26 Temmuz 2010 Pazartesi

Renksiz

Gitmekle kalmak arasında sallanıp duran bir pazar gününde, akşam sefalarının henüz açılmadığı saatleri yaşıyorduk. Annesinden izin almak için yalvaran küçük çocuklar gibi, gözümüz yollardaydı. Ayağımızdaki prangalar, günün kasvetli sıcağından da ağırdı. Kalakalmıştık nedensiz. Bütün pembeler vurgun yemiş, bütün beyazlar kirlenmiş, bütün maviler, is rengi bir perdenin ardına gizlenmişti. Yok oluyorduk...
Kullanılmadıkça unutulan kelimeler gibi, bulmacaların o çözülemeyen soruları gibi, yağmur yağmadıkça adı anılmayan gök kuşakları gibi yok oluyorduk. Böyle eksilerek, böyle içimiz ezilerek bir yok oluşa tahammül edemiyorduk oysa. Yaşadıklarını yinelemekten yorgun, kendini tekrarlardan bıkkın, hep en sevdiklerine kırgın devam ettirilen bir hayatın; bir gece yarısı, işinin ehli bir hırsız tarafından renklerinin çalındığını söylüyorduk. Hırsız işinin ehliydi, doğru. Çünkü hayatının renklerini bu kadar sessiz sedasız, bir tek, insanın kendisi çalabiliyordu.

3 yorum:

Sıradan Bir Sazan dedi ki...

Seni okumak bozuyor beni... Suçu İstanbul'a da atamazsın artık, şu an Mersin de deniz kıyısındayım ama yine ezildi içim... N'apacağız bu konuda canım benim?

Ayrıca kitabı mümkün olsa 7/24 okuyacağım ama henüz yarılayamadım bile...

Özledim, öperim...

Hacivat dedi ki...

güzel.

nil dedi ki...

"Ve asıl günleriniz olacak, günleriniz
Duyup da bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız
Dünyanın tekdüzenli renginde."
e. cansever