25 Kasım 2009 Çarşamba

Oyun

Ben, zar kendine uygun düştüğünde utananı ve soranı severim. "Hilekâr bir oyuncu muyum yoksa?"

Gözleri tezgahın üzerinde bilinçsizce gezindi. Beğendiği bir şey var mı diye merak etmesine rağmen, adamın başındaki kalabalığın dağılmasını bekliyordu, başka bir şey düşünemeden. Kalabalığın kararsız ve ısrarcı olduğunu anladığında, parmağındaki yüzüğü göstererek derdini anlatmaya başlayacaktı ki, adam ne dediğini dinlemeden fiyatını söyledi. "Hayır" dedi kız, adamın, o korktuğu yanılgıya kapıldığını farkederek. "Ben bu yüzüğü geçen hafta almıştım. Büyük geliyor, neredeyse düşecek. Küçüğüyle değiştirmek istiyorum" dedi; parmağına büyük olduğunu adama kanıtlamak ister gibi, yüzüğü çıkarıp takarak. Adam önce kızın parmağına, sonra ellerini kavuşturarak yüzüne baktı. Gönülsüzce kıza yakın bir tablayı göstererek, "oradan bakın" dedi.
Nefret ediyordu bu durumdan, sürekli önüne çıkan bu ikilemden. Bu konumda olmaya tahammülü yoktu ama diğer taraftan da hakkını yedirmek istemiyordu. Sürekli bir ispat, sürekli bir ikna hâli. Her hareketi potansiyel suç sayılan insanlar ve bu suçu kimliklerine bir sıfat olarak konduranlar arasındaki farkı, kaç kişi ayırdedebilirdi ki?

1 yorum:

Onuncu Köyün Adamı dedi ki...

Sürekli bir ispat ve ikna halinde yaşamak kadar yorucu birşey olamaz.
Bunu çok sevdiğim kaybemek istemediğim biri için çok uzun süre yaşamıştım..
Gerçekleri herkes göremiyor, farkedemiyor maalesef..