24 Mayıs 2010 Pazartesi

Zamanede bir hâl




Pencereyi açıyorum, ağır çekime alınmış gibi ilerleyen bu pazar gününün ortasında. Halının üzerine ilişerek sırtımı kalorifer peteğine yaslıyorum. Hafif bir rüzgâr doluyor odaya, bahçedeki erik ağacına asılı rüzgâr çanının garip melodisi ile birlikte. Pembenin hangi tonu olduğunu asla tarif edemeyeceğim sardunyaların tepesinde, boylu boyunca uzanıyor gökyüzü. Kaşları çatılmış gökyüzüne gülümsüyor sardunyalar.
Bir an sonra sessizliğe bürünüyor her yer. Kuşlar başka diyarlara göç ediyorlar sanki. Rüzgârsa, azarlanmış çocuk gibi bir köşeye siniyor ve susturuyor rüzgâr çanının kendine has melodisini. Yapayalnız kalıyorum.
Nereden geldiğini bilmediğim o türkü başlıyor birden. Radyoda isteğim yayınlanmış gibi, içimde sebepsiz bir mutluluk. Oysa o türkü alabildiğine acı yüklü. Dinledikçe kanıyor sanki, insanın yüzü gözü. Ama yine de peşinden gidiyorum işte. Bir melodinin peşine takılıp kilitli sandıkları açıyorum, canımın acıyacağını bile bile. Sararmış çeyizleri olan genç kızlar gibi, sararmış acılar saklıyorum o sandıklarda. Bakıp bakıp yerine kaldırıyorum, bir gün kullanılıp eskitilmesini umut ederek. Ve naftalin kokulu ellerimi birbirine kenetliyorum yine, bu kokuyu başka birinin daha duymasından çekinerek.

1 yorum:

Sıradan Bir Sazan dedi ki...

Açma işte o kilitli sandıkları, bırak kalsınlar orada, zamanla şekil değiştirip mutluluk kaynağı olacaklar belki... Az bi zaman versen onlara ve kendine, sevgiler...