gözleri. Şemsiyesi de, başının öne eğikliğini kıskandığından mı bilinmez, bir teli kopmuş bir hâlde, düşürmüştü yüzünü yere.
Birinin kendisine baktığını hissetmiş, ben daha bakışlarımı kaçırmaya fırsat bulamadan, keskin bir nişancı gibi, bulunduğum yere çevirmişti gözlerini. Sürekli yalan söylenmiş insanların, güzel bir söz duyduğunda takındıkları o umursamaz ama umutlu tavır vardı yüzünde. Belli ki artık o da inanmak istiyordu söylenenlere.
Baktığımı görünce, şemsiyesinin kırık kanadını ardına çevirerek, içindeki kırgınlıkları da gizlemeye çalıştı sanki. Benden anlayış beklediğini söylemek istercesine, gözünü kırpmadan baktı bir süre. Sonra gelen ilk otobüse atlayıp, sokak lambalarını çoktan yakmış şehrin gürültüsüne karıştı. Öyle bir binişi vardı ki otobüse, sanki biraz daha kalsa, bütün hayatını anlatmaya başlayacaktı.
Onun kaçar gibi gidişine bakarken, ahmak ıslatan bir yağmurun altında ıslanıyordum ben hâlâ. Söylemeye fırsatım olmadı ama, olsaydı eğer, derdim ki; yağmurda yürüyebilen insanlardan korkma. Çünkü yağmur da zaten, gözyaşıdır bir bakıma.

4 yorum:

beenmaya dedi ki...

o yüzden yağmur da gözyaşı da hep hizin kokar, hüzün bırakır içten içe...

zıvanasız dedi ki...

odunsuz bir sobanın
yanında titreyen
çocuğu görse yağmur
gözyaşlarını odaya
tavan arasındaki delikten
usulca bırakır

sunay akın

Profösör dedi ki...

Evet.. Yağmur gözyaşıdır...

GEZİ/YORUM... dedi ki...

Eylül geldi ve hiç gitmedi...
O gün, bu gündür aylardan hep eylül ve mevsim hep sonbahar... Ben hâlâ yağmur sonrası o toprak yolda yürüyorum...
Ayağımın altında sarı çınar yaprakları ve yolun sonunda hayalin duruyor...
Kaç yıl oldu unuttum.
Ben sana varamıyorum...